Bölüm 7: Boynundaki Çaresizlik Kolyesi

✨✨

Ayaz ve Mustafa, Ayaz’ın huysuz homurdanmalarına rağmen ertesi gün çok erken kalkacaklarını bahane ederek Ahmet’in güzel ev sahipliğine teşekkür edip çok geç olmadan evlerine gitmek için ayrıldılar Ahmet ve Burak’ın yanından.

Ayaz yaramaz sevgilisinin ikiliyi yalnız bırakma isteğini anlamış, bu yeni sürüm Mustafa’dan daha ne gibi şeytanlıklar çıkacağını merakla bekliyordu.

Onları kapıdan yolcu eden ikili birbirlerine bakıp bir anlık sessizliği paylaşırken Burak, “Ben sana yardım edeyim, sonra giderim,” dedi.

“Misafirsin sen Burak, olmaz öyle. Ben bir çay yapayım içer misin?”

“Yok yok, iyiyim ben,” diyerek yarım tabak brokolinin midesinde kalma çabasına bir de çay içerek köstek olmak istemiyordu adam. Ne biçim bir sebzeydi bu, sanki yedikçe içinde şişmişti!

Birlikte masayı kaldırdıktan sonra, Ahmet bulaşıkları sudan geçirirken Burak da makineye yerleştiriyordu. Birden aklına gelen şeyle doğrulan Burak evin boş duvarlarına baktı. Daha sonra Ahmet’in şaşkın bakışlarına aldırmadan banyoya gitti.

İçeriden, “Ahmet yatak odana girebilir miyim?” diye ses duyan Ahmet anlam veremedi adamın isteğine.

“Tabii,” diye seslenirken, son olarak tahta kaşıkları elinde yıkayıp bulaşıkların yıkandığının resmi kanıtı olan el bezini de güzelce temizleyip lavabonun kenarındaki yere koydu. Burak sayesinde hızlıca tertemiz olmuştu her yer.

“Ahmet?”

“Burak?”

“Bir şey önereceğim sana ama-“

“Ama?”

“Sana ne sana mı kaldı yar- Yani sana mı kaldı diyebilirsin.”

Ahmet, az kalsın küfür edecek adamla gece boyunca attığı kahkahalardan birini daha atıp Burak’ın yanına doğru ilerledi. “Aşk olsun ama Burak, öyle şeyler demem ben.”

“Bak haddimi aşarsam söyle.”

“Burak! Konuş artık.”

“Bu duvarlara tutunman için sağlam demirler yapsak?”

“Anlamadım,” dedi Ahmet kafası karışmış şekilde.

Burak heyecanla, “Şimdi şuralar boş.” diyerek önünde eşya olmayan duvarın orta kısımlarını gösterdi. “Buradan senin yatak odana kadar bir demir montelesek? Hatta yatağının başından? Banyoya da. Daha rahat olur senin için.”

Ahmet’in bir anlık yüzü düştü. Adamın söylediği fikir harikaydı biliyordu içten içe. Sabah kalktığında, koltuk değneği kullanmadığı zamanlarda ya da banyoda çok korunaklı olurdu kendisi için bu fikir. Ama gel gelelim yine de içinde bir yerlerde ezilen duygularına engel olamadı.

Şımarıklık yapmak istemiyordu. Sadece onu düşünen adama teşekkür etmeli ve geçmeliydi ama nedense kendisini hem mahcup hem de ezilmiş hissetti bir anlık.

“İstemez misin? Burnunu sokma dersen anlarım.” dedi Burak sözlerinin aksine üzgün gözlerle.

“Hayır hayır çok da iyi fikir, aklıma gelmemişti hiç.”

Bir parça hüznün yanında ailesinden başka birinden gelen bu düşünceli hareketle bazen güçlü görünmek için yalnız başına yorulduğu günlerin aksine birinin desteğini, varlığını hissetmek, ona yaslanmanın aslında güzel olabileceği düşüncesi sardı dört bir yanını.

Sonra aklına gelen bu fikri hemen savuşturdu beyninden. Neler de düşünüyordu böyle?

