Bölüm 6: Kızıl Bir Ateş

✨✨

Yaşamlarında bir anlam bulamamış insanlar tıpkı çobansız koyunlara benzermiş derler… Manayı özde aramak akıllarına gelmediğinden sağa sola koyunlar gibi kaçışarak anlamı bulana kadar dolanıp dururlar da onları toplayacak kimseler olmaz.

İşte bu insanlardan yalnızca biri olan genç adam için hayatındaki en büyük eksikliği onun yalancı ama yegane amacı olan yurt dışına gitme isteğiydi. Katı kuralları olan babası, psikolojik sorunlarının ve mutsuz evliliğinin getirisi takıntılı annesi, canı gibi sevdiği kardeşi… Tüm bunlar birleşmiş, genç adamsa ezelden beri hayat anlamını kaçış olarak belirlemişti.

Kardeşi olmasa çoktan çekip gitmişti belki de bu cehennemden bir yolunu bulup. Sadece Darin’in reşit olduğu ve onu rahatça yanına aldırabileceği bir zamanı kolluyordu genç adam. İnce ince planlamıştı her şeyi, ya olacaktı ya olacaktı.

Nereden bilebilirdi bunca planını sigara içtiği on dakikalık arada gördüğü bir kızılın yerle yeksan edeceğini? Unutamıyordu onu gördüğü ilk anı. Kafasında yapacağı işler varken sigarasından bir nefes daha alacağı sırada görmüştü çocuğu. Görür görmez sigarayı tutan eli havada, yüzünün hizasında kalmış, ince bir hastalığa yakalanmıştı Burak.

Evet evet, görür görmez zehir gibi girmişti kanına çocuk da bir daha tedavisi mümkün olmayacaktı içine işleyen bu zehrin sebep olacağı hastalığın, biliyordu.

Cinsiyet neydi ki karşısındaki çocuk bir cinsiyetten bağımsız bu kadar güzel olsun? Bunca yıldır ağzından çıkan her zehirli kelime okların ucuna takıldı da tam yüreğinden yaraladı Burak’ı zehrini de kelimelerini de bir bir gönlüne saplayarak.

Onu görür görmez tavizlerine başlaması da ayrı bir alay konusuydu, sigarasını yarım atmamıştı ömrü boyunca Burak. Çocuğa yardım etmek, elleriyle içeri götürmek için sigarasından daha en başında vazgeçmişti.

Ondan gelen o tertemiz koku beyninde bir yerlerde hiç hatırlamadığı, hatta varlığını unuttuğu birkaç anıyı tetikliyordu sanki. O kokuyla kuşanırsa ömrü boyunca sanki hayatın anlamını yirmi altı yaşında çözmüş olacaktı, hissettiği tüm yarım kalmışlıkların aksine.

Kokusuna eş, neşeli tavrı, mavi-ela karışımı en değerli taşlardan bile daha güzel bakışları, yaratıcının ona özenle bahşettiği ufak tefek çilleri… Gördüğü an içine düşen kıvılcımla onunla konuştuğu on dakikada harlanmış bir ateş olmuştu yüreğinde adamın. Ateş ona neler vadediyordu bilmiyordu Burak ama o ellerini ateşe değdirmek için kıvranıp duruyordu içten içe.

Bunca zaman arkalarından ibne diyerek küçümsediği insanların ahları birikmişti sanki masmavi semada, birikip patlamış, Burak’ın üzerine meteor yağmuru gibi düşmüştü. Derisine değen her parçayla canı yansa da razıydı gelecek tüm acılara adam. Yeter ki gelen damlalar kızıl bir ateşten gelsin, tenini cayır cayır yaksın istiyordu tıpkı yüreğini yaktığı gibi. Derisinde ondan gelecek izleri taşımak bile güzel olurdu.

Yine de içindeki aşırılığın büyümesine izin vermek istemedi. ‘Güzeldi, etkilendin.’ diyerek uzun zamandır biriyle beraber olmamasına bağladı kalbinde baş gösteren bu duyguları. ‘Güzel insanlar herkesi etkiler.’ diyerek uyuduğu uykunun getirdiği mucizeleri de öngöremedi sığ düşünceleriyle.

