✨✨
“Çok kitap okumuyorsun?”
Barış, oturduğu yerde istifini bozmadan karşısında duran üç ekrana bakmaya devam ederek yalnızca kaşlarını kaldırdı. Onun yüzü kendisine dönük olmadığı için yaptığı hareketi görmeyen ve bir yanıt alamadığını düşünen Mert ise adamın yanına doğru giderek çalışma masasının kenarına kalçasını koydu. Barış’ın işe daldığı zamanlarda dış dünya ile bağını koparacak kadar kendi dünyasına hapsolduğunu öğrenmişti artık ama ondan da bir yanıt almak istiyordu, hem de hemen.
Gözlerini diktiği adam o sanki orada değilmiş gibi davranmaya devam edince bu kez de ona doğru eğildi. Bir eliyle yanağını tutup kafasını avucunun içinde sabitleyerek açığa çıkardığı boynunu hafifçe ısırıp emdi. Barış, hassas noktasına gelen bu hamleyle huylanıp gülümseyerek onun başını itmeye çalıştı.
“Soru sordum.”
Yeniden ekrandaki kodlara bakan Barış, “Soru sormadın,” dedi. “Her zamanki gibi kendi kendine, iç dünyanda benimle ilgili bir muhasebeye tutuştun. En sonunda da yine kendi fikrini oluşturup bana söz hakkı tanımadın.”
Mert’in dudakları kıvrılırken birkaç gündür sık sık ziyaret ettiği adamın kendisini ne kadar eğlendirdiği düşüncesi bir kez daha aklından geçip gitti. Daha sorusunu sorarken bile ondan gelecek cevabın bünyesinde yaratacağı hazdan emindi. Çocukken oyun arkadaşı olmayan Mert, bu adamla oynamayı gerçekten çok sevmişti. Hatta o kadar çok sevmişti ki geçen gece Ulvi ile çözebileceği basit bir konuyu bile Barış’ın yanına gelerek ondan istemişti. Kendisine de itiraf ettiği üzere Barış’ın öngörülemez cevapları onu eğlendiriyordu.
“Öyle mi yapıyormuşum?”
“Sık sık. Benimle ilgili çıkarımlarda bulunup bana söz hakkı bile tanımadan onları doğru kabul ediyorsun.”
“O zaman şöyle sorayım,” dedi Mert. “Kitap okumayı sevmiyor musun?”
“İşte bu gerçek bir soruydu,” diyerek bir kez daha gülümsedi Barış. Bakışlarını ekranlardan birinde hızlıca akmakta olan koyu yeşil kodlardan Mert’in yüzüne doğru çevirdi. “Kitap okuma eylemini değil de mükemmel hayatların tasvir edildiği kitapları okumayı sevmiyorum diyelim.”
“Kütüphanen ya da bir kitaplığın yok. Sadece romantik insanlar gibi Aşk ve Gurur, Küçük Prens ve Şeker Portakalı var. Ha bir de şu zırva felsefe akımının kitapları.”
“Bu kitapları okuyanların romantik olduğunu sana düşündüren nedir bilmiyorum ama romantizmle pek işim olmaz. Ayrıca şu an fark ediyorum, ukalalığın tıpkı Darcy gibi.”
“‘Dünyada aynı kitabı okuyan iki insan yoktur,’ derler. Sözlerinden sonra bu cümlenin bir kez daha doğruluğu kanıtlandı,” dedi Mert alaycı bir tavırla. Kahverengi büyük gözleri gözlüklerinin arkasına saklanmış adamın gülümsemesini izlerken de, “Darcy yeterince fedakarlık yaptı. Onu ukala olarak nitelendirmezdim,” diyerek Barış’tan gelecek ve onu çok eğlendireceğine emin olduğu cevabı beklemeye başladı.
“Lizzy‘ye aşık olmasa berbat bir insan olan Darcy‘yi savunan bir adama yardım ettiğime inanamıyorum. Fazlasıyla kibirli ve egoist. Ha cinsiyetçi oluşunu da atlamamak gerekiyor. Lizzy onunla alay ettikçe ben keyiflendim.”
Daha sonra kaşlarını kaldırarak ona bakan Mert’e doğru gülümseyip dudaklarını ısırdı. “Tanıdık değil mi?”
“Ben sana hiçbir zaman aşık olmayacağım.” İşte şimdi sözleri onu eğlendirmekten çok uzaktaydı.