“Benim tanıdık bir usta var, her iş gelir elinden. Hafta sonu onunla geliriz. Hem arkasını toplamasına yardım ederim ben.”

“Teşekkür ederim Burak.”

“Eyvallah. Ben gideyim de sen dinlen, gözlerinden uyku akıyor.”

Ahmet, içinden biraz daha kalmasını istediği adama bir şey diyemedi. Kal dese çok absürt olacaktı, ne alaka diyebilirdi sonuçta adam. Ama onun sohbetini sevmişti. Zaten Ilgın’ın ‘Allah Allah!’ nidalarıyla üzerine atladığı gecelerden sonra yalnız kalmak pek de hoşuna gitmiyordu Ahmet’in. İnsanın yalnız yaşaması, kendi evinin olması çok güzel duyguların yanında böyle özlemler de getirebiliyordu nihayetinde.

Kısa bir vedalaşmanın ardından yolcu ettiği adamın arkasından minik çarpıntılarla göğsüne vuran kalbini tuttu Ahmet. Neler oluyordu anlamıyordu çünkü bu zamanında komşu oğluna duyduğu his gibi değil, çok farklı, şekil değiştirmiş bir duyguydu.

Ailesinden, can dostlarından başka birinin onu düşünmesi yüzünden olmalıydı. Mustafa, Ali’den sonra abisi gibiydi. Galiba bu yüzden ona karşı böyle şeyler hissetmiyordu.

Mustafa’nın Ali’ye nazaran daha sevecen olması, temaslarının göte yediği tekmelerden saç sevmelerine evrilmesi farklı gelmişti elbette Ahmet’e ama Burak’ın gönlünde yarattığı karmaşa bambaşkaydı, hissedebiliyordu.

Yine de anlam veremeyerek güzel bir akşamın anılarıyla dudaklarında asılı kalan gülümsemesiyle yarın için okulda ne giyeceğini düşünmek için odasına doğru ilerledi.

✨✨

“Hadi Ahmet bir mekik daha,” dedikten sonra kendi kendini gaza getirdiği bir cumartesi sabahında açtığı videoyla Mustafa’yla karar verdikleri spor işlerine önden hazırlanmak için mekik çekmeye devam etti Ahmet.

Alnına dökülen saçlarını yüzünü terlettiği için palmiye gibi bebek tarzında ortadan bağlamış, üzerindeki spora daha da heveslenmek istediği için kısa, göbeğini açığa çıkaran, ince tiril tiril beyaz tişörtüyle birlikte karnını yakan harekete azimle devam ediyordu çocuk.

Tam o anda çalan kapıyla Mavi’nin gelmediğine emin oldu. Çünkü Mavi ne zaman gelse o kapının zili mutlaka dört kere çalıyordu!

Oflayarak yanındaki sehpadan destek alıp domates gibi kızardığından emin olduğu yüzü biraz rahatlasın isteyerek elleriyle serinlemeye çalışıp kapıya doğru ilerledi.

Kapıyı açtığında karşısında yine onu tanıdığından bu yana giydiği gömleklerin aksine daha spor giyinmiş, zincirini de takmayı ihmal etmemiş bir Burak ve otuzlarının başında olduğu belli olan bir adamın durduğunu gördü.

Burak’ın donup kaldığını görünce anlam veremedi önce. Sonra yüzündeki kızarıklık yüzünden olduğunu düşünüp çok terlemediğine içinden dualar ederek gülümsedi.

Ne tişörtü ne saçının tam ortadan palmiye gibi toplanmış oluşu ne de açıkta kalan göbeğindeki piercingi aklına gelmemişti şaşkın oğlanın!

Yıllar önce zevk ya da görsellik için değil birilerinden, ‘Kilo almamak için piercing yaptırmalısın.’ lafını duymuş, söyleyen kişinin konu hakkında yetkinliğini tartmadan, ‘Göbeğe yaptırılan piercingler kilo alınca atıyormuş!’ lafıyla kendi kendine otokontrol sağlamak amacıyla böyle bir saçmalık yapmıştı Ahmet.