Aylarca bir şarap tortusu renkli saçlara, gök mavisi gözlere takılı kalacağından habersiz rüyalarının peşini bırakmasını beklese de hayatla arası iyi olmayan adamın dilekleri kabul olmuyordu bir türlü. Dilek diledikçe başka bir rüyaya dalıyor, kabul olmayan isteklerine inat sadece sigara içebiliyordu Burak. Anlattıkça iyileşirsin diyenler neredeydi? O bir tek sigarasına anlatıyordu ama iyileşmiyordu kalbinin ağrısı.

Yine de hayat ona kıyamaz gibi çıkarıvermişti Ahmet’i yeniden karşısına. Her gözünü kapattığında gülümseyen yüzünü görmekten bıkmadığı çocuk, ‘Hayallerim artık sana yetmiyor, bak ben geldim.’ der gibi her şeyden habersiz bir mucize gibi gelmişti ansızın Burak’ın yanına.

Şimdi geçmişte yediği haltlar önüne bir bir serilirken daha avuçlarının arasında tutamadığı bu çocuğu kaybetmekten çok korkuyordu Burak. Bunca zaman çobansız koyunlar gibi anlamını bulamadığı şu hayatında Ahmet’le bulmuştu sanki her şeyin manasını o.

Yıllardır ipek bir halı misali dokuduğu hayallerini sökmüş, kızıl bir iplikle dokumaya başlamıştı sil baştan. Hafta sonu evine gittiğinde çocuğun onun karşısında koltuk değnekleriyle durmaktan tedirgin olduğunu, o her duyguyu sakladığını sandığı ama cam gibi berrak şekilde okunabilen gözlerinden anlamış, ‘Belki bir umut vardır ikimiz için.’ diyerek yüreğine umut tohumlarını ekmişti, bir gün batımında.

Söylemesine gerek bile yoktu. Onun bacağının olmaması, yarım olması, öyle olması, böyle olması Burak’ın tabiri caizse sikinde bile değildi. Yıllardır ‘deli’ bir anneyle yaşadığı ömründe yarım olanın kendisi olduğunu bilecek kadar tecrübeye sahipti Burak. Yarım, aciz, sağlıksız…

O izin verse ona bacak da olurdu, göz de, yürek de. Tek isteği yurt dışında yaşayıp herkesten kardeşini uzak tutup sakin bir hayat kurmakken kardeşini bile gözü görmez olmuştu bir anda. O sadece Ahmet’i boynunda saklamak istiyordu. İki haftadır onu onunla yaşarken bu düşüncesi azalıp yok olmak şöyle dursun daha da artmıştı da taşıyordu her yerinden fışkırırcasına.

Onunla arabadayken o, ‘Acaba beni sevebilir mi?’ diye düşünürken çocuğun, ‘Bacağım protez.’ dediği o utangaç suratında sadece pembeleşen yanaklarını öpmek istemişti. Aptal kızıl herkesi kandırırdı da Burak onu bu kadar görmüşken onu kandıramazdı.

‘Kendimle barışığım.’ dese de yarasının tam da göğsünde olduğunu görüyordu, işini zorlaştıracağını da biliyordu. Ama kapıdan kovulsa bacadan girecek yine de bu çocuğu onun yapacaktı.

İsteyen bencil desindi isteyen ibne. Ahmet’le bir ömür, onun kokusuyla efsunlanmış şekilde yaşayacaksa kimse sikinde olmazdı. Tıpkı zamanında Ayaz’ın Mustafa’yla olmak için onu sikine takmadığı gibi… Şimdi anlıyordu Ayaz’ı. Belki Ahmet ona ceza gibi gönderilmişti ama ceza bu şekilde gelecekse ömrüne bedeldi başıyla gözüyle.

Tüm düşünceleriyle birlikte arabasını park edip Ayaz’ın onu süründüreceğinin bilincinde garajdan asansöre binip ikinci kata çıkmak için düğmeye bastı. Asansörün aynasından kendisine şöyle bir bakıp gece karası saçlarını düzeltti. Fiyakalı giyinmişti bugün, Ahmet fark eder miydi bilmiyordu ama pek kendisi gibi giyinmek istememişti.

