✨✨
İnsanın öğrenci evi bile olsa kendisine ait bir evi olmasının yarattığı o huzur dolu hissin yanında gelen bir de buruk tatlar vardı yüreğinde taşıdığı. Küçük bir ev bile olsa o evin içine sığmayacak kadar büyük bir yalnızlık hissi…
Tüm hayatı boyunca nereden geleceğini bilmediği huzuru arardı insan. Ahmet, uyandığından beri yatağında öylece uzanırken bir kahve alıp da geri yatağına dönemeyecek olmasının yarattığı iç burkan hissi ailesini şimdiden özlemesine bağlıyordu. Huzursuz uyanmıştı bu sabah. Uyandığı gibi sabahları yatağında yaptığı kahve keyfinin sebebi olan kardeşi Ilgın’ı özlemişti bile.
Kalkıp protez bacağını takacak, kahve yapacak yeniden yatacaktı. Ayaz’ın son gelişinde getirdiği koltuk değnekleriyle gitse kahvesini getiremezdi değneklerle birlikte. Basit bir eylem bile onun için lüks sayılıyor, Ahmet normalde kafasına takmayacağı şeyi bugün huysuz bir huzursuzlukla kafasında evirip çeviriyordu. Bu kadar zor olmamalıydı bazı şeyler!
Bazı günler insanın isyan edesi geliyordu böyle her şeye. Normalde sorun etmeyeceği, protez bacağını rutinleriyle birlikte takıp da kahvesini demleyip koltukta keyif çatabileceği bir günde Ilgın’ı ve ailesini özlemesi yüzünden hayata küstürmüştü Ahmet’i nedense.
O bunları düşünürken birden kapının zili çaldı, tam dört kere. Daha yüzünü yıkamadan çalan kapıya lanet edip hiçbir şeyi umursamadan yanı başındaki koltuk değnekleriyle beraber kapıya ilerleyip, açtı. Karşısında komşusu Mavi’yi görünce, ‘Çattık.’ diye de düşünmeden edemedi.
“N’aber?”
“İyidir,” dedi huysuzca Ahmet.
Karşısındaki uzun boylu genç onun suratına bakmaya devam edince ne var anlamında kafasını salladı.
“Toplumsal nezaket kuralları gereği bana da nasılsın demen gerekmiyor mu?”
“Bugün o kuralları dinleyecek modda değilim.”
“Keşke babam da duysaydı bunları.”
Ahmet, elindeki karton bardağı emanet gibi tutan çocuğa bakıp, “Baban ne alaka?” diye sordu.
“İnsanlara her zaman nezaketle yaklaşamam dediğimde bana Şamanizm’den bir şeyler anlatıp akıl veriyor.”
“Baban Şaman mı?”
“Maalesef.”
“Neden maalesef?”
“Ben bilime inanırım, tüm inanç sistemleri uydurulmuş ve cahil insanları kandırmak için varlar bana göre,” dedi çocuk.
“İnsanların yüzüne karşı böyle şeyler söylememelisin. Din ve politika sınırlar dahilindedir. Çok yakının bile olsa bu konularda konuşarak insanları kırabilirsin Mavi.”
“Kırıldın mı?”
“Şaman olmadığım için kırılmadım ama benim inandığım dine saygısızca bir şey denilirse kırılırım. Saygı görmek istiyorsan eleştirirken saygılı olmalısın. İnanmasan bile.”
“Anladım.”
Ahmet, hâlâ ne istediğini söylemeyen çocuğun suratına baktı boş boş. Sabah sabah dört kez çalan zille zaten konuşamadığı, içinden taşan suskunluklarıyla baş etmeye çalışırken bir de bu acayip çocuk dikilivermişti tepesinde.
“Al,” diyerek elindeki karton bardağı uzattı Ahmet’e doğru.
“Bu ne?” diyerek bardağı aldığı gibi mis gibi kahve kokusu burnuna doldu.
“Kahve. Sen iç.”
Ahmet şaşkınlıkla sabahtan beri bir kahve meselesinden nerelere geldiği düşüncelerini duymuş gibi kahvesini getiren çocuğa baktı.
