✨✨
Cumartesi sabahını Ayaz’la beraber kahvaltı yaparak geçireceğini, hatta dünden kalan güzel sohbetin devamının kahvaltıda da geleceğini umduğu hayallere kapılmış, gece bunun heyecanıyla birkaç kere uyanıp iyi bir ev sahibi olduğunu kanıtlayacağı menüsünü bile tasarlamıştı beyninde.
Çeşit çeşit peynir alacak, aralara meyvelerin serpiştirildiği, bademli, kuru kayısılı, hindi fümeli güzel bir peynir tabağı yapacaktı. Bol domates soslu patates ve biber kızartacak, Ayaz seviyorsa üzerine sarımsaklı yoğurt da dökecekti. Belki fırından taptaze, sıcacık ekşi maya ekmek de alırdı. Kim bilir, belki de çavdar.
Ayaz, bir güncük ekşi maya ekmekle kızartma yese ne olurdu ki sanki? Hem ekşi maya ekmekle illa sosyal medyada pek moda çırpılmış yumurta, avokado, soğan turşusu mu yemek zorundaydı? Pekala da isteyen istediğini istediğiyle yiyebilirdi. Ekmek arası taze fasülye bile yerdi bazen Mustafa!
Tüm bunları kafasında kurarak, beynindeki düşüncelerin ne ara ekmek arası fasülyeye geldiğini de anlamayarak geçirdiği gecenin sabahında daha uyanmasına epey bir vakit varken önce alnının ortasında, sonra saçlarında bir baskı hissetti, sonra tam dudağının üzerinde…
Sanki birisi alnına değdirdiği parmaklarla ateşini ölçüyor, yetmiyor saçlarını okşuyor, hatta tam dudağının üzerinde olan beni eliyle koymuş gibi bulup orada parmaklarını dolaştırıyordu. Öyle ki bir ara birinin iki parmağının tersiyle sağ yanağını sevdiğine de yemin bile edebilirdi.
Ama tabii ki böyle bir şey mümkün değildi. Kim Mustafa’yı pamuklara sararcasına severdi ki? Belki de en son annesi bebekken onu böyle sevmişti, belki de hiç sevmemişti bilmiyordu Mustafa… Annesinin ona en son ne zaman şefkatle baktığını da unutalı çok olmuştu.
Uyandığındaysa başının ucunda bulduğu notla hayal kırıklığının tam sözlük anlamını yaşadı Mustafa. Gece boyu plan yapmış, hasta olduğu halde uyuyup uyanıp beyninde cumartesi sabahını tasarlamıştı.
Notu okuyunca gönlü kırıldı, sanki okyanusun ortasına küçücük bir kara parçasına kurduğu derme çatma barakası fırtınada kalmış gibi savruldu dört bir yana. Nuh peygamberin gelip görmesi gereken bir tufan baş göstermişti göğsünün ortasında şimdi.
Demek ki her karanlık akşamın bir aydınlık sabahı varsa, tam tersi de olabiliyordu. Yoksa dün gece saatleri dakikaya eviren sohbetin sahibi neden, “Çok acil gitmem gerekti, ateşine baktım düşmüştü. Dikkat et kendine, bolca meyve ye.” yazıp, bir hoşça kal kelimesini bile çok görsündü ki Mustafa’ya?
Oysa o, bu güzel sohbetin sabah kahvaltıda da devam edeceğini düşünmüş, Allah biliyor ya gece kaç kere uyanıp iyi bir ev sahibi olduğunu kanıtlamak için kafasında patates kızartmıştı.
Belki, bir ihtimal gerçekten işi çıkmış olabilir miydi? Ayaz’a dün akşam git dese de gitmemişti çünkü, belki gerçekten de işi vardı ve onu bırakmak zorunda kalmıştı. Yoksa sıkılan insan cuma akşamı neden Mustafa’yla beraber kalırdı, ona yardım ederdi ki? İçindeki bu cılız umuda tutundu. İlk kez bir olayın küçücük de olsa olumlu yanını görmek için kendisini zorluyordu Mustafa.
Hem Ayaz ona çok güzel bakmıştı. Bugün kendisini çok daha iyi hissediyordu. Ama yine de bu iki gün, hafta sonu boyunca evden çıkmamalıydı ki hemen iyileşmeliydi. Pazartesi iş yerine gelecek İspanyol iş ortakları, hem müdürü için hem de şirket için çok önemli olduğundan batırmamalıydı bu işi.