Normalde gömlek kot takılır, zaten iyi olan vücudunun bilincinde fazla da özenmezdi. Ama bugün biraz uzun bej rengi bol bir kazakla eşofman gibi salaş açık renk bir pantolon giymiş, beyaz spor ayakkabılarıyla boynundan hiç çıkarmadığı zincirini de kombinine eklemiş, daha genç daha spor bir görünüm elde etmek istemişti. Zincirini çıkarsa daha az kıro görüneceğinden korkmuş olmalı ki onu mutlaka takmayı kendisine ödev bilmişti.

Tam asansörden inecekti ki asansörün henüz zemin katta olduğunu görüp kaşlarını çattı. Kapı açıldığı an içeri elinde çilekli sütüyle Mavi girince Burak içinden, ‘Şansımı sikeyim Ayaz’dan önce bu geldi.’ diyerek bahtına övgüler yağdırmaya başladı.

“Merhaba.”

“Sen beni sevmiyordun hani? Neden merhaba diyorsun?” dedi Burak.

Çocuk dişlediği pipeti ağzından çekip, “Babam sevmesem de sana selam vermemi ve seni sevmeye çalışmamı söyledi. İçimdeki kötü duygular benim hayatımı olumsuz etkilermiş yoksa,” dedi.

“İstemez, beni sevmesen de olur.”

Mavi, Burak’ın suratına boş boş bakıp ikinci kata geldiklerini zil sesinden anlayarak açılan kapıdan indi. Bu sırada Burak elindeki donut kutusunu sağlam şekilde tutup sağa sola bulaştırmadan Ahmet’e götürmek için heyecanla acayip akrobasi hareketleri yapmaya başladı.

“Neden heyecanlısın?”

“Heyecanlı değilim.”

“Heyecanlısın. Göz bebeklerin büyümüş, yüzün nemlenmiş ve vücudun kaskatı.”

“Heyecanlı olduğumu bunlardan mı anladın?”

“Evet, sebebini anlamadım ama heyecanlı olduğun çok belli.”

“Saçmalama.”

“O kelime çok ayıp, kimseye kullanmamalısın. Saygısızca ve kırıcı.”

“Sen kaç yaşındasın?” diye sordu Burak.

“Yirmi beş.”

“Bebek gibisin.”

“Bana mı asılıyorsun?”

“Ne!?”

Mavi, “Geçen izlediğim bir dizide bir adam kadına böyle dedi sonra da çiftleştiler,” diyerek gözlerini Burak’a dikip sütünden bir yudum daha aldı.

“Çiftleştiler mi?”

“Evet, saliva sıvısı alışverişi de yaptılar. İğrenç değil mi? Hiç hijyenik değil.”

“Kesinlikle haklısın. O ne öyle kim ister onu?”

“Seni sevmeye başladım. İstediğin kadar gelebilirsin kızıl çocuğun yanına,” diyerek bu kez dilini ağzının içinde tutup evine girdi.

Burak, şakaysa acı gerçekse daha acı bir durumun içinden elindeki rengarenk donutların olduğu kutuyu dengede tutmaya çalışarak zile bastı. Dört gündür Ahmet’i göremiyor, kendi yediği haltları çocuğa anlattığı için içindeki mahcubiyetle çok da fazla arayamıyordu onu.

‘İlk günü nasıl geçmişti, alışmış mıydı, okulunu sevmiş miydi?’ gibi sorular günlerdir kafasında dönüyor, iş yerinde attığı kayıtları bile hatalı atıp Mustafa’ya doğru koşup adamın düzeltmesi için, ‘La bir bakar mısın lütfen?’ tarzında kibar cümleleriyle onu darlıyordu.

Kapı açıldığında karşısında tüm zarafetiyle beliren çocuğu bir lokmada yutmamak için her zamanki gibi sadece yutkundu. “Hoş geldin Burak.”