“Teşekkür ederim.”
“Neden?”
“Beni düşünüp kahve almışsın.”
“Seni düşünmedim. Gittiğim kafede elime tutuşturdular, ben de sana getirdim. Dehalar zehir içmemelidir.”
Çocuktan gelen fazlaca dürüst ama bir o kadar da nezaketten uzak yanıtla Ahmet şaşırdı. Etrafındaki insan sayısı da, o insanların karakterleri de belliydi Ahmet’in. İlk kez bu kadar sıra dışa biriyle karşılaşıyor, ne dese o da bilemiyordu.
“Olsun, aklına ben gelmişim. Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Hadi ayakta dikilme o sopalar kollarını acıtıyor olmalı.”
“Evet ama alışkınım, sayesinde kol kaslarım var,” diyerek güldü Ahmet.
Tam bu sırada merdivenlerden gelen sesle ikisi de o tarafa bakınca Burak’ın geldiğini gördüler. Burak, elinde paketlerle donuk bakışları Mavi üzerinde oyalanırken Ahmet nedense kendisini çok huzursuz hissetti bir anlık. Koltuk değnekleriyle ilgili hiçbir problemi olmamıştı bunca yıldır. Ama nedense Burak’ın merdivenlerin başında göründüğü an içini sabahtan beri orada olan sıkıntı yeniden kaplayıvermişti.
“Günaydın. Seni aradım ama ulaşamadım,” dedi Burak, çatılı kaşlarının altındaki gözleri ikisi arasında bakışlarını dolandıran Mavi’deyken.
“Sessizde kalmış olmalı. Günaydın Burak.”
“Seni sevmediğim için sana günaydın demek istemiyorum,” dedi Mavi.
Burak ortamlarda çok da sevilen bir karakter olmadığından bu duruma alışkındı. Ama yüzüne karşı ısrarla onu sevmediğini söyleyen bu kertenkele onu bile şoka sokmuştu iki dakikada.
“Bu bilgiyle ne yapmalıyım peki?” dedi, Ahmet’e doğru birkaç adım daha atarak.
“Bilmem?” dedikten sonra kendi evinin kapısını açıp, Burak’a dil çıkararak kapıyı suratlarına kapatıverdi Mavi.
Burak’sa şaşkınlıkla, “Bu elemanın temiz bir sopaya ihtiyacı var,” dedi Ahmet’e bakıp.
“Gel gel, iyi biri bana kahve getirmiş baksana,” diyerek dışından gülümsese de içinde bir yerlerde bir an önce odasına gidip protez bacağını takma arzusuyla yandı tutuştu Ahmet. Burak’ın bakışlarının bir anlık bile yarım olan bacağına değmediğini görse de sanki çocuğun karşısında çırılçıplak kalmış gibiydi.
“Sana kahvaltı getirdim, akşamdan beri yazıyorum, arıyorum. Cevap vermeyince sormadan geldim kusura bakma.”
“Önemli değil, sen geç ben hemen geliyorum,” dedi Ahmet. O, aceleyle elindeki kartondan bardağı bir yere bırakıp kendi odasına doğru ilerlerken Burak da eve şöyle bir göz gezdirdi. Gerçekten bomboş bir evden yuva yapmıştı çocuk.
Aldığı tüm eşyaları o kadar zevkli bir biçimde yerleştirmişti ki Burak hayretle bakakaldı etrafına. Mağazadan aldığı raflı açık dolaba dediği gibi baharat ve kuru erzak kavanozlarını dizmiş, en üst rafa aşağı doğru sarkan bitkiler yerleştirmiş mutfak salonda olmasına rağmen o kadar güzel bir görüntü sunmuştu ki Burak Ahmet’in elinin değdiği her şeyi güzelleştirdiğinden bir kez daha emin oldu.
“Hoş geldin tekrar,” diyerek gülümsemesiyle geldi Ahmet içeri. Burak onu şöyle bir süzdüğünde ev halinde olduğunu gördü ama yine dudağına ne sürdüyse ondan sürmüş, o kırmızı kalın dudaklarını daha da parlatmıştı çocuk.
