✨✨
Opia… ‘Bir insanla göz göze bakışmanın verdiği yoğun his.’
Saçma sapan bir yerde görüp de anlamını merak ettiğim kelime bile bana içimde adım kadar bildiğim eksikliğin sebebi olan adamı hatırlatmıştı aylar önce.
Tam da bu kelimenin üzerime yıktığı anlam sebebinden uzun uzadıya bakamazdım Ömer’in gözlerine, bakarsam en içimi görecekmiş gibi gelirdi bana. O da bunu bilir gibi durup dururken iki eliyle başımı tutar göz teması kurarak ilk kim gülerse onun yenileceği sikik bir oyun oynardı yıllardır.
Ben her seferinde bu hayatta yalnızca var olduğum ama hiç yaşamadığımı bilir gibi yaşam kaynağımın gözlerine bakamaz gülüyormuş gibi yapardım, yaşıyormuş gibi yaptığımdan benim için kolay olurdu tabii.
Opia… Bu kelimenin anlamını aylar önce öğrenmiş ama yıllardır yaşadığım duruma bu anlamını yeni öğrendiğim kelimeyle ad vermiştim.
Şimdi gözleri gözlerimin içinde kalan adama bakamıyor, öğrendiğim kelimenin anlamından başka yollara çıkan anlamların arasında kayboluyordum. Ama en baskın anlamım elbette utançtı. Kız kardeşimden, ailemden, kendimden, duygularımdan ama en tazesi dün gece yaşadıklarımdan duyduğum utanç…
Oysa buraya gelip de Ömer’in gözlerinin içine bakana kadar içimde utançtan eser yoktu.
Sabah kalktığımda ne ara uyandığını anlamadığım adam en az anneminkiler kadar güzel sofra bir hazırlamış, eve gidip üzerimi değiştirmeliyim bahanemin de içinden geçerek bu vakti kendisiyle kahvaltı yapmaya ayırmama neden olmuştu. Neden bilinmez gözlerini gördüğüm an tüm bahanelerim ceplerimden bir bir dökülmüş, bırakıp gidememiştim Mikail’i.
Havadan sudan, herkesin konusu olan ekonomik şartlardan başka bir konuşma geçmeyen kahvaltımızda gözlerindeki tanıdık pırıltıları gördüğüm anı idrak ederek ilk kez kendimi saklama gereği duymadan olduğum gibi davranmanın keyfini sürmüştüm.
Hayat onunla çok kolay olmalıydı. Ben zamanı hatırlatan her şeyden nefret ederdim, ömrüm hep beklemekle ya da bekletilmekle geçtiğinden… Ama şimdi tam da kahvaltı sofrasında yemyeşil gözlerini kısarak gülen herif tüm zaman mevhumumu ellerimin arasından almış, yerine yalnızca beni vermişti hem de filtresiz, hesapsız, kitapsız…
Ailemden, en yakın arkadaşımdan, okuldakilerden, herkesten sakladığım Selim önce aklımda küçücük bir odayı kiralayarak süzülmüştü hayatıma. Daha sonra bununla yetinmeyip zihnimin her bir yanını sararak gerçek beni ciğerlerimden söküp attığında birilerine anlatmak için çok geç kalmıştım artık…
Ama o geç kalınmışlık bu melek gülüşlü adamın yanında köşesine çekilivermişti sanki, gerçek kahkahalarımı attığım anların arasında…
Kahvaltı için hazırladığı menemeninin hepsini yiyip bir de ‘Menemen soğanlı olur, hayır sarımsaklı olur.’ tartışmasının ardından beraberce sofrayı toparlayıp evden çıkmak için hazırlanmıştık. Hızlıca aldığım duşla temiz hissetmesem de içimde temizliğe dair pek de bir alan kalmadığından umursamamıştım bu durumu, nasıl olsa akşama evde hallederdim.
Kapıdan çıktığımız gibi kısa bir vedalaşmanın ardından yeşil gözleri parlayan adam yolun aşağısına ben de tam ters yöne giderken içimdeki huzursuzluk onun yanımdan ayrılışıyla yeniden payda olmuş, birilerine verdiğim sözü tutmamışım gibi bir his tüm uzuvlarımı dört bir yandan sararken ben yalnızca hızlı adımlarla derse yetişebilmek için yoluma bakmak zorunda kalmıştım.
Geceden sabaha defalarca aranan telefonumu cebimden çıkarıp anneme iyi olduğum, arkadaşlarla ders çalıştığım yalanını yazdığım bir mesajı yolladıktan sonra Ömer’e de derse geç kalacağımı bildiren başka bir mesaj atarak yoluma devam etmiştim ki Ömer’den gelen inci gibi küfürlerin sıralı olduğu mesajı görünce sadece derin bir nefes alabilmiştim.