Barış, gözlüğünü işaret parmağını eklem yerinden kırıp da geriye doğru ittirirken, “Senden böyle bir beklentim olmadığını daha kaç kez tekrarlamam gerekecek?” dedi.
Boynunu sağ ve sol omuzuna sırasıyla yaklaştırıp da rahatlattıktan sonra, “Yoksa bunun olmama ihtimali mi seni korkutan?” diye sordu eğlenir bir ifadeyle. “Herkesin sana hayran olması alışkın olduğun bir durum sanırım.”
Mert, onun alaycı tavrının aksine hüzünle bakan kahverengi gözlerini görmese belki bu dediklerine inanabilirdi ama adamın saniyelik değişen bakışlarını ve onun hızlıca gözlerini açıp kapamasını yakalamıştı çoktan. Onu bu şekilde görmekten hoşlanmadığını fark etse de her seferinde aralarında bir aşk olmayacağını ona hatırlatmak isterken buluyordu kendisini. Barış’tan gelen yanıtlarla tatmin olmasa da…
Kendi sözlerinden sonra oluşan sessizlikten rahatsız olmuş gibi konuyu değiştirmek isteyen Barış, “Bu arada Volkan Murat Türksoy ile çalıştığını bilmiyordum. Tüm ülkenin sevgilisi olan karizmatik adam değil mi o?” dedi.
O sırada kaşları derin bir şekilde çatılan Mert, onun bu bilgiyi nereden öğrendiğini düşündü hızlıca. Kendisini araştırmış olmalıydı. Günlerdir içini yiyen şüphe tohumları iyiden iyiye varlığını belli ederken ülkenin en iyi internet korsanının kendisi ile ilgili araştırma yapmayacağı kanısına varmasının aptallık olduğunu hatırına getirip yeniden sinirlendiğini hissetti. Eğer ona özel hayatı ile ilgili bilgi vermek istese pekâlâ bunu kendisi de yapabilirdi değil mi? Şu anda klavyesinin üzerinde hızlıca dolanan parmakların sahibi kendi kişisel alanını ondan izinsiz ihlal etmişti.
İçten içe öfkesi artarken, “Beni mi araştırdın sen?” diye sordu sertçe. “Oysa en başından kendimi sana açıkça ifade ettiğimi düşünüyordum. Sen bana yardım ediyorsun, ben sana yatak arkadaşlığı sunuyorum. Aramızda senin de söylediğin gibi el ele gökkuşağına yürüyerek sohbet edebileceğimiz bir ilişki yok Barış. Beni tanımaya çalışma.”
Mert, sinirle salonun ortasında kalan koltuğa kendisini atarken Barış hayretle kafasını iki yana salladı. “Eve geldiğinde ID kartını mutfak masasının üzerinde bıraktın,” dedi. “Kartın üzerinde firmanın adını gördüğümde o adamla çalıştığını anladım. Zekam bu ufak parçaları birleştirebilecek yeterlilikte. Sadece yatak arkadaşım bile olsalar etrafımdaki kişileri kendilerinden dinlemek isterim ben Mert. Oturup gizli gizli hayatlarını araştırmam,” dedikten sonra yeniden gözlerini önündeki ekranlara dikti. “Bazı şeyleri bana hatırlatmaktan vazgeçmelisin. Artık can sıkıcı olmaya başladı.”
Şaşkınlıkla afallayan Mert’in özür dilemek gibi bir huyu olsaydı kesinlikle şu an onun en azından bir, ‘Kusura bakma,’ demesi gereken yerdi ama o, bunun yerine hızlıca yerinden kalkıp mutfak masasının üzerinde kalan ID kartını alıp montunun cebine koydu.
İçinde anlamlandıramadığı bir his oluşurken, “Onunla çalışıyorum evet,” dedi. “Zor bir adam ama neredeyse çocukluk hayalim onun yanında olmak.” Bir an bunları neden Barış’a anlattığını anlayamadı. Oysa daha birkaç dakika önce onu tanımaya çalışmaması gerektiğini sert bir dille, açıkça belirtmişti.
Barış ise Mert’le yaşanan anları ondan gelen açıklamayla birlikte çoktan unutmuştu bile. O da böyleydi işte. Hayatın anlardan ibaret olduğunu düşünen, geri dönülemez bir hata yapmadıkça karşısındakine kin tutamayan biriydi. Yine bu huyu gün yüzüne çıkmış olacak ki sakince, “Çok yakışıklı adam,” diyerek kıkırdadı.