Hafta sonunu kendisini kanepeden koltuğa, koltuktan kanepeye atarak geçirmeyi hedeflerken birden çalan telefonuyla irkildi. Bir hafta sonu Mustafa’nın telefonu çalıyordu.
‘Süphanallah ilk kez görenler beğensin.’ diye içinden boktan espiri yeteneğinin tezahürüymüşçesine akıp giden cümleye dışından yüzünü buruşturarak karşılık verdikten sonra telefonu eline aldı.
‘Süper Yakışıklı Ayaz’ arıyor mu?
Bir dakika! Bu süper yakışıklı Ayaz kimdi ve Mustafa’dan ne istiyordu şu an? Rehberine ilahi güçler tarafından falan mı kaydolmuştu bu numara?
Fazla uzatmadan telefonu açıp kulağına götürdü. “Alo.”
“Süper yakışıklı Ayaz, Mustafa’yla görüşmek istiyor.”
“Ayaz!”
“Başındaki zincirleme güzellemeyi unuttun galiba.”
Ne ara alıp kaydetmişti acaba telefon numarasını? Muhtemelen ya gündüz uyurken ya gece uyurken ama bir şekilde uyurken yapmış olmalıydı. Bir gününü tamamen uyuyarak geçirdiği düşünülürse ne yapılırsa yapılsın hissetmemesi normaldi.
Sessizliğin uzayıp gideceğini anlayan Ayaz, camlara taş atıp kaçan bir grup çocuktan, ilk taşı atanın cesaretiyle sessizliği cam gibi kırma görevini üstlendi yine, yeniden…
“Nasılsın? Nasıl oldun?”
“İyiyim, sayende çok iyiyim sen nasılsın?”
“Sabah bana söz verilen ev sahipliğini görebilseydim daha iyi olacaktım ama benim hem dangalak hem de çok aşık arkadaşım sağ olsun cumartesi sabahımın içine etti sevgilisi için.”
“Kolpaçino izleten mi?”
Gördünüz değil mi? Mustafa’nın da arkadaşına dün konuştukları komik bir anıyı anımsatacak birkaç cümlesi vardı artık.
“Evet o hayvan. Neyse sevgilisi kuğu gibi de birbirlerini tamamlamışlar, Mahir’in hatırına sıcacık yataktan kalktım.”
Acaba neydi onu yataktan kaldıran mesele? Mustafa merak etse de başkasının özeli olduğundan kendisini tutup sormadı. Anlatmak istese anlatırdı zaten.
Ama bir çırpıda cesaretini toplayarak, “Gitmeseydin sana domates soslu patates, biber kızartması yapacaktım.” dedi.
“Çok severim.” diyerek içini çekti Ayaz. “Ali yüzünden neleri kaçırıyorum? Neyse, başka zamana sözün olsun o zaman?”
“Tamam, olsun.” dedi, kar beyazı yanaklarında kan akışı hızlanıp kırmızı rengine çalan pembelikler oluşmuştu yine.
“O zaman ben kaçtım, kendine iyi bak.” dedi Ayaz. Belli ki işi vardı, arkadan gürültüyle acele acele attığı adım sesleri geliyordu.
Kendine iyi bak mı? Veda cümlesi miydi ki bu şimdi? Neden böyle söylemişti Ayaz durup dururken. Daha kahvaltı planları vardı.
Telefonun diğer ucunda Ayaz, sanki Mustafa’nın beyninde kıvrılan düşünceleri hissetmiş gibi, “Mecazen söylemiyorum Mustafa, gerçekten kendine iyi bak. Pazartesi bomba gibi gel işe.”
Mustafa gönlü rahatlamış şekilde, “Tamam bomba gibi geleceğim, söz.” diyerek telefonu kapattı.
Ahmed Arif hasretinden prangalar eskitmişti ya hani, keşke gelip Mustafa’nın zihnindeki prangaları görebilseydi. O zaman o lafın kolayca ağza alınmayacağını anlardı o da. Öyle sıkıydı ki Mustafa’nın prangalarının zincirleri, ne zaman gevşer de ellerini kollarını kurtarırdı o demir yığınıyla dolu, zihnindeki basiretsiz düşüncelerden işte orası meçhuldü…
Mustafa yine de, her şeye rağmen yüzünde oluşan tebessümle kendisine kahvaltıda içebilmek için Ayaz’ın dün yaptığı çorbadan kalanı ısıttı. İlk kez bir hafta sonu iş bilgisayarını açmadı. Yattı, kalktı ama bolca da düşündü. Bunu bırakamıyordu işte bir türlü.
