✨✨
Ayaz, Mustafa’nın şaşkın haline yüzünü kaplayan kocaman bir tebessümle baktı. Hâlâ ne olduğunu anlamlandıramadığı o kadar belliydi ki çipil çipil, uzun kirpiklerini kırpıştırarak bir tepsideki yiyeceklere bir Ayaz’a bakıyor, sonra nerede olduğunu idrak edemezmiş gibi odanın içinde gezdiriyordu bakışlarını.
“Bu kadar şok yeter, sen altının fiyatını görmüş adamsın benim senin evinde oluşum sana koymaz be Mustafa.”
Mustafa Ayaz’dan gelen yanıtla saf saf bakmaya devam etti. Ilık duş ateşini düşürse de hâlâ çok da sağlam olmayan bünyesi içerde mikroplarla savaşıyordu. Üstelik birazdan olağan rutini düşünme seansına başlayacak, iyice beynini de yoracaktı!
“Hadi Mustafa, iç önündekini soğutmadan yoksa ben içiririm sana,” diyerek Mustafa’nın yanına, yatağa ilişti.
Mustafa’nın gözleri kocaman açıldı. Tam o kadar da değil diye düşünecekti ki çocuğun ona duş aldırdığı anlar zihnine toz taneleri gibi doluşuverdi birden.
Yavaş yavaş çorbasını içmeye başladı. Boğazı deli gibi yanarken bu sıcacık çorba ona çok iyi gelmişti. Çok da lezzetli yapmıştı Ayaz çorbayı, bu çocuğun maharetleri saymakla bitmiyordu resmen!
“Ellerine sağlık.”
Ayaz, önemli değil anlamında göz kırparak oturduğu yerden uzanıp bir dilim ekmeği Mustafa’nın burnunun ucuna tutup salladı.
“Ekmek de ye ilaç içeceksin.”
“Ayaz canım istemiyor yeter bu kadar.”
“O tabak bitecek.”
Mustafa, omuzlarını düşürerek önündeki çorbayı kaşıklamaya devam etti. Belli ki Ayaz bu tabağı bitirmeden ona rahat vermeyecekti. En sonunda kendisini de zorlayarak çorbasını bitirip, ‘Bak bitirdim.’ dercesine, sanki bir ödül bekler gibi sakince Ayaz’a baktı. Ayaz’sa kendisine masum masum bakan adam karşısında dişlerini sıkarak önündeki tepsiyi alıp odadan çıkmış, gerisin geriye ilaçla dönmüştü.
“Şimdi bunu içiyorsun, uyuyorsun. Terleyeceksin sonra hiçbir şeyin kalmayacak. Çok terlediğinde bana söyle üzerini değiştirmemiz gerekiyor ama.”
Nasıl ya? Bu çocuk burada mı kalacaktı? Eğlenceye olan düşkünlüğü onlarca kilometre uzaklıktan belli olan Ayaz cuma akşamını hasta bir muhasebecinin evinde mi geçirecekti şimdi?
Hem de daha yirmisinde içi kıpır kıpır olduğu belli olan çocuk kendisinden on üç yaş büyük birinin evinde… Yirmi yaşındakiler otuzuna gelenlere yaşlı falan demiyorlar mıydı? O yirmisindeyken biri çıkıp da kendisine, ‘Otuz üç yaşındayım.’ dese Mustafa, ‘Ne kadar büyük.’ diye düşünürdü. Şimdiyse öylesine olağandı ki her şey ona göre. Ama Ayaz’ın ne işi olurdu ‘yaşlı’ bir muhasebeciyle?
“Teşekkür ederim ama ben halledebilirim, lütfen vaktini benimle harcama.”
Ayaz, “Vakit harcıyorsam da değer, buna emin ol. Hem bu halde seni bırakırsam bir hafta hasta yatarsın,” dedi, dudaklarını yalayıp ıslatarak.
Mustafa’nın gözleri bir anlık yanında oturan çocuğun dudaklarına düşse de hemen kendisini toparladı.
Menfaatin Asi Nehri gibi, tersten çağıl çağıl aktığı, kendi ailesinin bile işi düşmeyince arayıp sormadığı bir dünyada bu çocuk ne de güzel bir çocuktu böyle? Tanışalı daha ne kadar olmuştu da akşam evine gelip, ‘Seni merak ettim.’ ya da ‘Vaktimi harcamıyorsun.’ diyecek kadar derinden Mustafa’nın içindeki fay hatlarını yerinden oynatıyordu.
