Bölüm 7: Folie à Deux

✨✨

Mert, bir evde olması gereken yuva hissinden ziyade bir şeylerin doğru hissettirmediği, soğuk, beyaz renginin duvarlardaki gotik tablolarla birleşip adeta akıl hastanesi konulu bir dizide kullanılmaya müsait gibi göründüğü evin salonuna şöyle bir baktı. Gördüğü görüntüye daha fazla katlanamamış olacak ki bahçedeki havuzun kenarında olduğunu bildiği Ulvi’nin yanına doğru sert adımlarla ilerledi.

Ulvi’nin babasıyla karşılaşmadan onunla hızlıca konuşup bir an önce evine gitmek istiyordu. Yeterince bunaltıcı birkaç gün geçirmiş, Volkan’ın tıpkı ona önceden söylediği gibi boktan dava dosyalarının bulunduğu arşivi bile düzenlemek zorunda kalmıştı. Yine de geriye dönüp baktığında iş yerindeki durumların fena gitmediğini düşünüyordu.

Arşivde çalışırken güler yüzü ve samimi tavırlarıyla onu kahve içmeye çağırmak için gelen Mine’den çok olmasa da birkaç bilgi alabilmiş, yavaş yavaş, kimselerin oralarda olduğunu bilmediği görünmez toz taneleri misali, hatta o toz tanelerinin kendisi değil gölgesi sayılabilecek bir şekilde kendi amacını gerçekleştireceği güne hazırlanıyordu.

Aklında dolanan, başarı saydığı son birkaç günle birlikte bu plandaki tek pürüzün çok soru sorduğu için Barış olduğunu düşündü. Evet, Barış haddinden fazla soruyor, o küçük burnunu her şeyin içine sokmak ister gibi de zeki görünüyordu. Kendisiyle kalıp da iç hesaplaşmasını yaptığı günlerde Barış’a bu yolu onun açtığına emin olmuştu. Bu hakkı sürekli ona sorular sorarak Mert veriyordu ve Mert, onun yanındayken küçük de olsa kendisi ile ilgili verdiği bilgiler ya da ağzından kaçırdığı şeylerle Barış’ı daha da cesaretlendiriyordu.

Barış ona kalırsa şimdiden kendisi ile bir yola gireceğini falan düşünüyor olmalıydı. Ne aptallıktı ama… Sadece iyi bir seks karşılığı Volkan’ın gözüne girmesi için ondan aldığı bilgilerle o adamın hayatına dahil olmasına izin veremezdi. Bunun için de onu ondan habersiz yakından tanıması gerekiyordu. Bu adamı kesinlikle hafife almıştı. Kendi planlarını öğrense bile Barış’ı bir şekilde kandıracağından emindi ama varmayı planladığı sonda böyle küçük risklere dahi yer yoktu.

Neredeyse eşya olmayan, hastane odasını andıran salondan hızlıca çıkıp bir zamanlar burada yaşamaya nasıl tahammül ettiğini düşünürken bahçeye doğru adımladı. Ulvi, üzerindeki takım elbisesi ile birlikte havuzun kenarındaki şezlonglardan birine uzanmış ay ışığının altında öylece uzanıyordu.

“Takım elbise ile ay banyosu mu yapıyorsun?”

Ulvi gülümseyerek ona doğru bakmadan yalnızca kapalı gözlerini açtı. “Sana da tavsiye ederim. Günahlarından arınırsın belki.”

“Sikik Şaman ya da Pagan öğretilerine mi sardın şimdi de?” diyen Mert adamın yanındaki şezlonglardan birine oturdu. Cebinden çıkardığı sigara paketinden bir sigara alıp yaktıktan sonra, “Bana lazımsın,” dedi.

“Küçük sevgilinle ilgiliyse beni karıştırma. Kimsenin duygularını incitmek istemiyorum artık.”

“Ne o?” diyerek sigarasından bir nefes daha çekip gökyüzünde asılı kalan aya doğru üfledi Mert. “Senin kıro ile aran mı bozuk? Bana Anadolu’dan gelen bir aptala aşık olduğunu söylemeyeceksin değil mi?”

“Siktir git kardeşim,” dedi Ulvi. “Bilmediğin konular hakkında konuşma.”

Mert umursamaz bir tavırla, “Lazımsın bana,” diyerek az önceki sözlerini tekrarladı. “Hacker-” dedikten sonra derince bir nefes aldı. “Çok soru soruyor. Hata yaptım.”