Mustafa için düşünmek bir ev gibiydi. Hüznünü, umudunu, acılarını, terk edilişlerini kendisine katık edip evine, yuvasına dönüyordu en nihayetinde ama yeni bir kıpırdanma vardı, düşünceleri beyninde belirdiğinde gönlüne düşen. Ne olduğuna pek anlam veremese de bu yeni gelen özelliğini sevmişti, hem de çok sevmişti.
Gönlüne dünyanın en güzel manzarasına şahit olmuş, en güzel tabloyu saatlerce izlemiş, en güzel şarkıyı dinleyerek özümsemiş birinin heyecanı düşmüştü adeta. Sanki yılın ilk karının tutmasını bekleyen çocuklar gibi dönüp dönüp heyecanla pencereden dışarı bakıyor, kara olan hasretiyle yanıyordu içi inceden inceye, kavuşmak istiyordu bembeyaz manzarasına Mustafa da.
Hafta sonu yeni hissettiği duygularla geçti gitti hemen. Kendisine itiraf edemese de içinden işe gitmeyi diliyordu bir an önce. İş yeri ilk kez ona masal diyarlarındaki gibi pastadan evlerin, uzun şekerlerden ağaçların, pespembe bulutların olduğu bir yer gibi geliyordu.
Pazartesi sabahı neşeyle uyandı. Ayaz gece mesaj atmıştı, hasta olduğu için iyice üşütebileceğinden servisle gitmesinin daha iyi olacağına dair.
Mustafa’nın yıllardır revan olduğu yolda bilmediği, öğretilmeyen bir kelime daha belirdi bugün zihninde, ‘düşünülmek.’ Kimseden görmediği ilgiyi, beklentisinin en diplerde olduğu bir anda Ayaz’dan görüyor olması içindeki hiç şımarma şansı yakalayamamış çocuğu şımartıyordu inceden.
Kahvelerini hazırladı, bugün daha bir özenli giyinmeliydi firmasını temsil edeceği müşteriler için. İlk intiba görünüştü elbette.
Beyaz tenine zıt simsiyah bir takım elbise aldı dolabından. İçine jilet gibi ütülü beyaz gömleğini de giyip hoş bir kravat seçti. Sadece özel günlerde kullandığı pahalı parfümü sakladığı yerden çıkarıp resmen parfümle duş aldı.
Aynanın karşısına geçtiğinde saçlarının feci olduğunu karar verip sprey ve yuvarlak başlı, kirpi gibi dikenli uçları olan tarağının yardımıyla saçlarını biraz olsun düzeltti. Aynaya baktığında fena görünmüyordu sanki.
Bugün kendisi bile biraz da olsa kendisini beğenmişti. Gıcır gıcır parlayan şık ayakkabılarını da ayağına geçirip siyah, uzun mantosunu da alarak hazır olduğuna kanaat getirip çıktı evden.
İş yerine sessiz sakin geldiğinde yine herkesin bir yerlere kaçışmış olduğunu gördü. Simit almadan çıkmıştı yerine, acaba Ayaz sandviçini almış mıydı ki? Geçen haftadan kalan alışkanlıkları sürecek miydi?
O takasın payına düşen kısmını halletmiş kahvesini getirmişti. Değiş tokuş yapılacak sandviçi gelmiş miydi acaba iş arkadaşının cebinde?
Laptopunu açıp yokluğunda bomba patlamış gibi mail biriken gelen kutusuna oflayarak bakmıştı ki başında Ayaz bitiverdi, elinde kese kağıdıyla.
“Günaydın.” dedi Mustafa neşeyle.
“Günaydın.” diyerek karşısındaki adamı uzun uzun süzdü Ayaz. Bir farklıydı bugün, tamam giydikleri ona çok yakışmış, saçlarının dağınık havası ona ne kadar özense de doğal bir hava katmıştı. Bir de farklı bir koku vardı üzerinde sanki. Ama tüm bunların yanında sanki parlıyordu Mustafa geçen haftaya kıyasla.
“Kahven.” diyerek elindeki termosu uzattı, kendi sandviçini de almayı unutmadı ‘nasılsınlar, iyiyimler’ arasında.
“Süslenmişsin.” dedi Ayaz sessizce. İç mi çekmişti o bir de?
“Misafirler var ya, ondan.”
Bir kaş çatması kazandı karşısındakinden bu cümlelerle.
“Ne alaka?”
“Şirketi temsil edeceğim için Ömer Bey bu tip organizasyonlarda ekstra özenli olmamı ister genelde.”
“Kafasına sıçtığımın uzun malı.”