Yeniden yutkundu Burak. Bir kuş gibi ellerinin arasına alsaydı ya bu çocuğu, sıkmadan, canını acıtmadan sadece öperek çokça da severek ellerinde tutsaydı onu keşke. Rüyalarında gördüğü zamanlarda bile karşısındaki dudaklara cürmü yetmez gibi hiç uzanmamıştı kendi aciz, günahkar dudakları ama şimdi günlerdir karşısında olan bu çocukla ne yapacağını o da kestiremiyordu ki artık.
“Ben hemen hazırlayayım. Ne zahmet etmişsin Burak ya. Neler aldın bakalım?”
“Böyle kendi kendimi davet ettirmiş gibi oldum.”
“Estağfurullah olur mu? Yarın okul açılacak ben de kös kös oturacaktım bugün, ne iyi ettin de geldin.”
“O zaman iyi. Simitle zeytinli açma aldım sever misin?”
“Severim ama buranın simidi simit değil ki. Ankara simidi varken,” dedi ‘hıh’ anlamında bir ses döküldü dudaklarından.
“Çok mu güzel?”
“Çok. Bir gün yaparım sana, sen de tadına bakarsın olmaz mı?”
“Olur.”
Ahmet, çayı demlerken Burak da dayanamayarak çocuğa yardım etmek için küçük mutfakta yanına doğru ilerledi. Tezgahın üzerinde duran domatesleri alıp doğramaya başladığı sırada Ahmet, “Hayatında hiç salatalık doğramamış Kendall Jenner mısın sen?” dedi kahkahalarla.
“Af buyur?”
“Ohoo sen Kendall‘ı da tanımıyorsun. Neyse, kendisi dünyanın en güzel kadınlarından ama salatalık doğramayı bilmiyor. Bil bakalım kim gibi?” dedi Ahmet, kalçasını tezgaha yaslayıp, kollarını da göğsünde birleştirip muzipçe Burak’a baktı.
“O kadar da güzel değildir, amma abartıyonuz milleti,” diyerek homurdanıp işine döndü Burak. Kendall mı ne zıkkımsa şimdiden nefret etmişti kadından.
“Bak bakalım güzel mi değil mi?” diyerek telefonundan kadının fotoğrafını açıp Burak’a gösterdi Ahmet. “Ayrıca o domateslerin ucundaki kısımları kesmen gerekiyor, oralar yenmez.”
“Güzel falan değil, ne bu böyle buz gibi bakışlı? Domates zaten küçücük, neresini keseyim daha ben canım ciğerim?” dedi bir çırpıda.
Ahmet, ondan gelen sözlerle pembeleşen yanaklarını fark etmedi, bu sözü onun ağzından ne kadar çok duymak istediğini de öyle. Sadece telefonu tezgaha bırakma bahanesiyle arkasını dönerek dudağının iç kısmını ısırdı, içinden gelen gülümseme isteğini bastırmak için.
“Küçük olsa da kesilir Burak,” diyerek elinden kaptığı domatesin uç kısımlarını keserek nasıl yapması gerektiğini öğretir gibi elinde kalan çöpleri tabağın kenarına bıraktı. “Hep hormonlu bunlar, dalından alsak her yerini yerim ama.”
“Her yerini mi yersin?”
“Evet. Köy domatesleri var ya büyük, pembe. Kabuğunu soymaya gerek bile yok, ye gitsin.”
Burak, yeniden yutkunarak ona öğretilen işi layıkıyla yapmak için kafasını sağa doğru eğip domatesleri kesmeye başladı. İşini bitirip de masaya tabağı yerleştirirken bir çırpıda çayı getirdi.
İkisi de beraber hazırladıkları sofraya oturduklarında, “Afiyet olsun,” dedi Ahmet.
“Eyvallah.”
Sessizlik içinde geçen birkaç dakikanın ardından Burak dayanamayarak, “O eleman sana neden kahve getirmiş sabah sabah?” dedi.