Sanki kendi evinde dolaşıyormuş gibi rahatça etrafı karıştıran Mert buzdolabını açarken, “Yaşlı mı seviyorsun?” diye sordu.
“Yaşlı mı? Adam benden genç görünüyor.”
“Ellilerinde ama.”
“Bilmiyorum. Taş gibi adam. Onunla çalışmak nasıl olurdu acaba?” diye kendi kendine mırıldanan Barış sözlerine devam etti. “Özellikle maddi durumu yetersiz olan insanların davalarına bakması-” dedikten sonra yeniden bakışlarını Mert’e çevirip dudaklarını yaladı. “Takdir edilesi. Geçen aylarda sadece seks çalışanı olduğu için ölümü hak ettiği söylenen ve üzeri kapatılmak istenen o kadının davasının peşini bırakmamıştı. ‘Su testisi su yolunda kırılır,’ diyenlere de sağlam ayar vermişti. Çok saygı duyulası biri.”
Masanın üzerindeki çikolata sepetiyle oynayan Mert, “Öyle,” dedi. “Sağlam adam. Yanına girebilmek için çok uğraştım. Fazlasıyla değdi, değecek de.”
“Belki bir gün beni de tanıştırırsın.”
“Onunla da mı yatacaksın?”
“Senin diline de ayar çekmek lazım Mert,” dedi şakacı bir tavırla Barış.
Geçirdiği vakitler arttıkça karşısındaki siyah gözlü adamdan gelen sözlerin yarattığı kırgınlıklar da artık sol yanına batan bir kemik gibiydi sanki. Eskiden sadece yalnızlığının battığı yerde şimdi ona soran gözlerle bakan adam yüzünden başka isyanlar peydâ oluyordu, akın akın geldiğini bildiği tehlikeyle. Oysa Barış, onu ilk gördüğünde hayatın ona belki de mutluluğa gidecek bir kapı verdiğini düşünmüştü, bir anlık. Tüm o ‘Masal zırvalarına inanmam,’ sözlerinin aksine. Zaman geçtikçe kapı orada olsa da hayat anahtarı kendisine saklıyor gibi görünüyordu.
Ondan uzak durması gerektiğini bas bas bağıran zihninin gerisindeki o sesi güçlükle bastırdı. “Yatak arkadaşlığı kısmını sözleşmeye bağlayalım istersen? Hem senin alanın da kolay olur. Sözlerine dikkat etmen gerektiğini içeren birkaç madde hakkında sana yardımcı olabilirim.”
“Kırıldın mı?” diye sordu Mert. O, hayatına girip çıkan insanların sözlerine bir anlam yüklemediği için herkesin kendisi gibi olduğunu düşünmeye alışmıştı. Kendisine dürüst olmaktansa başkalarına yalan söyleyen insanlardan da olmamıştı hiçbir zaman. Tabii eğer bir çıkarı yoksa…
“Bana laf sokarken hakaret etmediğine emin olmalısın.”
Saatlerdir oturduğu yerden kalkan Barış, ellerini yumruk yaparak havaya kaldırdı. Kasları aynı şekilde oturmaktan ağrımış olacak ki bu hareketi yaptığı an tüm bedeni rahatlamış gibi gözlerini uzunca kapattı. Yeniden açtığında hâlâ kendisinden tatmin edici bir cevap bekler gibi bakan adamı görünce, “Hayır kırılmadım,” diyerek yalan söyledi. “Ama herkesle yatmak istiyorsun iması hoş değil. Her gördüğüm yakışıklı adamın üzerine atlamak istemiyorum Mert. Sadece beğendiğim ve duruşunu sevdiğim bir adamla tanışma isteğiydi benimki,” dedi.
“Anladım,” diyen Mert, “Bir daha olmaz,” dedikten sonra önünde duran sepeti gösterdi. “Bu kadar çikolata kimin için?” Yine Barış’la ilgili bir şeyi merak ettiği gerçeğini görmezden gelirken sadece konuyu değiştirmek istediği için bu soruyu sorduğunu düşündü.
“Yıldız çocuk için,” diyerek gülümsedi Barış.
“O kim?”
“Komşum. Çikolatayı çok sever.”
Mert, üçüncü kişiler hakkında yeterince konuştuğuna kanaat getirmiş olacak ki, “Ne yiyelim?” diye sordu. Telefonundaki yemek uygulamasını açıp omzunu ovuşturan adamın kendisine doğru adımladığını görünce de, “Çin yemeği sever misin?” dedi.