“Efendim?”
“Ömer Bey diyorum, çok iyi düşünmüş.”
Onlar konuşmalarına devam edecekken Ayaz, daha kendi sandalyesinden çok oturduğu Mustafa’nın yanındaki sandalyeye oturamadan içeri yanında uzun boylu bir erkekle Ömer Bey girdi.
“Mustafa Bey, misafirimiz geldi.” dedi gür bir sesle.
Mustafa, “Ben bir bakayım.” diyerek gelen adamı ters bakışlarla süzen Ayaz’ı da bırakıp adamın yanına doğru seğirtti.
“Bienvenidos.*” diyerek karşısındaki adamın elini sıktı.
Ömer Bey de eş zamanlı Türkçe, “Diğer misafirlerin acil işi çıkmış. sadece José Bey bizimle olacak birkaç gün.” diyerek Mustafa’yı bilgilendirdi.
Mustafa, gerçekten iyi İspanyolca konuşuyordu. Aksanı, hecelerin tınısı üzerinde inanılmaz güzel duruyor, dilin güzelliğinin büyüsüne, Mustafa’nın rahat konuşuyor olmasının da cazibesi eklenince ortaya izleyenlere sanki olağan bir konuşma değil de enfes bir şiir dinletisi gösterisi çıkıyordu.
Bu sırada Mustafa, çaktırmadan karşısındaki adamı inceledi. Uzun boyu, yanık tenine inat yeşil gözleri, küllü kumral saçlarıyla gerçekten çok yakışıklı bir adamdı. Akdeniz geni vardı bir kere, nasıl kötü olabilirdi ki?
Üstelik de güler yüzlü, sıcakkanlı biriydi. Mustafa’nın İspanyolca bilmesi ona çok güzel bir jest gibi gelmiş, gülücükler eşliğinde ayakta olan sohbetlerini epeyce derinleştirmişlerdi.
Mustafa, ezelden beri insanların el sıkmasına çok dikkat ederdi. Örneğin kibirli, verilen ünvanların içini dolduramadıkları ya da eksikliklerini altı boş öz güvenle kapatmak isteyen, burnu büyük bir havayla insanlara üstten bakanlar tokalaşırken mutlaka kendi eli üstte olacak şekilde sıkarlardı karşısındakinin elini. Sıkıca tokalaşırlardı ki bu, ‘Senden daha iyiyim.’ havası vermek içindi.
Elinin ucuyla tokalaşanlar, gevşekçe elini hemen çekenler, uzun uzun dokunanlar… Hepsinin bir anlamı vardı aslında beden dilinde. Mustafa, sessizliğine zıt böyle şeylere çok ilgiliydi. Bu yüzden karşısındaki adama notunu daha ilk tokalaştıkları an vermişti.
Dostça elini kavramış, güçlü bir şekilde, fazla sıkmadan ama çok da gevşek bırakmadan sıkmış, el hizalarını eşit tutmuş ve Mustafa’ya pozitif enerjisini geçirmişti ilk andan.
Mustafa, adamdan aldığı iyi enerjilerle gülümseyerek sohbet etmeye devam ederken Ömer Bey de adamı yöneticilerle tanıştırmaya götürmesi gerektiğini söyleyerek Mustafa’yı da çağrıldığı her an yanlarına gelebilmesi için gözünü dört açması konusunda tembihlemiş, Josè‘nin Mustafa’ya attığı bol gülücükler eşliğinde yanından ayrılmışlardı.
Mustafa yerine oturduğunda yüzünde asılı kalan gülümsemeyle üzerindeki ceketi çıkardı. Sabah sabah fazla hareketten sıcaklamıştı.
Kafasını kaldırıp Ayaz’ın olduğu tarafa baktığındaysa göz göze geldiler. Günlerdir yaptıkları gibi gülümseyerek kafasını sallayıp selam verdi Mustafa, kaçamak şekilde birbirlerine gülümseyip kafa sallamak rutinleri olmuştu. Ama bugün selamının karşılığı gülücüğü eksik, sabahtan kalan çatık kaşlarla baş sallama oldu sadece.
‘Acaba onu kızdıracak bir şey mi yaptım?’ diye düşünse de hiçbir şey yapmamıştı ki. Daha sandviçini bile yiyemeden Ömer Bey bir İspanyol sokuvermişti burnuna. ‘Herhalde işi yoğun.’ diye düşündü. Her şey onunla ilgili olacak değildi ya Ayaz’ın hayatında.