Şimdi zümrüt yeşili, ortası pırlanta gibi olan piercingine bayılsa da yaptırış amacının ne kadar cahilce olduğu aklına geldikçe salak saçma insanları dinlediği için kızıyordu kendisine Ahmet. Neyse ki sonucu aldığı riske değmişti de büyük bir pişmanlık yaşamamıştı çocuk.

“Merhaba Burak.”

“Merhaba, demirler için geleceğiz demiştim ama unuttun mu?” dedi kaşları çatık bir biçimde.

“Kusura bakma. O kadar yorucu bir haftaydı ki bugün sözleştiğimizi unutmuşum,” dedi mahcup bir ifadeyle. “Buyurun lütfen,” diyerek kenara çekilip ikiliyi içeriye davet etti.

“Merhaba başkan,” diyen adamsa elinde kutular, içindeki ağır demir parçalarıyla ikiliyle ilgilenmeden hemen evi gözleriyle bir kolaçan edip duvarları iyice süzdü.

“Merhaba,.” diyen ve cumartesi sabahının sakin geçeceğine inancı tam olan Ahmet’se yine Burak’ın aniden belirivermesiyle planlarının nasıl suya düştüğünü düşündü.

Salak kafası nasıl da unutuvermişti sözleştiklerini. Oysa kursta yemek yaparken bile ara ara dalmış, hatta ustalıkla kullandığı bıçağı azıcık kaydırıp elini çok derin olmasa da kesmişti, adamın bu jestini kafasında tekrar tekrar oynatırken!

“Muzaffer sen baksana bir, bence yatak odasından koridora oradan da mutfağa kadar yapılabilir. Bir de banyo var tabii,” dedi Burak.

Adam kafasını sallayarak aniden onlara dönünce Ahmet’in açıkta kalan göbeğine saliselik gözü takıldı ama sadece parlayan zımbırtıya bakmıştı. Hemen gözlerini çekip, “Müsaade var mı dayıoğlu? Destursuz girmeyelim içeri,” dedi Ahmet’ten icazet almak ister gibi.

Burak anlık Ahmet’in önüne geçip çocuğu arkasına saklayarak dişlerini sıktı.

“Tabii, buyurun lütfen,” diyerek Burak’ın arkasından ustaya içeriyi göstermeye çalışan Ahmet normalde asla toplamadığı yatağını bugün topladığı için içinden şükürler etti.

Adam içeri doğru gidince sıkılı dişleriyle Ahmet’e dönen Burak, “Yavrum bizim usta çıkınca uzun bir şeyler giy üzerine kurban olayım,” dedi.

“Ne alaka?”

“Giy sen. Bir de- Saçını da aç istersen,” dedi.

Duyduğu sözlerle kocaman adamların karşısındaki kılığı aklına gelen Ahmet rezil olduğunu düşünse de işler Burak’ın cephesinde çok farklı ilerliyordu.

Kapı açıldığı an yanakları kırmızı, o dizlerinde uyurken ellerini geçirip de sevmek istediği saçların arasında bembeyaz bir tokayla güzelliğine güzellik katan çocuk bu yetmez demek ister gibi bembeyaz tenini gösteren kısa tişörtüyle karşısında salınmış, bir de yine beyaz tenine çok yakışan zümrüt yeşili piercingiyle Burak’ın olan iki gram aklını almak ister gibi davranmıştı.

Burak için kaderin çok güzel planları vardı belki ama bu sürede de onunla alay edecekti belli ki soktuğunun hayatı. Bir adım yanında duran ama bir türlü dokunamadığı çocuğun açık seçik, burnunun dibinde bir sanat eseri güzelliğinde yaşıyor olması yetmezmiş gibi bir de görünmeyen yerlerinde çıkan güzellikleri Burak’a aklını daha çok kaybettirecekti belli ki.

Üstelik onu Muzaffer’le birlikte bu şekilde görmek Ahmet’in sevmem dediği maço taraflarına dokunuyor, şu an çocuğun bu halini gören ve yıllardır kankam dediği adamın gözlerini kaşıkla oyup Çinlilere işkence yapmayı yeniden öğretecek planların senaryolarını kafasının içinde döndürüp durmasına neden oluyordu.