Zordu, çok zordu. Ben kendim bile isteye ona aşık olmamıştım ki… O da bana gel bana sevdalan dememişti zaten. Benim laftan anlamayan, yıllardır aldığı yenilgiden usanmayan kalbimdi suçlu ya da kalbime bir güneş misali parlayan bu aşkı düşüren kimse onu suçlamalıydım belki de.
Kimdi bu sağ çıkamadığım aşkta katil, kimdi maktul ben de karışmıştım artık.
Okula girdiğim gibi kantinde her zaman oturduğumuz masada dizini sallayarak oturan Ömer’in derse girmek yerine beni beklediğini anlamıştım. Mesajda gönderdiği küfürler yetmemiş olacak ki bir tur da burada, kantinde kayacaktı bana.
Yavaşça ona doğru ilerlerken kolonun arkasında kalan kısım açığa çıkınca Aycan’ın da orada olduğunu görmüş, yorgun bedenimin el verdiği ölçüde ikisine de gülümseyerek bir el hareketi yapıp da, “Selam,” demiştim.
İşte o andan bu ana kafamda dönen sabahımın özetiyle rahatsız edici bir sessizlik sarıvermişti oturduğumuz masayı.
Ömer’in çatık kaşları eşliğinde daldığım yerden yüzeye doğru çıkıp karşımdaki ikiliyi süzdüm. Ömer’in sert bakışlarının aksine Aycan hınzır bir ifadeyle bana bakıyordu şimdi.
Bense oturduğum masada kahve içmek için kıvranan her bir zerremi görmezden gelerek ezildiğim bakışların ağırlığından kaçmaya çabalıyordum yalnızca.
“Dünkü kıyafetler?” dedi Aycan göz kırparak.
“Arkadaşta kaldım da değiştiremedim.”
Ömer dünden beri bir türlü düzelmeyen kaşlarını yeniden mümkünmüş gibi daha da çatarak, “Kimmiş bu arkadaş?” diye sordu. “Elli defa da aradım seni.”
Kaldığım fırtınada sığındığım çatım olduğunu düşündüğüm ama aslında fırtınanın kendisi olan adama baktım. Ben sakladıkça, yalanlarıma yalan ekledikçe o buz gibi ayazlarıyla birlikte üzerime gelecekti sanki, tüm doğruları bulmak ister gibi…
Ama ben de yalnızca bir kelimeden ibarettim; ‘yenilgi.’
İçimdeki her bir zerrenin kısıldığı, her bir duygumun kış uykusuna yattığı bir yerdeydim artık. Nereye kadar sürecekti bu? Üstelik oluru olmayan imkansız addettiğim şeyin ağırlığında ezilip kalıyordum artık, daha bu sabah hiç olmadığım kadar kendim olmuşken hem de…
“Ömer!” dedi Aycan da kaşlarını çatarak. “Benim yanımda anlatmak istemiyor olabilir Selim, lütfen uzatma.”
“Ne alaka Aycan? Ne oldu da anlatmak istemesin? Sen benim sevgilimsin hem. Selim saklamaz bizden bir şey.”
Günlerdir ‘Sen benim sevgilimsin.’ cümlesini ne Ömer söylemekten bıkmıştı ne de ben duyduğumda mide boşluğuma tekme yemişim gibi bir hisle sarmalanmaktan vazgeçmiştim.
Güzel anlar çabuk geçiyordu demek ki. Daha sabah kendim gibi oluşuma bir hoşça kal deyip sinirle karşımdaki susmaya niyeti olmayan tüm sözcüklerini silah yaparak gardımı almama fırsat bile vermeden üzerime gelecek olan adamın gözlerinin içine baktım.
O sürekli sevgilisini böyle hatırlatacaksa o zaman ben de yalan söylemezdim. Daha onu tanıyalı yalnız günler geçmişken, Aycan bile onun yanında bazı şeyleri anlatmak istemeyeceğimi düşünürken, bu kadar ince bir ruha sahipken Ömer’in, en yakınımın, bunu düşünmemesi kalbimi yaralamaktan çok sinirlenmeme sebep olmuştu bugün nedense.
Her sevgilisi olduğunda aramızdaki şeylerin ya da bana ait özel saydığım şeylerin, ‘O benim sevgilim.’ cümleleriyle ortaya dökülmesinin aramızda legalleşmesinden de bıkmıştım.