Gün içerisinde bir beş dakika bile dinlenemeyen Mustafa’nın Ayaz’la iletişimi zaman zaman Ayaz’ın yanında oturan adama tip tip bakması hariç sınırlı kaldı.
Adam da şeker gibi, bol kahkahalı, neşeli, sempatik biriydi. Otuzlarının sonunda olduğu belliydi. Fit vücudu, gülünce çizgi gibi kalan gözleri, pozitif ruh haliyle gerçekten Mustafa sevmişti adamı.
Üstelik Mustafa’nın pek hayran olduğu İspanyol mimar Gaudi hakkında uzun uzun konuşmuşlar, adamın Barcelona’daki ünlü La Sagrada Familia Katedrali içindeki fotoğraflarını Mustafa’ya göstermesiyle birlikte Mustafa’nın gözlerinden resmen kalpler fışkırmıştı, en çok görmek istediği yerin fotoğraflarını görünce.
Mustafa öylesine güzel hissediyordu ki sanki ilkokula yeniden başlamış, okuma yazma öğrenip en sevdiği çizgi romanların artık sadece resimlerine bakmakla yetinmeyecek yazılarını da anlamlandırabilecek, bir bütün olarak çizgi romanına hakim olabilecekti sanki.
Son günlerde kendinden beklenmeyecek şekilde insanlarla sohbet etmiş, keyif aldığı anların sayısı birikip güzel anılar hanesine kocaman çentikli işaretlerle yazılıvermiş gibiydi…
Önce Ayaz’la olan sohbeti, sonrasında Josè ile ilerlettiği konuşma derken öz güven ateşini küçük bir çırayla tutuşturmuştu da belki ileride büyük bir şenlik ateşine çevirecekti.
Akşama doğru Ömer Bey misafirini de alıp adamın kalacağı otele doğru, şirketin verdiği özel arabayla gitmiş, Mustafa sonunda rahat bir nefes alarak kendi işlerine az da olsa bakabilecek olmanın ferahlığıyla yerine oturmuştu.
Meraklı bir ifadeyle kafasını önündeki küçük paravandan kaldırıp minik ve sevimli mirketler gibi sağa sola bakarak Ayaz’ı aradı. Göremeyince hayal kırıklığına uğrayarak tekrar kafasını indirip bilgisayarına gömüldü.
Çıkış vakti gelene kadar Ayaz ortalıklarda hiç görünmedi. Göründüyse de Mustafa biriken işleriyle uğraşırken onu kaçırdı.
Çıkışta beraber mi gideceklerdi acaba? Kafasında sabah ona sandviçini uzattığından beri bu düşünce vardı aslında. Motorun üzerinde, Ayaz’a tutunarak gitme hissini çok sevmişti. Hasta olmaktan bir kez daha nefret etmişti, yeni eğlencesine sekte vurduğu için.
Çıkışta ilk kez dört kırk beşte çıktı. Etrafına bakınarak Ayaz’ı arasa da göremedi. ‘Acaba bir şey mi oldu?’ diye düşünmekten kendisini alıkoyamayarak ilerledi. Tam meraklı gözlerle sağı solu inceliyordu ki Ayaz’ın motorunun üzerinde hızla ana yola doğru küçük patikadan gittiğini gördü. Hem de ona bir ‘hoşça kal’ bile demeden, bir haber vermeden… Servisine bindiğinde aklını kurcalayan tek şey Ayaz’dı. Tüm gün onu bir kere görebilmiş, için için çok özlediğini itiraf etmişti kendisine.
Yeni arkadaşıyla çok vakit geçirememektendi bu. Evet evet. Ayaz ona çapkınca hiç göz kırpmamış, kafasını yavaşça sağa eğip havalı havalı konuşmamıştı bugün.
Kim yeni arkadaş olduğu, üstelik de çok güzel vakit geçirdiği birinin heyecanını hemen kilitli dolaplara saklamak isterdi ki? Daha çok sohbet etmek istemiş, doyamadığı güzel arkadaşlığı özlemiş ama bugün istekleri bir türlü olmamıştı nedense.
Kendisini eve attığında biraz oyalansa da parmakları telefonu alıp Ayaz’ı aramak için çırpınıyordu resmen. En sonunda dayanamayarak onu aramaya karar verdi.
Belki kötü bir şey olmuştu, o zaman yardımcı olabileceği bir şey var mı diye sorardı. Hastayken onun yanında olmasını unutup nankörlük edemezdi ya. Nankörlük Mustafa’nın nezdinde Katoliklerin yedi ölümcül günahından bile önde geliyordu.
