✨✨
Muzaffer, önündeki yerde haşatı çıkmış gençlere bakıp dün gece birinin kabusu olduklarına çokça şahit olduğundan, dayanamayarak yüzlerine tükürdükten sonra sağına dönüp, “Eyvallah kardeş,” dedi.
“Eyvallah bizden,” diyen Burak da yerdeki daha yaşları yirmi beş bile olmamış çocuklara baktıktan sonra yürüyüp gitti Muzaffer’in taksisine doğru. Arkadaşı öğle arasına yakın, ‘Kapıdayım iki dakika gel,’ diyerek mesaj atınca üzerindeki takım elbisesiyle gelmişti adamın yanına, üç adama gerekeni yapacak olan Muzaffer’e yardım için.
Bu sırada Muzaffer yerde yatan çocuklara tekrar bakıp, “Bir daha sizi görürsem, bak gözümün ucuna dahi ilişirseniz Allah’ıma sizi Tazmanya canavarı gibi döne döne sikerim, götünüzde oluşan kara delik yüzünden bir daha oturamazsınız,” dedi tespih tuttuğu elinin işaret parmağını sallarken. Kara delik olayını Mavi’den öğrenmiş, cümle içinde kullanmazsa da kendisini eksik hissetmişti adam.
Yerdeki çocuklardan ses gelmeyince yeniden mağara adamı kimliğine bürünüp değişik bir sesle bağırdıktan sonra onlardan bir kafa sallaması alınca aldığı olumlu dönüşle de hızla Burak’ın yanına gidip çocukları ormanın ortasında bırakmıştı.
Polise gitse de bir şey olmayacağını biliyordu adam, bunların bazılarıyla ortak çalıştığının da farkındaydı. Beş parmağın beşi bir olmasa da ne yazık ki gördüğünü bilirdi Muzaffer. Elinden geleni yapmıştı, pişman da hissetmiyordu kendisini. Küçüklüğünden beri, kendisini korumak için ondan başka kimsesinin olmadığını anladığı zamanlardan bu yana, vicdanı da yasası da polisi de hakimi de kendisiydi hayatında.
Gece boyunca zaman zaman kabuslarından uyanan çocuğun seslerini her işittiğinde daha da fazla dişlerini sıkmıştı Muzaffer. Bir ara dayanamayarak Mavi’nin yanına gittiğinde çenesini sıkıp da kafasını sallayarak tüm vücudu titreyen çocuğun nasıl bir kriz geçirdiğini anlamasa da halasının evinde banyoya kitlendiği ve aç bırakıldığı günlere yakın bir vaziyetle hemen hemen durumu aynı olan çocuktan sabah ilk işi ‘Bilmem ne hafızam var benim,’ demesini kanıtlar nitelikte onu sıkıştıranların kim olduklarını bulabilmek için tarif almak olmuş, sonra da pezevenk Ziya’nın kapısının önünde bitmişti.
Pezevenk hırsızı tanımasa da adamın altında çalışan ablalardan birkaçına soran Ziya, Muzaffer’e çocukların kim olduklarını söylemiş; Muzaffer bu kez de soluğu Burak’ın yanında almıştı, adamın uluslararası bir firmada çalıştığını umursamadan dayağa götürmeden önce. Ablaların eli kolu uzundu bu camiada, bunun da hakkını verip Muzaffer’e yardım etmişler karşılığında, “Hakkınız ödenmez bacılarım, rastgele,” yanıtını almışlardı.
Taksisine bindiğinde, “Eyvallah kardeşim,” dedi yeniden. Burak, kafasını aşağı doğru eğip, “Sıkıntı yok,” deyince de “Has adamsın lan. Erkekliğinin sadakasını versen başkaları doyar,” deyince Burak, kardeşim dediği adamın onun Ahmet’le olan ilişkisini duyunca da, ‘Yine de böyle der mi acaba?’ diye düşünmesine sebep olmuştu.
O bunları düşünürken Muzaffer, “Baksana lan ne soracağım sana?” dedi, gözlerinden bile soracağı sorunun rahatsız edici bir his bıraktığı belliydi adamda.
“Buyur.”
“Şimdi sen okumuş adamsın bilirsin, bu Mavi’nin nesi var?” dedi tespihini çekerken.
“O ne demek Muzo?”
“Yani hasta mı? Bilelim de ona göre davranalım bebeye. Ben ortadan terkim biliyon anlamam öyle ama dokunulmaktan falan hoşlanmıyor. Bir sıkıntısı var.”