“Ne oldu?”

“Onun yaşını bildiğimi ağzımdan kaçırdım.”

Ulvi tebessüm ederek yerinden doğrulup sigara istediğini belirtir gibi avucunu Mert’e doğru açtı. Mert, “Bu seni keser mi?” diye sorunca da, “Temizlenmeye çalışıyorum. Ver işte,” dedi.

Verdiği sigaranın ucunu tutuşturan sarışın adamı izleyen Mert, “Yarın sabah elemanın çalıştığı yere gidelim. Ben onu oyalarken sen birilerinden onun hakkında bilgi almaya çalış. Adamın arkadaşı falan var mı? Komşum dediği biri var ama çocuk galiba. Gerekirse onu da konuşturacağım,” diyerek Ulvi’ye doğru kaşlarını kaldırdı.

“Birini tanımak için girdiğin bu zahmet-” diyen Ulvi kafasını iki yana salladı. “Gözlerimi yaşartıyor. Başka bir şey olmadığına eminsin değil mi?”

“Olamaz Ulvi. Zeki adam, nerede çalıştığımı öğrendi. Soru soruyor. Beni tanımak için yapıyor, hem de bana çaktırmadığını sanarak. Komik.”

Ulvi merakla, “Yaşıyla ilgili meseleyi nasıl çözdün?” diye sordu.

“‘Kimliğini ortada bırakmıştın, orada gördüm,’ dedim ama yedi mi bilmiyorum. Dediğim gibi zehir gibi kafası var. Bana onunla ilgili en ufak bilgi de olsa getirmen lazım. Herif yetimhanede büyümüş, haberimiz yok. Nasıl araştırdıysan?”

“Adam sağlam diyorsun Mert. Sence onun bilmemizi istemediği bir bilgiyi ondan ya da iş arkadaşlarından alabilir miyiz? Ayrıca babam da öğrendi senin nerede çalıştığını.”

Mert, “Salla,” diyerek elindeki izmariti ikisinin arasında duran küçük masanın üzerindeki saksının dibinde söndürdü.

“Sabah işe gidecek. Vardiyasına baktım. Ben ona ‘Seni görmeye geldim,’ falan ayağı çekerken sen mutlaka birilerine sor onu. Takıldığı yerleri, varsa düzenli gittiği mekanları, aşık olduğu kişiyi, eski kırıklarını, ailesini… Aklına ne geliyorsa sor, öğren işte. Birilerinden bilgi almak senin için zor olmasa gerek.”

“Ona sormaya ne dersin?”

“Birkaç kez soru sordum. O da bundan cesaret aldı ve bana soru sormaya başladı. Volkan’a da hayran. Eğer önceden tanışıyorlarsa-“

“Senin beyninin içinde olmak istemezdim amına koyayım. İkisinin alakası bile yoktur eminim. Sürekli paranoya yapıyorsun. Adam sana aşık oluyor sadece. Birkaç ay sonra onu sik gibi kullanıp ortada bıraktığında geride kalan enkazı umursamıyor musun?”

Mert yeniden bir sigara yakarken, “Sence?” dedi sorar gibi. “Daha kaç kez tekrarlamam gerekiyor? Ben ona dürüst gittim Ulvi. Her şeyi bilerek benimle olmayı kabul eden oydu.”

“Parti için gereken davetiyeyi bile biz ayarladık amına koyayım. Senin bakış açından bakıldığında dürüstlük bu olsa da en başından kandırarak tanıştığın bir adam seni dürüst saymayacaktır.”

Tam o anda salonun ikili, boydan boya camdan yapılma kapısından giren gece karası saçlı adamın, “Oğlum, hoş geldin,” sesi yankılandı havuz kenarında.

Mert memnuniyetsiz bir ifade ile baş parmağı ile dudağının kenarını kaşırken adam ona doğru yaklaşıp, “Yemeğe kalacak mısın?” diye sordu umutla.

“Hayır,” dedi sertçe Mert.

Onun bu sert tavrına yıllardır anlam veremeyen Ulvi, kardeşim dediği adamın ne için uğraştığından az da olsa haberdardı. Ama babasının bu fırtınanın içindeki yeri tam olarak neydi de kardeşi babasına birden cephe almıştı, işte sarışın adam bunu anlamıyordu. Her zamanki gibi ortamı yumuşatmak isteyerek, “Sabah erkenden işe gitmesi lazımmış baba. Memur oldu oğlun artık, alış,” dedi.