“Dışardan yemek yemeyi pek tercih etmem.”
“Sağlıksız mı?”
O sırada buzdolabından yıkanmış sebzeleri çıkaran Barış ona bakmadan, “Hayır. Evimin kendi pişirdiğim yemekler gibi kokması hoşuma gidiyor,” dedi.
“Neden?”
Barış’ın gelen soruyla birlikte dudakları kıvrıldı. Ne kadar çok soru sorduğunun farkında olmayan adamı kalçasıyla ittirip mutfaktaki masa görevi gören ada tezgâhta sebzeleri doğramaya başladı.
“Yetimhaneden kalma bir alışkanlık,” dedi. “Bir gün evim olduğunda ne olursa olsun kendi yemeklerimi pişireceğime dair küçük bir söz vermiştim.”
Mert, dudaklarını yalayarak söylediği sözlerden sonra bile yüzündeki gülümsemesi silinmeyen adamın önündeki biberleri doğramasını izledi bir süre. Çok uzun sayılabilecek bir zamandır, kimse hakkında yanılmadığı kadar yanında duran adam hakkında yanılmıştı. Onu ve geçmişini araştırdıklarında yetimhane hakkında hiçbir kayıt görememişti. Ulvi, işini yine kim bilir hangi kadının yatağındayken yapmıştı da bu adamla ilgili böylesine önemli bir bilgiyi gözünden kaçırmıştı.
“Yetimhanede mi büyüdün? Yoksa belli bir süre mi orada kaldın?”
Barış, elindeki bıçağı bırakıp kaşlarını çatarak Mert’in gözlerinin içine baktı. “Bunun haksızlık olduğunun farkındasın değil mi?” diye sordu. “Üstelik yaptığın meslek sana hakkaniyetli ve adil olmanı öğütlerken.”
“Haksızlık sayılabilecek ne yaptım?”
“Senin beni merak ettiğin kadar ben de seni merak ediyorum Mert. Sürekli soruyorsun, öğreniyorsun, benden alacaklarını bir şekilde alıyorsun. Ama ben senin soyadını, hatta ikinci bir ismin olduğunu bile birkaç saat önce ID kartından görüp de öğrendim. Bana karşı sürekli talepkâr olurken, sen neden bana bir şeyler vermiyorsun? Zırva dediğin öğretide, ‘Güzel şeyler çaba, eylem ve tercihlerimizin sonucunda ortaya çıkar.*’ der mesela. Sen güzelsin anlıyorum ama ben senden daha az güzel olduğum için beni kitap gibi okuma dileğinle benim uğruma çabalamama isteğin birleşip seni ikiyüzlü biri yapıyor.”
Gelen sözlerle yutkunan Mert, birkaç haftadır vakit geçirdiği adamı fazla küçümsediğine emin oldu. Barış, zannettiğinin aksine ne muhtaç ne de onunla yattığı için kendisini şanslı sayan bir zavallıydı. O tamamen gerçek, dürüst ve sözlerini sakınmadan karşısındakine cesaretle söyleyebilen dümdüz bir adamdı. Mert, onu görmek istediği kalıba sokarak yalnızca kendisini kandırıyordu.
“Bakışların yumuşadı,” dedi Barış. “Şimdi de bana acımaya mı başladın? Oysa yetimhanede büyüyen ve mutlu olan çok insan var Mert. Onlardan biri de benim. Düşündüğünün aksine bunu romantize ederek senin sempatini kazanmaya çalışmıyorum. Yalnızca dürüst davranıyorum, senin aksine.”
Yıllardır taktığı maskenin çatladığını fark eden Mert, içinden kendisine bir küfür savurdu. Tek bir kişinin bile onu görmesine izin yoktu ama ona meraklı, kocaman kahverengi gözleriyle bakan eleman hafife alınamayacak zekasının yanında bir de yüksek bir duygusal farkındalığa sahipti. Öyle olmasa bakışlarındaki anlık değişen anlamları çözemezdi.
En sağlam kozlarından birinin elinden kayıp gitme ihtimaline karşılık oyununun hamlesini değiştirmek zorunda kaldığını hisseden Mert, yüzüne dürüst saydığı maskelerinden birini hızlıca yerleştirdi. Barış’ı bir hamlede kucaklayıp önündeki tezgaha bıraktıktan sonra kendisi de adamın bacaklarının arasına girdi.