“Hoş gördüm, eyvallah,” diyerek ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi. Çaktırmadan Ahmet’e bakıp kıyafetlerini beğenip beğenmediğiyle ilgili bir ipucu yakalamaya çalıştı. Tek görebildiği Ahmet’in ona bakarken oynayan adem elmasıydı. Bu da beğendiğini gösterirdi ona göre. Kendi kendine gelin güvey olmuyordu ya sonuçta bu adam.

“Burak ne kadar da şıksın,” diyerek gelen Mustafa ona sımsıkı sarıldı. Ev yerleştirdikleri için izinli olduğundan Burak’ı bugün görememiş, dedikodu yapamamıştı Mustafa. Yeni rutini olmadan o da kendisini eksik hissediyordu haliyle.

“Eyvallah Mustafa. Sen de iyisin, sağlamsın.”

Mustafa, kıkırdayarak geriye çekildiğinde kıskançlık tanrısı sevgilisinden sert bir bakış kazanmış, kazandığı sert bakışla korkmak şöyle dursun arsızca alt taraflarında bir hareketlilik başlamıştı bile. Acilen eve gitmeli, Ayaz’a etek giydirmeliydi!

“Hoş geldin,” dedi elini uzatarak Ayaz, yüzünde sadece Burak’ın görebildiği sinsi bir gülümsemeyle. Belli ki Ahmet ona olanlardan bahsetmiş, Ayaz da bunu sonuna kadar kullanacağının bilincinde keyiften dört köşe olmuştu.

“Hoş bulduk kardeş, iyisin inşallah?”

“Hiç bu kadar iyi olmamıştım. Sen nasılsın?” dedi Ayaz, avucunun içindeki adamın elini sertçe sıkarak.

“Ben de aynı, çok özledik seni değil mi Mustafa? Her gün seni anıyoruz iş yerinde,” dedi bağırarak. Muazzam oyunculuğuyla bir yandan da dinliyor mu diye Ahmet’i de kontrol ediyordu.

“Ben de sizi çok özledim, uyuyamıyorum hasretinizden.”

Burak, Ahmet’e doğru kaş göz yaparak ‘Bak gördün mü?’ imasıyla elindeki kutuyu uzattı. “Bu ne Burak?”

“Donut. Seviyorum demiştin ya, burası yeni açıldı. Çok güzel dediler.”

“Ne zahmetler etmişsin, çok teşekkür ederim,” diyerek yüzünde güzel gülümsemesiyle elindeki kutuyu mutfağa bırakmaya gitti. Mustafa da son yemek kontrollerini yapıp yardım etmek amacıyla çocuğun peşine takıldı.

Burak ve Ayaz L şeklindeki koltuğa yan yana oturup birbirlerine tip tip bakmaya başladılar. Burak sahte gülümsemesini Ayaz’a sununca çocuk dayanamayarak Burak’a doğru yaklaşıp sessizce, “Seni sürüm sürüm süründüreceğim,” dedi.

“A aa manyak.”

“Sensin manyak. Benim bebeğimi üzdüğüne say. O saftır hemen kanka olmuş seninle. Bir de akıl veriyordur kesin sana.”

“Ne konuda?” dedi Burak salağa yatarak.

“Bana anlatmıyor ama kızıl birilerini senin nasıl tavlayacağın konusunda.”

“Hiç anlamadım ne demek istediğini kardeşim,” dedi Burak geriye doğru çekilip.

“Nah anlamadın. Sen benim can dostumu bir üz bak sana neler yaparım ben.” dedi gözlerindeki olanca sertliğiyle Burak’a bakarak.

Burak iç çekip, “Üzmem Ayaz, hiç üzmem,” dedi.

Karşısındaki çocuk birden afalladı gelen dürüst sözlerle. Oysa tehdit edip daha neler söyleyecekti, kafasında kurup gelmişti ama durum sandığından daha ciddiydi. Bu mal harbiden Ahmet’e yanmıştı demek ki.

“Ona bir şey söylediniz mi?”

“Biz sen miyiz?”

“Söylemeyin.”

“Söylemeyiz, işin çok zor Allah kolaylık versin,” dedi Ayaz keyifle. Sonra birden aklına gelmiş gibi, “Bana bak benim bebeğime de sarılıp durma, koparırım kafanı,” dedi.