Merdivenlerin başında çocuğu Ahmet’in kapısında dikilirken gördüğü an beyni dönmüş, o sinir bozucu suratına yumruğu çakmamak için zor tutmuştu kendisini. Zaten sürekli karşılaşacak olmaları sinirine dokunurken bir de taşındığından beri ilk kez geldiği Ahmet’in evinin kapısında o malla karşılaşmak iyice delirtmişti Burak’ı.
Ahmet, ağzını peçeteyle hafifçe silerek kocaman gülümsedi. “Gittiği kafede eline kahve tutuşturmuşlar. Zehir olduğu için o da kahveyi bana layık görmüş,” dedi.
“Koduğumun malı.”
“Ne!?”
“Yani kendi içinde iyi biridir arkadaşımız tabii ama mal olduğunu düşünüyorum biraz.”
Ahmet kahkahalarla gülerken Burak’a baktı. Daha birkaç saat önce okyanusundan alınıp küçücük bir akvaryuma tıkılmış bir balık gibi hissediyordu kendisini. Yaşadığı yer ne kadar süslü püslü de olsa okyanusunda özgürce dolaştığı, birbirinden güzel mercanların arasındaki o kocaman alanını özlüyor, burada nefesi daralıyordu sanki.
Ama beklemediği bir anda karşısında beliren adam onun akvaryumunu eline almış sanki ona hissettirmeden yeniden o ait olduğu yere bırakıvermişti o özgürce yüzebilsin diye. Bir an yeniden nefes alabildiğini hissetti Ahmet.
“Neyse en azından uzun cümleler kuruyorsun artık bana Burak.”
“Ben sana hep uzun cümleler kuruyorum Ahmet zaten,” dedi Burak, çocuğun masmavi gözlerine gözlerini dikerek.
“Tek kelimelik cevapların?”
“İnan onlar bile uzun,” diyerek gözlerine ulaşan bir gülümsemeyle yüzü aydınlandı Burak’ın.
Onun parlayan gözlerine eş gülümsemesini gören Ahmet’in yüreğinde bakir, adı konulmamış bir duygu belirdi aniden. Önce kalbi sızladı inceden, sonra birden eridi gitti sanki yüreğinden sızı. Alev alev yanan buz gibi suyun içinde kaldı önce dondu sonra yandı tüm bedeni. Parmak uçlarına kadar hissetti bu duyguyu Ahmet.
Anlamazca durdu, hiç yaşamadığı bilmediği bir duyguyu tanımakta da, tarif etmekte de zorlanır gibi yeniden karanlıklara gömdü içinde oluşan bu karman çorman buzdan yangını.
Karşısındaki adama belli etmek istemeyerek yemeğine geri dönmüştü ki Burak, “Yarın kaçta gideceksin?” diye sordu.
Rahatsız edici sessizliği bozan adama içinden binlerce teşekkür sıralayarak, “Dokuzda dersim başlıyor. Ayaz sekiz gibi alacak beni,” dedi.
“Okul gibi mi şimdi? Malzeme falan alacak mısınız?”
“Alacağız illa ki. Hem evde de pratik yapmak için mutlaka malzemelerimin olması şart.”
“Baya ders çalışacaksın yani.”
“Hım hım.” diyerek kafasını salladı Ahmet, çayından bir yudum alarak.
“Ödevlerini kim yiyecek peki?”
Ahmet, hevesle soru soran adama bakıp alt dudağını dişleyerek gülümsedi. “Artık o gün kim varsa yanımda.”
“O zaman sık sık ziyaret edebilirim seni?”
“Tabii, daha sana özel yemek yapacağım ben. Bu sayılmaz.”
“Zahmete gerek yok, eyvallah her şeye.”
“Sen benim için ne kadar koşturdun Burak, zahmet ne demek duymamış olayım. Hem ben yemek yaparken keyif alıyorum. Yoksa hemen sıkıldın mı benden?” dedi sahte bir kızgınlıkla.
“Hasbinallah. O nasıl laf yavrum ne sıkılması?” dedi adam panikle. Her paniklediğinde ağzından çıkan kelimeleri kontrol edemediği için içinden kendisine bir ton küfür etse de dışından sanki bir şey söylememiş gibi bozuntuya vermedi.