“Saçımı unutmuşum ben,” diye mırıldanan Ahmet, bir çırpıda saçındaki tokayı çekip çıkardı. Elleriyle saçlarını dağıtıp Burak’ın tüm fizyolojik sağlığını tehlikeye atacak kadar dağınık ama güzel bir görüntü elde ederek adamın sınırlarını zorlamaya devam etti.

“Çok güzel olmuş saçların ama- Muzaffer’in yanında şimdi,” dedi Burak iç çekerek.

Ahmet’in bu tip insanlara gerçekten alerjisi vardı. ‘Şunun yanında şunu yapma, bunun yanında şunu giyme…’ gibi cümleleri hiç sevmez, bu zamana kadar kardeşi Ilgın’a da hiç bu tarz yaklaşmazdı. Ama Burak’ın gözlerinde gördüğü ateş neden bilmiyordu ama çok hoşuna gitmişti Ahmet’in. Kıkırdamamak için kendisini zor tutarken Muzaffer içeri geldi.

O yanlarına geldiği gibi Burak kaşlarıyla içeriyi göstererek, “Hadi yavrum,” demeyi de ihmal etmeyip Ahmet’i kışkışladı.

“Doğru düşünmüşsün ciğerim. Şimdi salondan başlayalım ama şuradaki masayı ortaya alması lazım arkadaşın. Demirlerin önünü kapatır yoksa.”

Ahmet, üzerine kısa kollu, uzun, siyah bir tişört geçirip geri döndüğü salonda Burak’a doğru baktı. Burak kocaman gülümseyerek bir kez gözlerini kapatıp açınca Ahmet’in kalbi yine ondan bağımsız güzel gülen adamla hızlıca atmaya başladı.

“Olur Muzaffer Bey, usta sizsiniz,” dedi Ahmet.

“Eyvallah,” diyen adam elinde cetveli usta bir mimar edasıyla milimetrik ölçümlere başlayıp Burak da ona yardıma gidince Ahmet her usta ağırlayan Türk insanı gibi sarı ya da siyah kola aramaya başladı dolapta.

Normalde asitli içeceklerle arası olmadığından, kocaman adamlara da avokadodan yaptığı smoothieyi ikram edemeyeceğinden Mavi’den rica etmek için karşı komşusuna gitmeye karar verdi.

Tıpkı Mavi gibi dört kere çaldığı zille paldır küldür ses gelen evde yüzünde tebessümle kapının açılmasını bekledi. Açılan kapıdan çıkan Mavi, “Aferin kızıl çocuk, dört kere çaldın kapıyı.” diyerek bir kere daha kendince iltifat saydığı ama Ahmet tarafından manasız bulunan cümleyle Ahmet’in ona tip tip bakmasıyla yüzleşmek zorunda kaldı, çok umursamasa da…

“Günaydın Mavi.”

“Günaydın mı? Saat on iki, teknik olarak öğlen oldu,” dedi çocuk bilmişçe.

“İyi öğlenler. Kola ya da meyve suyun var mı?”

“Var.”

Ahmet, “Süper,” diyerek Mavi’ye bakmaya başlayınca Mavi kafasını sallayarak ne olduğunu anlamaya çalıştı. Ahmet’ten ses gelmeyeceğini anlayınca da omuzlarını silkip kapıyı çocuğun suratına kapatıverdi.

Ahmet, derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştıktan sonra yeniden dört kere zile bastı. Açılan kapıyla, “Ne?” dedi çocuk.

“Kola ya da meyve suyu istemiştim.”

“Hayır istemedin. Sadece ‘Var mı?’ diye sordun.”

“Halk arasında bu istemek oluyor ya Mavi.”

“Öyle mi? Ben sadece evimdeki içecekleri merak ettiğini sanmıştım,” dedi düşünceli bir ifadeyle.

“Ben senin evindeki içecekleri neden merak edeyim?”

“Bilmem. Gizli hobindir belki. İnsanların buzdolaplarını merak ediyorsundur. İnsanların içinde ne yattığını bilemem ki ben.”