“Teşekkür ederim Ayaz. Gerçekten. Önemi yok desen de önemli.”
“Önemli olan sensin Mustafa, belki hiç duymuyorsun kendini belki de takmıyorsun bilmiyorum ama her insan önemlidir bu hayatta. Öğreneceksin, öğreteceğim sana. Şimdi dinlen.”
Mustafa, zaten ilacın etkisiyle uykuya çekilirken, ‘Ne güzel bir aile yetiştirmiş bu çocuğu.’ diye geçirdi içinden. Kimin emeği vardı böyle olmasında bilmiyordu ama kesinlikle takdiri hak ediyordu.
Ayaz’ın ilaçlarla beraber odadan çıktığını hayal meyal hatırlayarak kendisini eskisi kadar hasta hissetmeyerek uykuya daldı. Hastalığın bir parça mutlulukla azaldığına da böylece şahit olmuştu işte.
Kaç saat uyudu anlamasa da içeriden gelen takırtılarla uyandığında gerçekliğin kollarına pat diye düşüverdi birden. İçerideki seslerin sebebi iş arkadaşıydı. Gitmemişti demek. Ne bekliyordu o da bilmiyordu. Onun da herkes gibi sadece kuru gürültüyle, içi boş sözler vermesinin akabinde gideceğini düşünmüştü içten içe.
Terden sırılsıklam olmuş şekilde gözlerini araladı. Çorba içip üzerine de ilacı alınca uykusunda iyice terlemişti. Kendisini biraz daha iyi hissederek kalkıp üzerini çıkardı. Dolabına doğru adımladığı anda içeri Ayaz girdi.
Çocuğun donuk bakışları Mustafa’nın çıplak üstünde oyalandı bir süre. Mustafa nereden geldiği belli olmayan bir utançla kıvrandı. Göbeğiyle adamın önünde duruyordu resmen! Hayır çok güzel bir vücudu (!) olsaydı sanki öyle durması normalmiş gibi…
Tam tersi bir durumda Ayaz’ın karşısında çıplak olduğunu düşündü. Yunan heykeli gibiydi kesinlikle. Buz gibi bakışları, sert vücudu, kemikli yüzü tanrının bahşettiği bir hediye gibi olurdu, emindi. Gören gözler kutsanır, heykeltıraşlar birbirine düşerdi Ayaz’ın suretini bir mermere kazıyabilmek için.
Ama kendisinin ruh gibi bembeyaz teni, hafif çıkmış göbeği, hatta şu an çıplak olduğundan aklına düşen kahverengi meme uçları vardı. Çirkindi işte, emindi.
Hızlıca bir tişört bulup üzerine geçirdi.
“Çok terlemişim,” diyerek alt dudağını ağzına yuvarlayarak Ayaz’a baktı.
“Duş almayacak mısın?”
“Yok üzerimi değiştirdim yeter.”
“Tamam, yatacak mısın? Mandalina aldım sana. Yemen gerekiyor, vitamin olur. Evinde meyve bile yoktu.”
“Meyve sevmem ki. Bir tek yeşil erik severim kütür kütür. Canım çekti bak.”
Ah yine gereksiz bilgi vermişti karşısındakine. Sanki Ayaz onun ne meyve sevdiğiyle ilgileniyordu da çocuğa anlatıvermişti ağzını tutamadan. Bir de canım çekti demez mi!?
Ne salaktı bu Mustafa… İnsanlar haklıydı tabii ondan sıkılmakta, sürekli kendisinden bahseden birini kim dinlerdi ki? Üstelik bahsettiği şey bir Amerika seyahati ya da yaptığı tehlikeli bir spor değildi ki. Tehlikeli demişken adamın motoru vardı, dünyanın en karizmatik en havalı şeyiydi ama Mustafa gidip ona yeşil erik anlatıyordu!
“Senin gibiymiş desene.”
“Kim?”
“Yeşil erik.”
“Ha!?” diyerek anlamadı Mustafa, kafasındaki düşüncelere o kadar yetişemiyordu ki artık Ayaz’ın neyden bahsettiğini de kaçırmıştı kendisiyle cebelleşirken.
“Hadi mandalina yiyeceksin. Yarın da portakal, sonra da greyfurt. Sırayla tüm vitaminli meyveleri yiyeceksin, hem çok önemli misafirler gelecekmiş pazartesi günü Ömer Bey senin yerine birini de bulamadı haberin olsun.”