Ahmet’in aciz bedeni hissettiği duyguyu taşıyamaz oldu birden. Oysa sabahı ne kadar da sakin başlamış, kendi kendine huysuzluk edip yatakta sağa sola yuvarlanarak devam edecekken birden parlayan aynaların içinden beliren adam seher yeliyle çıkıp gelmiş, dünyasını iki saat içinde arkasına aldığı rüzgarla darmaduman etmişti.
“Bilemem Burak Bey, sanki yemek yemek istemedin benimle,” diyerek heyecanla atan kalbi bu sana yetmez diyerek adamdan gelecek başka cümlelerle düşmanlık ediyordu şimdi.
“Her gün yapsan yerim ben. Gıkım çıkarsa Ayaz’la kanka olayım bak, o kadar büyük konuşuyorum.”
Ahmet bugün artık saymayı bıraktığı kahkahalarından birini daha atarak, “Nedense ikiniz çok iyi anlaşırmışsınız gibi geliyor bana,” dedi.
“Sanmam.”
“Aranızda ne oldu ki?”
“Yani benim bok yemem yüzünden bir şeyler oldu diyelim. Tapirin suçu yoktu harbiden de.”
“Ne yaptın?” diyerek çayından bir yudum aldı Ahmet.
Burak, karşısında merakla o güzel gözlerini kendisine diken çocuğa baktı. Çok şeydi kendisi, zaman zaman kibirli, bazen inat, bazen de geçimsiz. Ama yalancı olmamıştı hiçbir zaman. Aklındaki neyse bir şekilde karşısındakine söyler, sevmediyse sevmediğini belirtirdi.
Mustafa’ya da ön yargısı yüzünden sataşmamış mıydı zaten? Ülkeden gitmek için her türlü yolu denemiş, şirketin kendi müdürlüklerinden yurt dışına gönderecekleri adamın en büyük rakibi Mustafa değil kendisi olmasını istemiş, bu yüzden en çirkin yerden vurmuştu adamı da, Ayaz’ı da.
Şimdiyse karşısındaki çocuğa yalan söylemek istemiyordu. Aralarında bir ilişki olur muydu onu bile bilmiyordu… Çocuk onu sever miydi? Ona kalbi ısınır mıydı? Hiçbirini kestiremiyordu Burak ama aynı zamanda yalan da söylemek istemiyordu Ahmet’e.
“Anlatırsam benden nefret edersin, o yüzden anlatmak istemiyorum Ahmet.”
“Neden senden nefret edeyim? Ne yaptıysan gözlerinde pişmanlık var, demek ki sen de yanlış yaptığını biliyorsun.”
“Mustafa bizim şirketin en iyi muhasebecilerinden. Ben de yurt dışına gitmek istiyordum. Kısacası onu rakip gördüm adama sataştım falan. Sonra Ayaz ona yaklaşınca ikisinin arasında bir şey olduğunu anlayıp yarak kürek konuştum çok affedersin.”
“İkisinin yönelimleriyle ilgili mi konuştun?” dedi Ahmet kaşlarını çatıp vücudunu dikleştirerek.
“Evet.”
“Anladım, hoşlanmıyorsun yani. Aşkı cinsiyetle sınırlayanlardansın öyle mi?”
“Değilim. Yani artık değilim.”
“Eskiden öyleydin ama artık değilsin?” diye sordu Ahmet, tek kaşını kaldırarak. Çocuğun tek kaşını kaldırmış halini inanılmaz çekici bulan Burak ne dese ne yapsa kendisini nasıl açıklasa bilemedi anlık.
“Haberin var mıydı diye bir sor böyle şeylerden, yoktu Allah’ıma. Sadece Mustafa’ya olan kinimden acısını oradan çıkarmak istedim işte.”
“Anladım.”
“Kızdın mı bana?” diye sordu Burak masumca.