“Ahmet’in söylediğine göre Asperger Sendromu olabilirmiş,” dedi Burak, Ahmet’in adı ağzından çıktığı an gülümsemesini bastırabilmek için alt dudağını dişlerken.
“O ne demek?”
“Otizmin bir alt dalı, Mavi’nin tam olarak problemi bu olmasa da buna yakın bence ciğerim. Çünkü tekrarlayan davranışları, sosyal anksiyetesi, empati eksikliği var.”
“Anksiyete ne lan? Ne sikim kelimeler kullanıyon sen?”
“Lan kaygı işte, adam sosyalleşemiyor. Kimseyle arkadaş olamıyor çünkü duygusal farkındalığı yok. Kavramları tanımıyor, onun ilgisini çeken şeyler çok az, rutinlerine bağlı kalıyor değiştirmek de istemiyor. Zeka seviyesi falan da yüksek farkındaysan. Muhtemelen sıkı sıkıya tutunduğu birkaç insan var ki sürekli babasından bahsediyor tutunduğu da bir tek babası, ayrılık anksiyetesi de vardır. Çok kolay bağlanmaz ama bağlandığı insandan da ayrılmak onu dehşete düşürür.”
Muzaffer, Burak’ın ne demek istediğini tam anlamasa da en azından konunun ana hatlarını kavramış şekilde başını salladı. “Peki dokunulma mevzusu?”
“Orası başka. Birkaç tahminim var ama,” dedi sessizce Burak.
“Ne gibi? Lan taksit taksit söyleme yeni gelin gibi yüz görümlüğü mü istiyon benden?”
“Sikerim çeneni şimdi Muzo, ne panik yaptın lan? Yani anla kardeşim işte, ya küçükken akranları tarafından duygusal zorbalığa maruz kaldı ya da taciz edildi. Bence ikisi de. Hem sözlü hem fiziksel tacize uğramış biri, kimseyle bağ kurmaması duygusal kısmı, kimseye dokunmaması da fiziksel kısmı açıklıyor.”
“Sikerler lan. Ciddi misin?”
“Yani, ben de biraz tanıdıktan sonra iyice izledim elemanı. Ahmet’le de konuştuk hatta,” dedikten sonra Muzaffer’e dönüp, “Sevmedin mi? Bak sevmediysen bir şey yapma lan çocuğa, başka yer bulalım,” diye de ekledi.
“Mal mısın amına koyayım, ne alakası var ciğerim? Okumuş adamsın diye bebeye nasıl yaklaşacağımızı sana soruyoruz şurada, artist artist geziyordun bir ara mahallede, ‘Ben şu kadar dil biliyorum.’ diye. Götünü indiremedik Kaf Dağı’ndan kaç ay.”
Burak o zamanları hatırlayınca yüzünü buruşturdu. “Hatırlatmasan olmazdı değil mi? Deve kini var sende, bir siki unutmuyorsun kitabıma.”
“Sen de o değerli götünü indirecektin paşam yere. Neyse hadi işine götüreyim seni, geç kalma benim yüzümden. Asortik yer parandan keserler.”
“Kessinler lan, varsa başka mevzu halledelim. Hem bunları niye dövdük biz?” diye sordu. Ahmet öğrenirse onun götünden kan alırdı mazallah. Burak yılandan korkmuyordu Ahmet’in gazabından korktuğu kadar, iyice beyci olmuştu bu ara zaten.
“Eyvallahsın çiçeğim. Adamlar hırsız, birilerini sıkıştırmışlar da ondan.”
Muzaffer, mevzuya çağırdığı kankasının ‘Neden?’ bile demeden onunla gelmesi yüzünden çokça memnun, doğru insanlarla arkadaşlık yaptığı için de havalı bir şekilde sürdü taksiyi Burak’ın iş yerine doğru.
✨✨
Gece onda kendisi gök cisimlerini izlerken peşine takılıp çatı katında mangal yakan adama baktı Mavi. Bu gece havanın bulutsuz olduğunu görüp çalıştığı yere gitmek yerine ılık havanın da etkisiyle çatı katındaki terasta gözlemlerini yapmak istemişti.
O kocaman teleskopuyla çatıya çıkacağı sırada Muzaffer, “Lan süper fikir geldi aklıma Allah’ıma,” diyerek marine ettiği etleri tavada pişirmek yerine kömür ateşinde, kallavi bir mangalda pişirme fikrini ortaya atmış, karşılığında Mavi’den gözlerini kocaman açtığı anlamsız bakışlar kazanmıştı.