Cam kırıklarıyla dolu kalbimden, yalanlarla harmanlanmış kırık camların birleştiği heykeller çıkmıyordu artık bu usanmışlıkla.
“Haklı. Sen yengemsin artık Aycan,” dedim yüzümde tuhaf olduğuna emin olduğum bir gülümsemeyle. “Biriyleydim dün gece.”
Ömer, dilini üst dudağından daha kalın olan alt dudağında sağdan sola bir tur gezdirip gözlerimin içine bakarken ben ilk kez ona meydan okuyan bir ifadeyle karşılık veriyordum.
Sevgilisinin yanında konuşulmaması gereken konuları açan oysa duymaya katlanan da o olacaktı bundan sonra. Her seferinde ben birileriyle birlikte olamazmışım gibi davranması canımı sıkıyordu artık.
“Kalbinde olan mı?” diye sordu merakla Aycan.
Sevgilisine olan hırsımdan ağzımdan kaçırdığım durumu Aycan’a nasıl anlatırdım bilmiyordum ki. Birilerinin beni yargılıyor oluşu zerre sikimde değildi. Kardeşimin durumu ortaya çıktığından beri mahallelinin fısıltıları, ailemin inadı, Kadir ve it sürüsünün beni buldukları her yerde sıkıştırmaya çalışması varken karşılıklı rızayla yaşadığım ilişkilerden ötürü birilerinin beni ayıplaması bunların yanında bir hiç kalıyordu, sıraya girmelilerdi utançlarım konusunda yaptıkları şemada.
Hiçbir zaman ben olmamış, yıllarca imkansızın da imkansızı, kafamdakiyle gönlümdekinin sürekli çatıştığı, içimin tuzla buz gibi kırıldığı durumu yaşamamış insanların fikirleri de önemsizdi nihayetinde.
Yine de Aycan’ın bu durumda bile beni yanlış tanımasını istemezdim, anlatsam anlar mıydı bilinmez ama dar kalıpların kadını olmadığını hissediyordum.
“O değil. Onunla olmaz zaten.”
“Başkasıyla yani?” diye sordu Ömer.
Gözlerim sessizce Aycan’ın oturduğu yere doğru kaymışken o anlayışlı bir ifadeyle bana bakıp, “Ben seni yargılamam Selim ama yanımda rahat değil gibisin. Sana dedim ya üç tane aygır abim var benim. Evde çevirdikleri muhabbetleri duysan bir,” dedi gülümseyerek. “Dersim başlamak üzere, ben kaçar. Sonra görüşürüz.”
Cümlelerinden bile ben rahat olmadığım ama Ömer’in de bu işin peşini bırakmayacağını anladığı için kalkıp gittiği anlamı çıkan kıza baktım minnetle. En yakınım dediğim adam gözlerimdeki rahatsızlığı görmezken o görmüştü.
Ömer ayağa kalkarak hızlıca Aycan’a sarılıp yanaklarına da gelişigüzel bir öpücük kondurduktan sonra sevgilisine takındığı yumuşak ifadenin tam tersi bir ifadeyle bana döndü.
“Selim sen n’apıyorsun?”
“Ne yapıyorum?” dedim sadece.
“Neredeydin dün? Kiminleydin?”
İçimde oluşan yersiz sinirle kaşlarımı çatarak tam gözlerinin içine bakarken, “Biriyleydim Ömer işte. Ne sorup duruyorsun?” dedim.
“Lan adamı delirtme okulun ortasında. Kimdi diyorum?”
Birden, bunca zaman sırtladığım her şey bir bir üzerime düşerken neden bunun şu an oluyor olduğunu anlayamayarak gözlerimi sıkıca yumup geri açtım.
Yıllar içinde özenle ördüğüm duvarın tüm tuğlaları bir bir üzerime yıkılırken dişlerimi sıkıp, “Herifin biriyleydim amına koyayım. Yatağımdakileri de sana mı anlatacağım?” dedim.
Ömer’in ne ara eline aldığını bilmediğim pet şişe yavaşça yere düşerken yalnızca bana bakıp gözlerini bile kırpmadan odak noktasını kaybederek izlemeye başladı suratımı… Sanki beni hiç tanımıyormuş gibi… Hoş beni çok da tanıdığını söyleyemezdim aslında.
“Sen?” diye sordu sadece.
“Aynen kardeşim.”
Sıktığı dişleri yüzünden çene hattı iyice keskinleşirken kantinde oluşumuzu umursamadan kolumdan tutup beni de kendisiyle birlikte dışarıya doğru sürüklemeye başladı.