Hiç sevmezdi nankör insanları da, nankörlüğü de. Yapılanların unutulmaması, paylaşınlara minnet, ekmek yediğin su içtiğin bir şeyler paylaştığın insanlara müdana Mustafa için iyi bir insan olmanın en temeliydi belki de.
Arama tuşuna bastığında Ayaz’ın sesini duyacak olmak onu daha da sabırsız yaptı. Oturduğu yerde sağ ayağını sallayarak çalan telefonun açılmasını bekledi.
En sonunda Ayaz’ın sesini duydu.”Alo.”
“Ayaz, nasılsın?”
“İyiyim sen?” Biraz soğuk mu konuşuyordu, yoksa Mustafa kendi kendine kuruyor muydu kafasında yine?
Dizini biraz daha hızlı sallayarak, “Şey, çıkışta seni göremedim, peşinden de geldim ama hızlıca gittin. Bir sorun yok değil mi?”
Telefonun diğer ucundan sanki tüm dertlerin yükünü üzerinden atmış gibi bir nefes verme sesi duyuldu.
“Çıkışta yanındaki domatesle takılırsın diye düşündüm.”
“Domates kim?”
“Kırıtkan İspanyol domatesi yok muydu yanında? Tüm gün eşek gibi anırarak güldü.”
“Josè‘yi mi diyorsun sen?”
“İsme bak, bok gibi.”
Mustafa, kendisinden beklenmeyecek şekilde sesli bir kahkaha attı. Adamın adının nesi vardı yahu bok olacak? Nedense çok komiğine gitti Ayaz’ın tepkisi, şimdi eşek gibi kahkaha atan kendisi olmuştu.
“Ömer Bey onu oteline bıraktı.”
“Sana gel demedi yani?”
“Yoo, neden desin ki? Benim çalışma saatim olduğunu biliyorlardı. İki gün sonra gidecek zaten, belki bir akşam çıkarız demişti, o kadar.”
“Kart horoz, der tabii.”
“Kart horoz ne alaka Ayaz?”
“Boş ver. Çağırırsa da çıkma sen, tabii istersen. Sohbeti de bok gibiydi kesin.”
“Hayır hayır, çok güzeldi. En sevdiğim mimar hakkında konuştuk. Barcelona‘da gittiği yerleri gösterdi hep bana biliyor musun?”
“Ben de gittim ama hiç sağda solda hava atıp anlatmadım. Adamın memleketi, sen şuradan Bursa’ya gitmedin mi hiç sanki?”
“Gitmedim.”
Sessizlik…
Sonra boğaz temizleme sesiyle bozuntuya vermeden devam etti Ayaz cümlelerine.
“Olabilir, o gitmiş. Benim de var fotoğraflarım bu arada. Bu hafta sonu bize gelirsen fotoğraf koleksiyonumu gösteririm sana.”
Mustafa arkadaşından aldığı davetin heyecanıyla sesi biraz incelerek, “Gelirim tabii!” dedi. Sonra da kendi sesinden utanıp nasıl olsa Ayaz onu görmüyor diye de ellerini yemeye çalıştı.
“O ne zaman gitmiş?” diye sordu Ayaz.
“Üç sene önce.”
“Ben bu yaz oradaydım, benim fotoğraflarım daha güncel. Hatta sana videoya aldığım yerleri de gösteririm, hem anlatırım da. Tavuklu Paella‘m da meşhurdur benim. Beş yaşında yapmışım ilk kez, annem anlatır. O zamandan beri fahri İspanyol derler bana. Bir de ben daha yakışıklıyım.” dedi Ayaz bir çırpıda.
“Kesinlikle öylesin.” Ne!?
Telefon hattının ucundan öyle bir keyif kahkahası geldi ki Mustafa boşboğazlığı yüzünden ellerini geçmiş kollarını yemeye çalışıyordu ama artık!
“Demek kesinlikle ha. Yarın bana kahvemi verirken yakışıklılığım hakkında konuşmak ister misin peki?”
“Ayaz! Zaten bir sürü insandan duyuyorsundur. Birileri söylemese de biliyorsun yakışıklı olduğunu zaten.”
“Belki ben kendim dahil kimseden değil, tek birinden duymak istiyorumdur.”
Allah Allah. Bu anlamsız konuşmanın ucunu iyice kaçırmıştı Mustafa. Ayaz acaba kimden duymak istiyordu ki yakışıklı olduğunu? Zaten başkan yardımcısı Mehmet Bey dahil kime sorsanız çocuğun yakışıklı olduğunu belirtirdi. Aşikar olanı saklamaya niye hacet olsun?