Mavi’nin söylenmelerini sikine bile takmadan etlerini, közleyeceği patlıcanları, biberleri ve domateslerini de alıp son anda Mavi’nin sevdiğini bildiği patateslerini de bir torbaya doldurmuş rakısını da yanına alarak çocukla sefa yapmaya çıkmıştı terasa.
Şimdi etlerini keyifle pişirirken yavaş yavaş da rakısını yudumluyor, ayaklarını uzatmış küçük radyosundan da çok sevdiği Müzeyyen Senar’ın Fikrimin İnce Gülü şarkısını dinleyerek neşesine neşe katıyordu adam. Basit zevkleri vardı Muzaffer’in. Şu anda da o zevklerin en zirvesini yaşıyor, dudağında ıslık şarkıya da eşlik ediyordu.
“İnsanları rahatsız edebilirsin, sesini kısar mısın?”
“Valla bak bakalım oturma organımda mıymış bu söylediklerin yavru ceylan? Tüm gün kollarım koptu direksiyon sallamaktan. Bir gece katlansınlar.”
“O etleri nasıl yiyorsun?”
“Aha da böyle,” diyerek küçük pirzolayı ellerinin yağlanmasını umursamadan eline alıp tek lokmada yuttu.
“İlkel birisin. Evrimsel antropologlar Rusya’ya gitmek yerine buraya gelip seni incelemeli,” diyerek burun kıvırdı Mavi.
“O ne demek lan? Bana kötü bir şey mi dedin sen?”
“Yok. Bilim dünyasını aydınlatacağından bence iyi bir şey,” diyerek gökyüzüne bakmaya devam etti Mavi.
Muzaffer ise sessizce etlerini pişirip sebzelerini de közledikten sonra sönmeye yakın ateşin içine Mavi için birkaç orta boy patates attı. Kendisi sebzelerden patlıcan salatasını yaparken pişen patatesleri mangalın ateşinden kenara alıp, hâlâ gökyüzünü inceleyip notlar alan çocuğa bakarak, “Gel hadi,” dedi.
Mavi sessizce adama doğru dönüp, “Ben yemem ki onları,” dedi. Kırmızı eti ilkel insanlar yerdi! Bu adam kesinlikle çiğ et bile yiyor olabilirdi.
“Sana patates közledim gel sıcak sıcak ye, tuz da dök. Billur tuzu ama ha, senin bilmem neli göt pembesi tuzundan değil.”
“Sofra tuzu kan basıncını artırıp tansiyonu yükseltir. Kalp ve damar rahatsızlıklarına sebep olur. Şişkinliğe yol açar. Kaya tuzu tüketmeliyiz, kan basıncını dengeler,” dese de gözünün ucuyla patatese bakan Mavi normal şartlarda bu saatlerde yalnızca probiyotik yoğurdunu yerdi. Ama patatesi gerçekten çok sevdiğinden canı çekmişti çocuğun!
“Yav amma kafa ütüledin başkan, al şunu,” diyerek patatesi Mavi’ye uzattı.
“Ben- Yememeliyim ama.”
Muzaffer’in aklına birden Burak’ın sözleri geldi, rutinlerine bağlı kalıyor demişti çocuk için. Şöyle bir Mavi’ye bakıp onun için getirdiği katlanabilir sandalyeyi gözleriyle işaret ederek, “Gel bakayım sen yamacıma aslan. Otur, bu var ya bu kız gibi Allah’ıma kız! Boğazından kayar gider bir daha bulamazsın böylesini. Tenceredeki gibi olmaz,” dedi.
Mavi adamın işaret ettiği yere oturup, “Biliyorum. Babamla kampa gittiğimizde o da yapardı. Lezzetli oluyor,” diye yanıtladı adamı.
“O zaman bak bakalım babanınki kadar lezzetli mi? Şu yarışmalardaki gibi puan ver.”
Mavi, işin ucunda puanlayacağı bir şey olduğundan hevesle adamın elindeki patatesi alarak kabuklarını hafif hafif soyup ısırıklar almaya başladı. Küçüklüğünden kalan babasıyla gittikleri kamp anılarını hatırladığı için yerken de gülümsemeyi ihmal etmemişti tabii.
“Çok lezzetli.”
“Aferin, diğerini de ye ama. Haksızlık olur yoksa, tüm pişirdiklerimi yemelisin ki adil bir puan verebilesin bana.”