Ahmet, karşısında ona güzel bakan adamın nasıl olup da arkadaşlarını kırdığını anlayamadı. İki haftadır tanıdığı kadarıyla yardımsever, kimsenin işine karışmayan, güzel kalpli bir adamken konunun tamamını bilmese bile az çok tahmin ettiği şeylerle bile arkadaşlık yapmayı bırak selam dahi vermeyecek bir adama dönüşmüştü şimdi.
“Kızdım,” dedi dürüstçe.
“Kendimi affettirmek için en yapmalıyım peki?”
“Neden bana affettirmek istiyorsun ki? Etiketlerden nefret etsem de ben de onlar gibiyim Burak, anlamışsındır,” dedi gözlerini kısarak. “Dolaylı yoldan benden de hoşlanmıyorsun yani sen.”
“Valla hoşlanıyorum. Yani hoşlanıyorum derken bir problemim yok benim kimseyle. Hem Mustafa çoktan beni affetti. Özrümü diledim ben ondan, mallığıma geldi işte.”
“Bilmiyorum Burak. Çok şaşırdım, kırk yıl düşünsem birini sevdasından vuracak bir adam olduğunu düşünmezdim.”
“Geçmişte yaptıklarımı düzeltemem ama telafi etmeme izin versen?” dedi adam çaresizce.
“Çok mu istiyorsun bunu?”
“Dinime imanıma çok istiyorum.”
“Güldürme!”
“Tamam.”
“O zaman Ayaz’la da, Mustafa’yla da güzelce geçineceksin bundan sonra. Bu hafta hep beraber buluşacağız, Ayaz’la kavga etmek, ona bebe, tapir demek yok. Anlaştık mı?”
Burak sesli bir nefes aldı. Ahmet’in yaptıklarına bir telafi şansı vermesine sevinemeden Ayaz tapirine kendisini affettirmesi, üstelik de bunu Ahmet’in olduğu bir ortamda yapması gerekiyordu. Ne laf sokabilecekti ne de tek kelime edebilecekti ona…
“Anlaştık. Mustafa benim kankam zaten, o tap- yani Ayazcığıma da kendimi affettiririm ben.”
Ahmet memnuniyetle gülümseyerek kafasını salladı. Ne olursa olsun Burak’a kızgın ya da kırgın kalmak istemiyordu içten içe. Yaptıklarından duyduğu pişmanlık gözlerinden okunan adamı Ayaz zaten bolca süründürürdü, eh bu da onun hak ettiği, hatta geç kalınan bir cezasıydı artık.
“Sen kırgın mısın peki bana?”
“Şaşkınım diyelim Burak. Gerçekten seni tanıdığıma çok memnun oldum ama senin böyle şeylere takılıp da insanları yaralayabileceğin aklıma gelmezdi.”
“Yaptık bir eşeklik be yavrum, daha fazla utandırma.”
“Tamam tamam, o zaman ben bir kahve yapayım. Beraber içeriz değil mi?” diye sordu Ahmet.
“İçeriz.”
Burak, mutfağa doğru giden çocukla az önce parçaladığı her şeyin bir bir yeniden birleştiğini hissetti. Yıkık bir şehrin çocuğuydu sanki Burak, onu yeniden inşa edebilecek güce muktedir olansa karşısındaki gün batımının güzelliğini yüzünde saklayan çocuktu.
Bırak Ayaz’a kendisini affettirmeyi, onun rüyalarından çıkıp da gerçek olmasını sağlayacak her şey için elinde avucunda ne varsa vermeye hazırdı adam. Kalbinde kağıttan gemileri vardı Burak’ın kıyısıysa altın-kızıl renklerinin büyüsüyle donatılmış bu çocuktu işte.
Kağıttan gemilerini gerçek kılıp o kıyıya ulaşarak yüzüne büyülü renklerin vurması için elinden geleni ardına koymayacaktı Burak, karşısında kim olursa olsun yıkıp geçecekti rüyalarında görüp aşık olduğu çocuğu tıpkı kağıttan gemileri gibi gerçek kılıp onu yaşayabilmek için, yıkması gereken Ahmet bile olsa bunu yapacaktı, sorgusuz sualsiz…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