“Neyse sabah seni alacağım iyiydin bugün.”
“Zahmet-” diyecekti ki Ayaz onun konuşmasını devam ettiremeden böldü.
“Hayır Mustafa, söyletme bir daha tamam mı?”
“Tamam.”
“O zaman sana iyi geceler şimdiden.”
“Tatlı rüyalar Ayaz.” dedikten sonra telefonlar kapandı.
Mustafa, yeni hayatına çok çabuk alışıyordu sanki. Bırakın biriyle akşam telefonda konuşmayı şu an pizzasını, dönerini ya da herhangi dışardan sipariş ettiği bir yiyeceği akşam yemeği yapmış tekrar bilgisayarının başına kurulmuş işini yapıyor olurdu.
Oysa son günleri ne de renkli geçiyordu böyle! Demek insanların sohbet edebilecekleri birilerinin olması böyle bir histi. Üstelik şanslı sayıyordu kendisini. Sohbet arkadaşı çok düşünceli biriydi. Onu evinden alıyor, nasılsını sadece kendi konuşma sırası gelsin diye öylesine, içi boş şekilde sormuyordu.
Kalkıp kendisine güzel bir akşam yemeği hazırlamak istedi canı birden. Makarna güzel bir seçenekti, hem yanına salata da yapardı. Dışarıdan yemekten daha sağlıklıydı nihayetinde.
O anda tekrar telefonun çaldığını duydu. ‘Ayaz mı acaba?’ diye düşünerek heyecanla ekrana baktı ama arayan annesiydi.
“Efendim anne.”
“Ben arayıp sormasam annem öldü mü kaldı mı demeyeceksin Mustafa.”
“İşler yoğundu anne, yoksa hep arıyorum biliyorsun. Biraz da hast-” diyecek oldu ama iki kelâm ağzından çıkamadı her zamanki gibi.
“Hep bahanen var Mustafa hep. Neyse, kardeşin gelecek hafta sonu. Haberin yoktur senin. Gurbet ellerde ne yer ne içer bu çocuk düşünmezsin. Gerekirse birkaç gün de izin al buraya gel, hep beraber ailecek vakit geçirelim.”
Ailecek geçirilen vakitlerden kastı neydi biliyordu Mustafa. Kardeşinin başarılarını saatlerce dinleyeceği, komşu geldiğinde herhangi bir konu hakkında annesinin uzun uzun ‘Cem de diyor ki…’ diye başlayan cümlelerle kardeşinin fikirlerini anlatacağı, Mustafa’nın yokmuş gibi hiçe sayılıp Cem’in akademik alandaki altın gibi parlayan yolunu herkesin ilk kez duymuşçasına dinleyeceği vakitler…
Mustafa hayır diyemezdi, hiç de dememişti. Birilerinden bir şeyler de isteyemezdi. Aile üyelerinden bu yaşına kadar bir kere su istemişliği bile yoktu.
Öyle ki ilk işe başladığında böbrekleri çatlayacak kıvama gelene kadar çişini tutmuşluğu vardı yanında ona iş öğreten kişiye saygısızlık olmasın, anlatımı bölünmesin diye.
İlk kez, Otuz üç yıllık hayatında ilk kez kelimeler ağzından Mustafa’yı Mustafa yapan her şeyden bağımsız çıkarak, “Hayır anne gelemem.” dedi. Düşünmedi, içi yana yana, kalbi kanaya kanaya söyledi o hayırı, ama yine de söyledi…
“Ne demek gelemem Mustafa? Bencil olma, kardeşin kaç bin kilometre öteden geliyor.”
Mustafa’nın kardeşiyle iletişimi de aile evine zorla çağırılması üzerine edilen birkaç yüzeysel sözcükten ibaretti yalnızca. Kardeşlik bağı oluşmamıştı bir türlü aralarında. Belki annesinin sürekli iki kardeşi kıyaslaması, belki bunun sonucunda Cem’in kibirli biri olarak yetişmesiydi etken ama Mustafa kardeşinden kardeş sıcaklığını alamamıştı hiç.
Anlayamazdı mesela, insanlar aynı karından çıkmadığı, aynı rahmi paylaşmadığı insanlara da kardeşim diyorlardı. Aynı memeden emdiği, aynı annenin doğurduğu insan kardeş olamamıştı Mustafa’ya, başkaları nasıl olurdu?
“Çalışmam gerekiyor, mesaiye kalacağım.” diyerek ilk kez vicdanı dahi sızlamadan yalan söyledi Mustafa.