“Tamam.”
Mavi, oyun oynar gibi ilk patatesini bitirip ikincisini de Muzaffer’in tuzlamasıyla söylenerek yemiş, bu saatte yoğurttan başka bir şey yemem kuralını ilk kez çiğnemişti ömrü boyunca. Şimdilik ne yaptığının farkında olmadan kendisini puanlama telaşına kaptırmış, bir an önce patatesi bitirip Muzaffer’e gereken puanı vermeyi istiyordu çocuk.
Muzaffer, kısa sürede bitirdiği etlerinin ve salatasının üzerine rakısından bir yudum alarak keyif çatarken dudaklarında oluşan bir gülümseme ile Mavi’yi izliyordu. Gerçekten çok tatlıydı şerefsiz, insanda yanaklarını sıka sıka sevme isteği uyandırıyordu nedense. Abilik damarı tutmuş olmalıydı Muzaffer’in, Mavi’nin de durumunu az çok öğrendiğinden çocukla ilgilenmek istiyor olmalıydı, bu yüzdendi oyun uydurarak Mavi’ye keyifli bir patates öğünü sunuşu.
Mavi, son lokmasını da ağzına atıp dudaklarını sol yanağına doğru çekerek, “Sekiz veriyorum,” dedi.
“Neden lan?”
“Çok azıcık yakmışsın, ondan.”
“Karanlıktı ondan, göremedim herhalde,” diye mırıldandı Muzaffer.
“Üzüldün mü?” diyerek Muzaffer’e doğru yaklaşan çocuk adamın dibine girerek onun yüzünü dikkatlice izlemeye başladı.
“Yok lan, sekiz iyi bir puan. Bir dahakine on yaparız onu.”
İçtiği içkidendi galiba Mavi’nin dibine girişi yüzünden boğazının kuruması. Çocuğa bakarken tek tek yüz hatlarını inceledi aynı anda rakısından bir yudum yuvarlayarak boğazını rahatlatırken.
Kalemle çizilmiş gibiydi çocuğun yüzü, büyük gözleri, düşük göz kapakları ve ince kaşlarıyla anlamak ister gibi bakıyordu hâlâ Muzaffer’e Mavi ama Muzaffer sadece çocuğun teninin ay ışığında parlamasını izliyordu. Hafifçe büyük burnu, kocaman dudakları, alnına dökülen saçlarıyla, ‘Erkek adam güzel olur mu amına koyayım?’ diye düşündü.
“Olur.”
“Ne olur?”
“‘Erkek adam güzel olur mu?’ dedin ya, bir de küfür ettin. Olur.”
“Erkek adam dediğin az biraz çirkin olur, karizma gösterir adamı,” dedi Muzaffer bir yudum daha içkisinden alırken.
“Ahmet güzel mesela, bir de yanına gelen bir adam var. Beyaz tenli böyle. O da güzel. Tanıyor musun onu?”
“Burak mı?”
“Burak esmer! Hayır başka biri. Dudağının üzerinde ben var.”
“Bilmiyorum da adamı amma incelemişsin.”
“Çok kibar biri, güldüğünde içim huzurla doluyor. İyi biri olmalı. Babam olsa, ‘Ruhunun özü saf biri,’ derdi, ruhunda kötülük olmayanlar gülümsediklerinde başkalarına parlarmış.”
“Doğrudur. Kıyak adammış baban.”
“İyi biridir evet,” dedi Mavi, Muzaffer’in kendi dilinin alt metinlerini okumaya başladığından habersiz. “Ama üzülme, sen de iyi birisin,” dedi Mavi gökyüzüne bakarak.
“O dediğin bende yok yavru ceylan. Geçmişimi bilsen böyle konuşmazdın.”
Mavi, Muzaffer’e dönerek, “Neden ki?” diye sordu.
“Ben de hayatta kalmak için bir şeyler yaptım, sonucu beni kurtarsa da ucu birilerine dokunmuştur. Hak etmediklerini söyleyemem ama.”
“Biliyor musun, Nietzsche için adalet mutlak anlamda gerçekleşmesi zor olan en önemli erdemlerden biridir. ‘İnsanlar eşit değildir,’ der. Adalet için insanların eşit olması gerekir Muzaffer, sen eşit bir yerde doğmadıysan kimse senin eylemlerinin sonuçlarını yargılayamaz, bu da öznel bir bakış açısıyla doğru olmaz zaten.”