Kocaman herif olduğumdan beni tutuşu sıkı da olsa ben izin vermezsem yerimden kımıldatamayacak olmasının bilincinde hızlı adımlarla fakültenin bahçesine park ettiği taksiye doğru beni fırlatıp, “Bin,” dedi.
“Mal mısın amına koyayım? Gel desen gelemiyor muyum da beni çekiştiriyorsun?”
“Selim sikerim seni, bin. Delirtme adamı.”
Gözlerinin elası sinirden kahverengiye çalmışken bakışlarım titreyen ellerini buldu. Yıllarca ondan sakladığım yanım bir anda tüm bastırılmışlıkla okulun ortasında ortaya çıkmışken insanların ağzına laf vermemek için sessizce taksiye binip emniyet kemerini bağladım.
Hızla çalıştırdığı arabayı kendi evinin yoluna doğru sürerken bir yandan da tek eliyle yüzünü ovuşturuyordu.
‘Dikkat çekmek istiyorsun.’
Beynimin gerilerinden gelen ses yaptığımın mantıksızlığını izah ederken, ‘Acaba?’ diye düşündüm.
Günlerdir Aycan yüzünden yok sayılan benliğimi bir şekilde ortaya çıkarıp yıllardır sakladığım durumu pat diye söyleyerek onun bir türlü bana kaymayan ilgisini mi istemiştim? Bu muydu bir anda ağzımdan çıkan cümlelerin sebebi?
Ömer’in Aycan’dan önce de kız arkadaşları olmuşken bu kızın onunla uzun süre birlikte olabilecek potansiyelde oluşuyla onu tehlike olarak görüp bencilce mi davranmıştım, içimde tuttuklarımı bir anda söylerken?
O melek gibi kıza bunu mu layık görmüştüm gerçekten de?
Her daim kendime karşı acımasız olan düşüncelerim yine beynimin içinde bir yılan misali süzülürken Ömer, “İn,” dedi.
Bundan sonra ne olacağını, ne söyleyeceğimi bilmezliğin verdiği korkuyla hızla arabadan inip evine doğru giden adamı takip ettim.
İkinci kata kadar çıkıp açtığı kapıdan eve girdiği an ben de sessizce onun peşinden ilerleyerek ayakkabılarımı çıkardım.
Adım gibi ezbere bildiğim evin salonuna adımlayıp da L şeklindeki koltuğun üzerine yavaşça otururken televizyon ünitesinin üzerinde duran fotoğrafımıza gözüm takıldı.
Onun boynumu koluyla sararak beni göğsüne yasladığı, benimse gözlerim kapalı şekilde objektife doğru kocaman gülümsediğim fotoğraf…
Birden yanıma doğru gelip, “Bak şerefsiz o fotoğrafa, yıllardır kardeşim dediğin adamdan sakladığın şeylerden utanırsın belki,” diyerek sertçe yüzüme baktı.
“Ömer.”
“Ömer’in de amına koyarım şimdi, senin de. Bunca zaman nasıl sakladın sen benden bunu? Neden sakladın? Lan desen ki ‘Ömer sen şerefsiz bir orospu çocuğusun, erkek sevdiğimi duysan benimle konuşmazdın.’ anlarım. Ulan ben böyle biri de değilim ki. Aklım almıyor.”
“Yeri gelmeyince söylemedim.”
“Yerinin geldiği vakit milletle sikiştiğin gecenin sabahı mıydı?”
“Ömer. Ağzını kırarım temiz konuş,” dedim hırsla.
“Siktir oradan,” diyerek gözlerini bir kez açıp kapattı. Sakin kalmaya çalıştığını anlayabiliyordum ama şu an bile aklım onun sinirli halinin ne kadar da yakışıklı olduğuyla doluydu, kendimden tiksiniyordum artık.
“Selim bak,” diyerek sakin bir ses tonuyla tam yanıma oturdu. Kokusu burnuma dolarken sadece boğazımda oluşan yumruyu geçirebilmek için yutkunabildim. Biraz daha dibimde oturursa her şeyi siktir edip yapışacaktım dudaklarına.
‘Ben seni yargılamam Selim.’
Aycan’ın sözleri kulaklarımda çınlarken ne düşündüğümü fark edip elimi Ömer’in göğsüne koyarak onu geriye doğru ittim.
Ömer’i, kendimi, arkadaşlığımızı siktir edip de bir anlık gafletle yanımdaki herifin dudaklarına asılsam o güzeller güzeli kıza haksızlık olurdu, bu ben değildim.
“Geri bas, vuracaksın diye koruyorum,” diyerek yalan söyledim.
“Sen kafayı mı yedin? Ben sana ne zaman vurdum Selim?”