“Mavi, evimde tadilat var da ikram edebilmek için sordum,” dedi Ahmet bıkkınlıkla.

“Öyle mi!? Tamir işlerini izlemeye bayılırım. İnşaat makinelerini de! Dur içecekleri alayım ben de geleyim,” diyerek Ahmet’in suratına ikinci kez kapıyı kapatıp yeniden paldır küldür koşma sesiyle Ahmet’i apartmanın ortasında bırakıverdi.

Kendi dairesine dönen Ahmet matkapla uğraşan adamlara bakıp gözlerinin Burak’ın üzerinde fazlaca oyalanmasına izin verdi nedense. Duvarı delerken inanılmaz yakışıklı görünüyordu adam. Matkabı tuttuğunda ortaya çıkan kol kaslarıyla Ahmet bir anlık yutkundu.

Neler oluyordu da gözlerini çekmek istese de sanki yıllardır beklediği film sinemaya girmiş de heyecanla reklamlarını bile kaçırmadan izlemek ister gibi davranıyordu bu adamın sunduğu görsel şölene, anlamıyordu.

“Geldim,” diyerek içeri giren Mavi’ye hem Burak hem Muzaffer tip tip baktı. Burak, isteksizce de olsa, “Merhaba,” dese de Muzaffer’in ağzından bir kelime çıkmadı.

Üzerindeki acayip mor renkli ve Bugs Bunny baskılı tişörtü, gri şortuyla kocaman adam gerçekten bir çocuk gibi görünüyor, yılların mahalle kültüründen gelen Muzaffer bugün Ahmet’ten sonra ikinci kez şoka uğruyordu.

Yıllardır dostu olan Burak acayip tarikatlardan birine falan mı düşmüştü de bu insanların arasına karışmıştı anlam veremeyerek sessizce işine döndü.

Mavi, ustadan istediği yanıtı alamayınca ona doğru yaklaştı. Burak onun geldiğini fark edince hemen kıyın kıyın kenara kayınca Ahmet bu hareketi fark edip gülümsedi.

“Sosyal kurallar gereği bana merhaba ya da hoş geldin demen gerekiyordu,” dedi Mavi, Muzaffer’e doğru.

“Af buyur kardeş?”

“Ben tek çocuğum, kardeşim yok.”

“Hacı ne diyon sen?” dedi adam alnında biriken terleri kolunun tersiyle silerek.

“Hacca gitmediğim için hacı olmuyorum.”

“Şu dübelleri uzat hele bana.”

“Yardım mı edeceğim!? Sonunda ben de usta oluyorum,” diyerek sevinçle dübelleri adama uzatan Mavi, hem Burak’ı hem Ahmet’i şoka uğrattıktan sonra bıcır bıcır konuşarak Muzaffer’i darlayıp adama yardım etmeye başladı.

Aradan geçen zamanla dördü birden ellerinden gelen her şeyi yaparken Ahmet, işlerine devam eden adamlar biraz olsun serinlesin isteyerek Burak’a kaçamak bir bakış atıp mutfağa doğru ilerledi. Geldiklerinden beri bir dakika oturmamışlar, çok yorulmuş olmalılardı.

Mavi, yatak odasında Muzaffer’i sorduğu sorularla hayattan bezdirirken Burak sabırlar çekerek Ahmet’in yanına geldi.

“Bu çocuktan sonra Muzaffer hayatta bir daha benim çağırdığım yere gelmeyecek,” dedi gülümseyerek.

Ahmet elindeki kolayı Burak’a uzatıp, “Çok heveslendi ama kırmayın çocuğu,” dedi.

“Çocuk mu? Yirmi beş yaşında, eşek kadar herif. Senden büyük!”

“Ben çocuğum yani?” dedi Ahmet. Burak’a takılmak yeni hobisi olmuştu. Adamın onun takılmalarını anlamayıp ecel terleri dökmesini çok sevimli buluyordu nedensizce.

“Olur mu? Sen olgunsun zaten.”

Ahmet, “Yaşlı gösteriyorum yani?” dedi muzipçe.