“Evet, İspanyol müşteriler gelecekti. Benim ilgilenmemi istemişti,” dedi Mustafa. Hemen iyileşmeliydi. İş beklemezdi, hatta Ömer Bey hiç mi hiç beklemezdi…
“Neden senin yerini dolduramıyor ki? Şirkette İngilizce bilen başka çalışan yok mu?”
“Şey işte ben İspanyolca bilince benim ilgilenmemi istemişti.”
“Sen İspanyolca da mı biliyorsun?”
“Hım hım,” diyerek kafasını salladı Mustafa. İspanyolca öğrenince grameri ona çok benzeyen Fransızca da öğrenmişti, orta düzeyde İtalyanca, Almanca’da biliyordu ama bunları söylemezdi hiçbir yerde.
“Kaç dil biliyorsun sen?”
“Akıcı olarak dört. Birkaç dili de orta seviye, hatta başlangıç diyelim.”
“Orta diyorsan ileri düzeydir o. İnanılmaz birisin.”
Neden ki? Neden inanılmaz biri olmuştu şimdi durduk yere? Havalı bir spor dalıyla uğraşmamış, Ayaz gibi soğuk bakışlar, cüretkar eylemlerle insanları kendisine hayran bırakmamış, ne bileyim uluslararası bir dalda ödül falan kazanmamıştı ki. Altı üstü birkaç dil biliyordu işte. Herkesin kolaylıkla öğrenebileceği şekilde o da kırmış dizini dersini çalışmış, uygulamalardan pratik yapmıştı.
“Yatmayacağım, seninle salonda oturmak istiyorum. Çok sıkıldım, tüm gün uyudum,” diyerek konuyu değiştirdi. Kendisinden fazla bahsedilmişti, hiç sevmezdi böyle durumları. Hemen konuyu başka yere çevirir ilgi üzerinden dağılsın isterdi. İnsanlar da onun kaçan bakışlarını, başkasını daha güzel dinlediğini fark ettikleri gibi sadece konuşurlardı Mustafa’ya, onu dinlemeksizin…
Ayaz, bir şey demeden kendi evindeymiş gibi mutfağa gidip tupturuncu mandalinaların dolu olduğu bir tabakla geri döndü. Mustafa salondaki her bekar evinin dostu olan Ikea‘dan alınan köşeli koltuğa oturmuş elleri bacaklarının arasında kurbanlık koyun gibi onu bekliyordu.
Mandalina tabağını Mustafa’nın yanına bırakan Ayaz bir anlık kayboldu. Sanki eve yabancı olan Mustafa’ydı! Geri salona geldiğinde nereden bulduğu anlaşılmayan önünde kocaman harflerle ODTÜ yazan, fermuarlı hırkayı Mustafa’nın kucağına bıraktı. Gözleriyle, ‘Giy.’ anlamında işaret vererek yanına doğru rahatça oturdu, Mustafa’nın rahatsız oturuşuna ters bir şekilde.
Mustafa, polarını giyip teşekkür ettikten sonra utancından içine kaçmak ister gibi iyice büzüldü koltuğa. Bu sırada Ayaz üç parmağının tersiyle Mustafa’nın alnına dokunup ateşinin olup olmadığına baktı milyonuncu kez.
Ateşinin normal seyirlerde olduğuna kanaat getirmiş olacak ki kucağına aldığı mandalinaları soymaya başladı. Mustafa gözlerini kırpmadan Ayaz’ı izliyordu, önünde mandalina soyan biri değil de sanki elleriyle ateş yaratan birinin mucizesine tanık oluyor gibi şaşkınlıkla…
Beyaz kısımlarını da temizlediği mandalinaları küçük küçük bölüp Mustafa’ya uzatarak “Ye,” dedi.
Mustafa’ysa o an, sanki bir büyünün etkisinde gibi sadece ona verilen komutları yerine getiriyordu. Mandalinayı eline aldı. Önce ucundan minik bir parça ısırıp kendine yol açtı. Sonra mandalinayı ağzıyla tutarak suyunu emmeye başladı. Çocukluktan kalma bir alışkanlığıydı bu. Ne zaman mandalina yese önce suyunu emer sonra kalan şeffaf kabuğunu uzun uzun çiğnerdi. Bunu yapmayı ne kadar özlediğini fark etti.