“Mal mısın? Kardeşim sayılır o benim.”

“Olsun, uzaktan kardeş ol.”

“Hasbünallah ve Nimel Vekil.”

“Büyü mü yapıyorsun lan sen bana!?”

Onlar aralarında didişirken Ahmet karton kutuyu açıp içinde çeşit çeşit, rengarenk donutları görünce önce sevinçten ne yapacağını bilemedi. Sonra kilosu konusunda dikkatli olması gerektiğini hatırlayıp üzgün gözlerle baktı enfes donutlarına.

“Çok lezzetli duruyorlar,” dedi Mustafa gülümseyerek.

“Çok yiyemem ama.”

“Neden?”

Ahmet birbirlerinin dibine girmiş şekilde konuşan Ayaz ve Burak’a kaçamak bir bakış atıp, sesini kısarak, “Kilomu korumam lazım Mustafa, protez değişmemeli sürekli. Çok ucuz değiller,” dedi.

Mustafa Ahmet’e doğru iyice yaklaşıp alnına dökülen tutamları geriye doğru taradı önce. Bir türlü bağ kuramadığı kardeşi yerindeydi haftalardır bu çocuk. Üzülmesin istiyor, hep gülsün, özgürce yesin, aşkı yaşasın, çok mutlu olsun diye diliyordu içinden.

Tam gözlerinin içine bakarak, “Kilonda bir problem yok. Biraz yemek yedin diye hemen protez değişmez ki. Kendini böyle baskılama lütfen, hem gerekirse seninle spora başlarız,” dedi.

Ahmet ona bakarak gülümsedi. Çok güzeldi Mustafa, hatta yakışıklı olmak isteyen bünyesinde Mustafa’yı gördükten sonra güzel olmasının açtığı o gereksiz yaraları kapatacak kadar, kendisiyle barışacak kadar güzeldi. “Benimle spor yapar mısın? Ama ben kardiyo yapamam biliyorsun?”

“Hiç sevmem zaten ben koşmayı, zıplamayı. Biz de hafif hafif karın çalışırız. Hem senin kollarının da maşallahı var baktım da şimdi,” diyerek kollarını sıktı çocuğun.

“Koltuk değnekleri yüzünden hep.”

Mustafa, Ahmet’in alnına bir öpücük kondurup tam ağzını açacağı sırada, “Lan n’apıyorsunuz siz orada?” diye birisi çığırdı aniden.

İkisi de boş boş salondaki koltukta oturan adamlara anlamazca bakarken Burak’ın da Ayaz’ın da kıpkırmızı olmuş şekilde kendilerini izlediklerini gördüler.

“Ne var Ayaz? Sohbet ediyoruz, spora gideceğiz birlikte onu konuşuyoruz. Neyse hadi sofraya, kulağımın zarını patlattın,” dedi Mustafa.

Ahmet, Burak’a baktığında hâlâ suratı kıpkırmızı olan adama anlam veremedi. “Hadi Burak,” dedi iyi bir ev sahibi olmak isteyerek.

Burak ve Ayaz domates gibi, Ahmet ve Mustafa neşeli şekilde yemeklerine başladıkları sırada hâlâ masada dönen spor muhabbetiyle Burak tam ağzını açacaktı ki Ayaz elindeki çatalın ucuna taktığı brokolisini sallayarak, “Ne sporu bu şimdi?” dedi.

“Ne demek ne sporu Ayaz? Bedenimize iyi bakmak için,” dedi Mustafa.

“Spor salonuna mı yazılacaksınız yani?” dedi kısıkça Burak. Kendisinin olaya müdahil olma hakkı yoktu ama çenesini de tutamamıştı. Bir sürü kaslı, iri yarı adamların yanında Ahmet’in spor yapması fikri tüm spor salonlarını benzin dökerek yakma istediğini ateşlemişti bile.

“Neden olmasın?” dedi Mustafa. Kimsenin salona yazılacağı falan yoktu. Ahmet’le buluşup haftada bir iki kere evde belli bölgeleri çalıştırmaktı amaçları aslında ama karşısındaki ikiliyi biraz delirtmek istemişti adam yalnızca.