“Yav ne alakası var canım ciğerim? O anlamda mı dedik?” diyerek kolayı tepesine dikip yine ecel terleri döktüğü durumda serinlemeye çalıştı Burak.

“Şaka yapıyorum Burak,” diyerek salona şöyle bir göz gezdirdi. “Çok güzel oldu, elinize sağlık.”

“İşine yarasın da.”

“Aslında-“

“Söyle,” dedi Burak. Ona alışıp bir şeyleri anlatmasını bekliyordu sürekli, Ahmet’se kapalı bir kutu gibiydi adama karşı.

“Sabahları kahvemi Ilgın getirirdi. Ben de bazen kendi kendime yatak keyfi yapardım. Geçenlerde eksikliğini çok hissettim, yani- protezimi takıp kahvemi alıp tekrar yatmak falan. Şımarıkça değil mi?” dedi Burak’a soran gözlerle bakıp.

Burak elindeki bardağı bırakıp Ahmet’e doğru ilerledi. “Şımarıkça değil. Herkesin kendine kadardır derdi Ahmet. Başkasına ufak gelen bir şey seni yataktan çıkarmayacak kadar sarsabilir. İnsan insandan farklıdır. Ha bu arada çok şımarmak istersen bana şımarabilirsin, ben seni yadırgamam,” dedi.

“Bak pişman olma sonra? Bazen gerçekten çok şımarık oluyorum, annem bile terlikle kovalıyor beni.”

“Olsun. Söz ben terlikle kovalamam seni.”

“Peki,” dedi Ahmet.

“Bu arada ben sana bir termos getireceğim, yıllar önce bir inşaat firması promosyon olarak vermişti. Yirmi dört saat sıcak tutuyor Allah’ıma. Ertesi sabah keyif yapmak istediğinde akşam yatmadan kahveni yap, termosa koy. Sabah yataktan çıkmadan baş ucundaki kahveyle on numara keyiflenirsin,” dedi

Ahmet, gözleri dolu dolu olmuş şekilde yıllardır aklına gelmeyen bu parlak fikrin sahibine doğru ilerleyip tam önünde durdu. “Teşekkür ederim Burak,” diyebildi sadece.

Neredeyse bir aydır tanıdığı adamla hayatı o kadar kolaylaşmıştı ki Ahmet bu şehre gelirken Ayaz ve ailesi için şükürler ederken birden iki kişi daha yazılmıştı yaradana teşekkür edecekleri için açtığı hanesine.

Yavaşça Burak’ın boynuna sarılıp yeniden, “Çok teşekkür ederim.” dedi. Burak’ın bir iki saniye donduğunu fark edip çekilecekti ki adamın elleri kendi belini buldu. Ahmet, aldığı cesaretle sıkı sıkı sarıldığı adamdan gelen kokuyla mayışırken Burak, “Eyvallah,” dedi sadece.

Doğru düzgün rica etmeyi bilmeyen adamın farkındalığıyla tebessüm edip geriye çekilen Ahmet’se bir elini adamın sol yanağına atarak hafifçe yerinden yükselip sağ yanağına bir öpücük kondurdu.

Burak, topraktan yaratılan sıradan bir ademoğlunun nasıl kendisinde böyle duygular uyandırdığını anlayamadı. Sadece ufak bir öpücüktü. Her yolu görmüş, yaşamış, her deneyimi tatmış biriydi Burak. Ne farkı vardı bu özü diğerleri gibi toprak olan çocuğun da doğduğundan beri onu bekliyormuşçasına dokunduğu an tamamlanmış hissediyordu, anlamıyordu.

Vazgeçmek nedir bilmeyen bir adamı ufacık dokunuşuyla kendisinde boğulmak isteyecek kadar ona bağladığından habersiz olan Ahmet’in dudakları karıncalandı öptüğü adamın sebebinden.

Hayatla ilgili hiçbir tecrübesi olmayan Ahmet için her şey bu gönüllü, kalbinden gelen öpücüğüyle başladı. Kimsenin boynuna çaresizlik kolyesi olmayacağını söyleyen çocuk hem derdin hem devanın kaynağının kendi özü olduğunu bilmiyordu, anlaması da zaman alacaktı tabii…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top