Göz bebeklerinde bu Selim’i yabancıladığına dair ifadenin gelip geçtiğini görünce, ‘Seni öpmek istiyorum, yaklaşma artık.’ diyemeyeceğimden yine yalana sığınarak, “Lan kendini bir görsen şu an, sen de senden korkardın,” dedim.
“La Havle. Saçmalama mal. Ben sana vurmam, ne olursa olsun vurmam. Anlat, bir detayı atlarsan yeminim olsun seni mahvederim Selim. Bensiz ne yaşadıysan, benden ne sakladıysan bana şimdi, bugün, burada anlat.”
Gevşek bir ifadeyle suratına bakıp, “Bari yemek yeseydik,” deyince kafama bir tane geçirdi. “Hani vurmazdın lan bana, göt!” dedim can havliyle.
“Bu başka, sayılmaz bu. Başlatma yemeğinden şimdi, dökül.”
“Taksiye çıkmayacak mısın?”
“Protesto ediyoruz patronu, Muzo’yu işte attı. Kurtuluşun yok yani.”
“Anaa ne oldu ki?” dedim merakla.
“Selim seni de dedikodunu da bağırta bağırta sikerim burada, kimse duymaz. Sen beni mi sınıyorsun kardeşim bugün?”
“Lan ne anlatayım sana ben? Gördüğün gibi işte. Erkek seviyorum ben,” dedim. ‘Tek bir erkeği seviyorum.’ cümlesini yuttuğum için salak saçma konuşmamı da göz ardı ettim.
“Erkek seviyorsun?” dedi kaşlarını kaldırarak. “Ne zamandan beri?”
“Kendimi bildim bileli,” dedikten sonra ona olan duygularımı fark ettiğim o gün geldi aklıma. Tüm o zamanı aklımdan hızlıca kovarak gerçekliğe döndüm. “Hep yani, evvelden ezele.”
“Buraya kadar eyvallah. Peki sayın göt en yakın arkadaşına ne zaman söyleyecektin?”
“Bilmiyorum Ömer. Bu nasıl söylenir onu da bilmiyorum. Kadınlardan hoşlanan bir erkek kapı kapı gezip de ben kadınlardan hoşlanıyorum diyor mu? Demiyor. Neden söz konusu ‘normal’ sayılmayan şeyler olunca sünnet düğünü yapar gibi davulla zurnayla duyurmamız gerekiyor? Sen nasıl Aycan’ı seviyorsan ben de bir erkeği seviyorum işte.”
Ömer’in bakışları yumuşarken, “Duyurmanı istemedim, bana bunca zaman sevdiğin adamı bile söylememen koydu galiba. Yoksa senin hangi cinsiyetten hoşlandığın değil sikime taktığım, kim olduğu ve neden bana söylemediğin,” dedi.
“Söylemek istemiyorum kim olduğunu. Lütfen beni bu konuda zorlama Ömer, olmayacak biri yakında unuturum da zaten,” dedim yutkunarak.
Gözlerimde nasıl bir bakış olduğunu bilmiyordum ama Ömer’i etkilediği belliydi. Yalnızca kafasını sallayarak, “Uzatmayacağım mavi boncuğum bu konuyu. Rahatsız hissettiğin belli. Ama bir daha benden bir şey saklarsan o zaman gerçek anlamda seninle bozuşuruz. El kadar bebeyken aynı beşikte yatmadık mı biz? Ben seni hiçbir şey için yargılamam Selim. Ama benden kaçma, ne olursa olsun konu bensem bile gel bana anlat,” dedi.
Ruhum bir hazine olarak değerlendirilecekse buna layık görülecekse eğer Ömer ruhumun arkeoloğuydu. Derinlerde kalan ganimetleri kimi zaman elleriyle kimi zaman da gözleriyle kazarak ama bir şekilde hep o ganimetlere ulaşarak hepsinin fatihi oluyordu, kendisi bilmese de…
“Tamam,” derken konuşmanın burada bitmediğini gözlerindeki bakıştan anlarken bu gecenin uzun olacağını da çoktan kavramıştım.
Ona yine ondan sakladığım şeyleri, Pandora’nın kutusu misali katman katman açılan ama en derinlerde gizli kalan onu anlatmadan ne kadar açık olabilirsem o kadar açık olacaktım.
Yalnızca bir gün ona olan aşkımı öğrenmesin, elinden en yakın arkadaşını, hayattaki tek dayanağını aldığımı bilmesin diye şimdilerde bana uzak olan yaratıcıma sığındım, kalbimden dökülen sessiz dualar eşliğinde…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
çok üzülüyorum allahım…ÇOK ÜZÜLÜYORUM