Düşündü… Ayaz’la planı olmasaydı da evde tek başına geçirseydi bu hafta sonunu yine hayır demek isterdi, emindi. Tek başınayken kimse onu kırmıyor, dökmüyor, bir sözüyle lâl etmiyor, boğazında ne kadar yutkunursa yutkunsun geçmeyen düğümlere sebep olmuyordu.
Kendi kendiyle kalmayı yeğlerdi, bunca zaman incindiğine saysındı herkes. Bunca zaman kendinden verdiklerine baksınlardı. Tanrı onu sadece fedakarlık duygusuyla yaratmamıştı ki… Onun da canı vardı, onun da kalbi, istekleri, başka duyguları vardı.
Ama insan Adem’le Havva’dan beri böyle değil miydi? Yaradılışından, fıtratından sürekli vermeye alışmış insanlar bir gün artık, ‘Size daha az vereceğim, yeter benden bu kadar aldıklarınız.’ dedikleri anda bencil diye yaftalamıyorlar mıydı?
Mustafa kundaktan bu zamana iyi bir evlat, güzel seven bir abi, sakin bir çocuk olmuştu da eline ne geçmişti? İlk ‘hayır’ deyişinde cümle aleme bencil ilan edilmişti işte.
“Sanki kardeşin gibi mühendis oldun da proje yürütüyorsun. Altı üstü muhasebe, yerini bırakıver birine işte. İzin alamayacak ne var?”
Mustafa ışık tanrısı Theia‘nın masmavi gökyüzünden indirdiği ışıklarla aydınlandı birden. O ışıklar göğsünün tam ortasından vurdu Mustafa’yı, düşmüş bir melek misali. Belki bir sürecin sonunda ona bahşedilen, belki aniden gelen bir aydınlanmaydı bu.
‘Ne yaparsan yap sevilmeyeceksin, yetersizsin.’
Üzerine inip kanatlarını yerinden söken ışığı memnuniyetle kabul etti. Madem bencil bir muhasebeciydi sadece bundan sonra ona göre davranması gerekmez miydi? Yetersizdi, yetersizliğini hiç kimse gecenin kusurları örtmesi gibi örtmeyecekti de, kendisinden başka.
“İyi akşamlar anne, selam söylersin.” diyerek zannına yapıştırılan bencil sıfatına şayan hareket ederek telefonu kapattı.
Başkası olsa belki bir iki damla göz yaşı dökerdi bu sevgisizliğe, ilgisizliğe. Ama Mustafa’nın bağışıklığı vardı artık tüm bunlara.
Yerinden kalkarak bir tencere içine su koyup makarnasını yapmak için ocağı yaktı. Kimseden bir beklentisi olmayan insanların sakinliği vardı hareketlerinde.
Kimseden bir şey ummuyordu ki. Okuduğu kitaplarda, izlediği filmlerde birileri birilerinin hayatına dokunur, güzelleştirirdi.
Mustafa’nın böyle bir sanrısı da olmamıştı hiç, başına böyle bir şey gelmeyeceğinden emindi. Yarınların bir getirisi yoktu ona, bunu biliyordu ama götürüsü de olmasın istiyordu, bu kadardı hayattaki duası da temennisi de.
Sadece biraz da olsa hayatına gelen renklerin yeniden birileri tarafından griye çevrilmesini istemiyordu. İnsanlar ya var olmalıydı onun hayatında ya da yok. Mış gibi yaparak Mustafa’yı arafta bırakmaya da, iki parça huzurunu kaçırmaya da kimsenin hakkı yoktu. Bu hak dokuz ay onu karnında taşımış annesine ödeyemeyeceğini bildiği bir hak olsa da…
Ya cennet istiyordu ya cehennem artık, Mahşer gününü bekleyen çaresiz ruhlar gibi Berzah Alem’inde sıkışmak da istemiyordu, beklemek de.
İçindeki uyanışı başlıyordu aslında Mustafa’nın, kim bilir? O ne kadar fark etmese de vanilya kokusuyla ona gelenin yarattığı devrime ayak uyduracaktı sadece belki de.
Ruhu boyun eğendi, içi kabullenen, yüreği cesaretsiz ama içinde bir yerlerde hâlâ isyankâr bir parça da vardı. Zihninde, kalbinde başlayan devrime ayak uydurup, onu uğruna cehennem bile olsa yaşayacağına inandıracak bu parçayı besleyen birileri gelecekti elbet Mustafa’ya…
✨✨
*Bienvenidos: Hoş geldin (eril)
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