Yapılan büyü sanki yön değiştirmiş gibi şimdi de Ayaz, Mustafa’yı izliyordu. Gözleri ara ara Mustafa’nın dudaklarının üzerindeki bir noktaya anlık takılsa da sonrasında tekrar mandalina emen adamın dudaklarına çeviriyordu bakışlarını.
Mustafa ne yaptığını fark ettiğindeyse iş işten çoktan geçmişti. Bu çocuğa rezil olmadığı bir an olmayacak mıydı? Bebek gibi mandalina emmek de neydi yahu?
“Çocukken böyle yerdim, alışkanlık olmuş,” dedi yanakları beyaz tenine zıt allanarak.
Ayaz, yutkunarak kafasını salladı sadece. Mandalinaları soyup Mustafa’yı beslemeye devam etti. En sonunda Mustafa, “Yeter bu kadar çatlayacağım, göbeğim mandalina şeklini aldı!” diyerek isyan etti karşısındaki oğlana.
Ayaz kahkaha atıp, “Ne yersen ona göre mi şekilleniyor o göbeğin?” diye sordu.
Mustafa, “Bilmem ki? Galiba öyle oluyor,” diyerek sustu. Sessizlik içinde otururlarken tekrar düşündü Mustafa. Keşke sohbeti güzel olsaydı, şimdi Ayaz’ı kahkahalarla güldürebilirdi. Ama konuşmayı devam ettirecek kadar ne cesareti vardı ne de eğlencesi. Sıkıcı biriydi işte, üstelik çocuk onun için cuma gününü heba etmiş yanında kalmıştı.
Boğazını temizleyerek, “Ayaz, ben iyiyim istersen gidebilirsin. Çok teşekkür ederim her şey için. Buraya gelmen bile çok anlamlıydı ama planın vardır senin, tatil gününü benim için yakma,” dedi.
“Planım evde dizi izlemekti Mustafa. Sen beni ne sanıyorsun? Her gece feneri bir yerde söndürmüyorum ki ben.” dedi muzip bir tavırla.
Mustafa için için Ayaz’ın ne izlediğini merak etti. Şimdi sorsa her şeye burnunu sokan biri gibi görür müydü acaba onu? Yok yok görmezdi hem sohbeti devam ettirmiş olurdu, Ayaz da sıkılmazdı ki.
“Ne izleyecektin?”
“How to Get Away with Murder.“
“Ohaaa! Çok severim! Viola Davis‘e bayılırım, aşığım o kadına.”
“Yavaş aşık ol da sen.”
“Nasıl? Sen sevmez misin?”
“Severim ben de, oyunculuğunu severim ama.”
“Fences‘ta da oynamıştı, izlemiş miydin?”
“İzledim tabii. Denzel‘ı da severim, iyi oyuncu.”
Mustafa, “Ben de çok severim!” diyerek heyecanla bağdaş kurup Ayaz’a döndü. Oradan oraya zıplayarak bir sürü film, dizi, oyuncu hakkında sorular sordu Ayaz’a, elinde kağıt helvası lunaparka giden bir çocuğun heyecanıyla.
Dakikalarca izledikleri filmlerden konuştular, yetmedi filmlerin kritiğini yaptılar. Ayaz bir ara Ali diye bir arkadaşının ona zorla Kolpaçino diye boktan bir film serisini zorla izlettiğinden bahsedip oradaki repliklerle Mustafa’yı kahkahalara boğdu.
Geçen zamanda akıllarına ne saate bakmak geldi ne de sıkılıp bir dizi, film açarak vakti öldürme isteği. Sadece uzun uzun sohbet ettiler. Mustafa al al yanakları, heyecanlı bıcır bıcır konuşmasıyla hastalığını unutuvermişti bile. Hayatında ilk kez biriyle bu kadar uzun bu kadar eğlenerek sohbet etmişti.
En sonunda yeniden aldığı ilacın etkisiyle göz kapakları ağırlaşmış, esnemeye başlamıştı ama sohbet o kadar güzeldi ki uyumak istemiyordu. Annesinden zar zor izin alıp ilk kez arkadaşında kalan küçük bir çocuğun yaşama sevinci vardı üzerinde, uyuyarak bu andan vazgeçmek istemiyordu.
Ayaz’ın bahsettiği krallığın yegâne kralı Mustafa, fark etmese de ilk kez zamanı durdurmak istemiş, durduramasa da yavaşlatarak bu sohbeti elinden geldiğince uzatmak derdine düşmüştü.
Kısacası sözlerini bir bir çiğniyordu Mustafa, fark etmeden.