Küçük, ona zarar vermeyecek kadar yalansız olacak bir bilgiye ihtiyacı vardı şu an. “Hemen saldırma,” dedi. Üzerindeki tişörtü tek hamlede çıkarıp kendisine sorar gözlerle bakan ama teni tenine değdiği an heyecanlanan adamın bu kez de kemerini çıkarırken, “Ben de bir süre yetimhanede kaldım. Hatırlamıyorum ama. Benimle aynı şeyleri yaşayan biri olduğun için o şekilde baktım sana,” dedi.
Dudakları Barış’ın göbeğinde gezinirken adamın ince, uzun parmakları da onun gece karası saçlarının arasına girip güç almak ister gibi olduğu yere tutundu. Eğildiği yerden kalkıp tek eliyle Barış’ı göğsünden geriye doğru iten Mert, hızlıca adamın pantolonunu boxer‘ı ile birlikte indirdi.
“Seksi kullanıyorsun.”
Daha fazlası için şimdiden parmak uçları karıncalanan Mert, bu konuyu daha fazla uzatmak istemiyordu. Barış’ın sorularına ya da çıkarımlarına değil onun içinde olmaya ihtiyacı vardı. Ona, Ulvi ve Ulvi’nin babasından başka sayılı kişilerin bildiği bilgiyi vererek hem kendisini şaşırtmış hem de yeterince dürüst olmuştu. Bu Barış’ı tatmin etmeli, o da sözlerle değil iyi bir seksle kendisine teşekkür etmeliydi.
“Çok konuşuyorsun,” dedikten sonra Barış’ı tezgahtan indirip tek hamlede ters çevirdi. Hızlıca pantolonunu indirip nefes nefese kendisini görmeye çalışan adamın kalçasına bir öpücük kondurarak, “Şimdi bu şekilde içine girsem canın çok yanar değil mi?” diye sordu.
Barış eğlenir bir ifadeyle, “Ne o, çok soru sorduğum için ceza mı vereceksin bana?” dedi. “Ya da oral seks istiyorsun da isteğini bu şekilde mi ifade ediyorsun?”
Mert, gözlerini önündeki manzaradan ayırmadan birkaç adım uzaklaşarak onu uysal şekilde bekleyen adamın sırtına, dolgun kalçasına ve ince, boyuna göre uzun bacaklarına baktı. Gördüğü görüntüyü yaşamak ister gibi tüm bedenini altında kalan çıplak bedene yapıştırdı. Tek eliyle de az önce çıkarıp kenara fırlattığı Barış’ın kemerini alarak adamın ellerini belinde birleştirerek kemerle bağladı.
Şimdiden sertleşen penisini Barış’ın kalça arasında birkaç kez gezdirdikten sonra onun omzunu ısırırken onunla olan ten uyumunu ne kadar sevdiğini düşündü. Seksle tanıştığından beri dokunduğu an bu kadar hızlı sertleşmesine neden olacak başka bir tenin Barış’ı tanıyana kadar varlığından Mert de habersizdi. Üstelik onu gördüğünde ‘sıradan’ addettiği anlar çok da uzak bir geçmişte değilken…
Barış’ın ensesinden tutup onu olduğu yere daha da sabitlerken, “Bu bittiğinde-” dedi Mert. “En iyi ihtimalle birkaç gün oturamayacaksın.”
“Oğlum da diyeceksin sanırım birazdan? Çok fazla film izlediğini söylemiştim.”
Mert, elleri bağlı olduğu için hiçbir şekilde hareket edemeyen adamın omurga kemiği üzerine birkaç sert öpücük kondururken, “Sen benden büyüksün. Bu fantezi için uygun bir çift değiliz,” dedi.
Her koldan hareketi kısıtlanan Barış, kaşlarını kaldırarak bacaklarının içini öpen adamı görmeye çalışmak ister gibi elinden geldiğince başını geriye doğru çevirdi. “Fanteziler yaştan bağımsızdır Mert,” dedikten sonra gelen hazla dudaklarını ısırdı.
“Başlamadan önce yaşımı nereden bildiğini sorabilir miyim sana? Hiçbir zaman söylememiştim çünkü.”
✨✨
*Stoacının Günlüğü-Ryan Holiday/Stephen Hanselman
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
düştün bir kuyuya çık çıkabilirsen