Muzaffer, Mavi’nin dediklerinden bir şey anlamasa da onun ağzından adını duymayı ne kadar sevdiğini fark etti. Haftalardır onunla aynı yerde yaşıyor olmasına rağmen çocuk ona ilk kez dün Muzaffer demiş, Muzaffer’in de kulakları anlayamadığı bir sebepten adını duyduğu sesin sahibinin ağzına isminin ne kadar yakıştığını düşündürtmüştü. Şimdi yeniden ona Muzaffer diyen çocukla kalbi hızlandı aniden.
“İsmimi güzel söylüyorsun.”
Mavi ona doğru baktı yeniden. Adamın ne demek istediğini anlayamamış, vereceği tepkinin de ne olduğunu kestirememişti şimdi çocuk. Bir şey dememeye karar verip sadece başını salladı.
“Aaaa!” diyerek yeniden gökyüzüne bakan Mavi heyecanla Muzaffer’e yukarıyı işaret edip, “Bak!” dedi.
“Ne?”
“Bak, Orion Takım Yıldızı.”
“Futbol takımı adı gibi lan o ne öyle?”
“Bak ya da dur! Kalk ayağa,” dedi Muzaffer’e bakıp dün geceki o güzel gülümsemesini adama sunarken. Muzaffer, Mavi’nin heyecanını anlamayarak yalnızca çocuğun gülüşüne daldı.
“Parmağını ver bana.”
“Lan Mavi, bugün parmağını veren yarın-“
“Ver parmağını bana,” Muzaffer’in işaret parmağını sağ eline alıp hayali birkaç çizgi çizmeye başladı Mavi.
“Bak şimdi şuradan başlıyoruz, bunların adı Saiph ve Riegel, şuradan ilerliyoruz bak ortadakinin adı Bellatrix. Kendisi benim en nefret ettiğim Harry Potter karakteri, neyse bak şurası da Orion‘un kemeri! Gördün mü!? Avcı takım yıldızı bu, dikkatle bakarsan bir elinde kılıç bir elinde kalkan olan bir savaşçıyı görebilirsin derler!” dedi Mavi.
“Bence antenli bir böceğe benziyor,” dedi Muzaffer.
“Bence de! Şuradaki yedi yıldız birleşince de kuyruğu gibi duruyor değil mi!?”
“Aynen,” dedi Muzaffer. Sonra Mavi’nin parmağını bu kez de o eline alıp, “Bak şu parlak olanla şuradaki küçük olan da antenleri.”
Mavi, kendisinden başka birinin bu takım yıldızını böceğe benzetmesi yüzünden gülümsemesini daha da genişleterek Muzaffer’e baktı. Muzaffer ise elinde onun parmağı olan ve yüzlerinin arasında santimler kalan çocukla kalbinin yeniden hızlanmasıyla, ‘Alkol bana yaramıyor,’ diye düşündü.
‘Ne güzel bir çocuk bu.’
“Muzaffer, çok parlak değil mi!?”
Mavi, Muzaffer’in hızlanan kalbine bir darbe daha indirmek ister gibi adını zikredince Muzaffer elini aşağı indirip, Mavi’nin tuttuğu elini avucunun arasından bırakarak yutkundu. Buz gibi havada buz gibi rakı içerse böyle olurdu işte! Kalp krizi miydi bu? Ya da belki spazm?
Bilmiyordu adam eski Mısır inanışına göre ölenlerin ruhlarının terazide tartıldıktan sonra ölçülen ruhlar hafif gelirse Orion Takım Yıldızından geçerek Orion cennetine gittiklerini.
Muzaffer de çok yakında kendi ruhunun tüm ağırlıklarını attığı bir zaman diliminde, tıpkı Mahşer günü gibi yana yana ruhunu tarttırcaktı bir Mavi terazide. Ruhu teraziye ağır da gelse duvarlara çarpa çarpa eksilecekti adam, kendinden verdikleriyle hafiflemek için.
İşin ucunda teraziyle aynı renk bir cennette yaşamak vardı adamın habersiz olduğu, üstelik bu cennet ona tüm bildiklerini unutturacak, lezzetli balların, şerbetlerin aktığı ırmakların geçtiği, sürüyle meyve ağaçlarının altında onu serinletecek, varlığıyla Muzaffer’in yıllardır aradığı yaşama amacının kaynağını oluşturacaktı, ömrünün bir yana hüznünün bir yana gittiği ahir bir zamanda…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