“Beni tekrar kovmayacaksan burada kalıyorum, sen de doğru yatağa gidiyorsun.”
“Ben kovmak istemedim seni, beni yanlış anladın ben hani şey olur diye şeyetmiştim.”
“Sen şeyetme Mustafa, doğru yatağa. Dinlen, bak pazartesi günü İspanyollara Flamenko yapacaksın daha,” diyerek Mustafa’nın bayıldığı gibi göz kırptı çapkınca.
“Ya Ayaz! Dalga geçmesene.”
“Tamam tamam, ben nerede yatacağım?”
“Bu koltuk açılıyor, üzerine bir şeyler vereyim,” dedikten sonra Ayaz’ın üzerinde ne zaman giydiğini anlamadığı kendi tişörtünü gördü.
“Sen uyurken dolabından aldım. Çıplak şekilde markete çıkıp insanların bir bir önümde bayılmasına izin veremezdim.”
Kendi güzelliğinin farkında olan insanlar… Mustafa, ne çok özenirdi böylelerine. Ayaz’ın kendisine olan öz güvenine bir kere daha hayran oldu, yakışıklı olduğunun bilincindeydi çocuk elbette. Yolda yürüdüğünde mutlaka insanlar bakıyordu ona, sevgilisi olacak kişi adına üzüldü. Sürekli kıskançlık krizine girerdi kesin!
Sonra düşüncelerine kızdı, ona neydi ki!? Adamın özel hayatına kafasının içinde karışmadığı kalmıştı bir!
Gözü bir an üzerinde olan kendi tişörtüne takıldı, kolları da omuz kısmı da epey dar olmuştu. Tüm vücut hatlarını gözler önüne sermiş, resmen nefis bir manzara sunmuştu da Mustafa salak gibi yeni fark ediyordu.
“Çok bakma aşık olursun.”
“Ne alakası var be?” Ne!? Şimdi de yeni bir özellik kilidi açılmıştı Mustafa’da! Çirkeflik!
Hızla yatak odasına gidip Ayaz için bir eşofman aldı. Pike, temiz çarşaf, yastık getirerek koltuğun üzerine bıraktı. Tişörtü temizdi ne de olsa, onunla pekala da uyuyabilirdi.
“Ayaz sana sormadım ama aç mıydın? Normalde bu kadar kötü bir ev sahibi değilimdir,” diyerek ellerini iki yana açtı, onun kendi durumunu anlamasını ister gibi…
“Aç değilim ama bilemem, iyileştiğinde tekrar davet edersen bir test sürüşü yaparız.”
Ne sürmesi yahu? Kim kimi sürüyordu şu an!?
“Neyin sürüşü?”
“Ev sahipliğinin. Sen ne sandın ki?” dedi Ayaz, yüzünde Mustafa’yla konuşurken oluşan çapkın ama arsız gülüşüyle.
“Yok ben de o şekilde düşündüm. Neyse- İyi geceler Ayaz.”
“İyi geceler sana da,” diyerek güldü Ayaz.
Mustafa, bir çırpıda kendisini yatak odasına attı. Kapıyı kapatsa mıydı? O zaman ayıp olmaz mıydı ki misafirine? Saygısızlık gibi geldi o an için… Kapısını kapatmadan eli kalbinde yatağına girdi, yorganının yerini alan ince yatak örtüsünü çekti üzerine.
Saate baktığında saatin neredeyse gece iki olduğunu gördü. O sıkıcı, sohbet bile edemeyen Mustafa, gece ikiye kadar biriyle çene çalmıştı değil mi? Hem de sıkılmamıştı karşısındaki. Sıkılsa belli ederdi herhalde, evet evet Ayaz sıkılsaydı Mustafa kesin anlardı, o da eğlenmişti.
Kalbinde minik çarpıntılar, elinde kalan mandalina kokusu, göğsünde huzur, hatırında güzel bir anı… Bunların hepsi dört yol ağzında birleşip Ayaz’ı işaret ediyordu neon ışıklarla. Dört yol ağzının tam ortasına bir çukur açmıştı Mustafa… Çukura kalbini koyduğu minik kutuyu gömmüş, üzerini toprakla kapatmış, toprağa da gül fidanı ekmişti. Bundan sonra yağacak her yağmurun ardından açacak güneş beraberinde yedi renkli gökkuşağını getirip gülünün manzarasına ayrı bir seyir keyfi sunacaktı.
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