“Ne demek neden olmasın Mustafa? Gideceksin sen oraya, millet de yanına gelecek senin yardımcı olma ayağına.”

“Bu beni çalıştırmaz da yakında,” dedi Ahmet’e bakarak.

“Bence de. Çok maço, hiç sevmem,” dedi Ahmet.

Burak, duyduklarıyla masanın altından yumruklarını sıktı. Kendisi hakkında bilinen en önemli özelliği az buçuk kıro oluşunun yanında kıskançlığıydı. Beyninde durumu tarttığında bile maço olduğu sonucunu çıkarıyor, Ahmet’in hiç sevmem demesiyle iyice sinir kaplıyordu içini.

En sonunda dayanamayarak, “Ne alaka? Gevşek mi olmak lazım illa?” dedi.

“Gevşeklikle konunun alakası bile yok. İnsanların spor yapmasına karışılmasın bir zahmet,” dedi Ahmet kaşlarını çatarak.

“İyi de burası İstanbul. Her yer sapık dolu, ikiniz de şeysiniz biraz sizi rahatsız ederler.”

“Neyiz biz pardon?”

Ayaz atlayarak, “Güzelsiniz kardeşim. İkiniz de güzelsiniz oldu mu? Sen kırmızı kafanla,” diyerek çatalıyla Ahmet’i, “Sen de o beyaz teninle,” diye ekleyerek Mustafa’yı gösterip, “Maalesef dikkat çekiyorsunuz. Dizinizi kırın oturun evinizde yapın sporunuzu, benim ayarlarımla oynamayın!” dedi.

Burak, gözleriyle Ayaz’ı gösterip kafasını sallayarak çok haklı imasında bulunup karşısındaki çocuğun gözlerinin içine baktı. Yanakları pembeleşmiş, kendi ağzından çıkmasa bile güzel olduğunu ima ettiğini anlamış, dudaklarını birbirine bastırıp duruyordu olanca büyüsüyle çocuk.

“Ya Ayaz, güzeliz demek,” dedi Mustafa cilveyle. Konuyu kapatmamış aksine spor salonuna gitmek için içindeki har daha da alevlenmişti. Oysa spor salonuna gitmek falan istemiyordu ama bu Ayaz oğlan kestirip attığı için içten içe kızmıştı. Ama şimdi sevgilisine kırıtmak daha önemliydi, ileride intikamını mutlaka alırdı bir şekilde.

İki sevgili birbirleriyle cilveleşirken Ahmet brokoli tabağını Burak’a doğru uzatıp, “Tadına bile bakmayacak mısın?” dedi.

“Sen yapmışsın, bakmaz olur muyum?” diyerek küçük ağaç dediği brokolilerden bir tane alıp tabağına koydu.

“Bak yoğurt da koy, çok yakışır.”

Burak, Ahmet ne dediyse yaptı. Bundan sonra da ne dediyse yapacağı gibi… Ne şekilde sunulursa sunulsun sevmedi brokoliyi. Onluk değildi bu sebze ama karşısında ona merakla bakan mercan mavi gözlerin hevesini kırmamak için art arda bir sürü brokoliyi “Çok sevdim,” diye yalan söyleyerek yedi.

Zamanın akışının insan ilişkileri hakkında söyleyecek yalanları yoktu, elbette Burak’ın foyası meydana bir gün çıkacaktı. Ama Burak hiçbir zaman Ahmet bir kez gülsün, ona tıpkı şimdiki gibi hevesle baksın diye söylediği hiçbir yalandan pişman olmayacaktı.

Mitlerde tasvir edilen masal kahramanları kadar güzel bu çocuk. Burak’a göre uğruna pişmanlık yaşamadan her türlü söylenen yalana, çekilen eziyete, vazgeçilen insanlara değerdi.

Bu hayalin can bulmuş haliyle karşısında oturan çocuk karşı da çıksa çok şeyini feda edecekti Burak Ahmet’in yoluna, tıpkı söylediği yalanların vicdanında yaratamadığı o üzüntü hissi onu sarmadan…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top