Uzun boylu adam, tam Mert’in yanına oturacaktı ki oğlunun ondan kaçacağını bildiğinden hızlıca karar değiştirip Ulvi’nin yanına oturdu. Tıpkı kendisi gibi beyaz tenli, tenine zıt siyah saçlı ve gözlü adamın suratına babacan bir ifade ile bakıp, “Volkan’ı çok eski zamanlardan beri tanırım Mert. Onunla çalışmak istediğini söyleseydin ben de onunla konuşabilirdim,” dedi.

“Hallettim ben. Arkamda durmana ya da bana torpil yapmana gerek yok.”

“Uyuyamıyor musun sen yine? Kabus mu görüyorsun?” dedi adam üzgün gözlerini Mert’in suratına dikip de onu incelerken. “Gözlerinin altı morarmış. Küçükken de böyleydi kardeşin Ulvi. Hatırlar mısın? Gece ışık açmadan uyuyamazdı. Keşke bir yardım alsan oğlum. Yıllardır söylüyorum.”

Mert, ışık açmasına dahi gerek olmadan hayatındaki en rahat uykulardan birkaçını yaşadığı anların kimin yanında olduğunu yeni yeni idrak ederken yumuşayan bakışlarını hızlıca toparladı.

Karşısındaki adamdan da nefret ediyordu, onun ikiyüzlü baba ayaklarından da. Oysa liseye kadar onun bir melek olduğunu düşünmüş, kurtarıcı yerine koyduğu bu adama taptığı günleri şimdi midesi bulanmadan hatırlayamıyordu.

“Seni ilgilendirmez,” dedikten sonra oturduğu yerden kalkıp son kez bakışlarını Ulvi’ye çevirdi. “Yarın sabah erkenden alacağım seni, unutma,” diyerek ona doğru dolu gözlerle bakan adamı yok sayıp da çıkıp gitti evden…

✨✨

“Ulan, senin yedi ceddini ben Mert,” diyen Ulvi, sabahın köründe bile kalabalık olan yaşadıkları şehrin en curcunalı AVM’sinin yürüyen merdivenlerinde insanlara tiksinerek bakmaya başladı. ‘İnsan sevmiyorum,’ diyen adam sabahın köründe dediğini yapmış, oturdukları sitenin ortasında kornaya ısrarla basarak onu uyandırıp zorla bu anlamsız insan selinin ortasına sürüklemişti resmen.

Üstelik onun da derdi başından aşkındı. Arkadaşlarıyla toplanıp yaptıkları yayının birinde dalga geçtikleri eleman onun ağzına sıçmış, Ulvi, adama ulaşmak için dört dönüyordu son zamanlarda. Ona ulaşamadıkça çıldırıyor, o telefonlarını açmadıkça Ulvi daha da ısrarlı şekilde arıyordu adamı.

“Bir daha küfür edersen olacaklara karışmam.”

“Hay sikeyim ya. Mal gibi plan yaptığın yetmiyor, beni de dahil ediyorsun.”

Mert yanındaki adama bakıp, “Senden başkasına güvenemem Ulv,” dedi.

Ona takma adıyla seslendiği zamanlar nadir olduğundan kardeşinin buna dayanamayacığını bildiğinden böyle konuşuyordu. Nitekim Ulvi’nin de bakışları gelen hitapla yumuşadı. Sanki eski, mutlu günlerinde ona ‘Ulv’ adını takan o neşeli, kara gözlü çocuk yeniden onunlaymış gibi hissetti, bunun büyük bir kandırmaca olduğunu içten içe bilse de.

“Tamam amına koyayım. Elemanı sağlam oyala ama. Birkaç kişiyle konuşayım ben de çaktırmadan. İnşallah mağaza büyüktür de millet birbiriyle konuşup beni patlatmaz. Böyle yerlerde çalışanlar dedikoducu olur, bilirsin.”

Gözü en üst kattaki teknoloji mağazasında olan Mert, “Başka yerlerde çalışanlar dedikoducu olmuyor mu?” diye sordu.

“Konumuz bu mu lan?”

Mert, tam o anda mağazanın ortasında kalan telefonların olduğu yerde biriyle gülümseyerek konuşan Barış’ı gördü. Sabahın köründe telefon almak için gelen müşteriye gözlerini devirirken bakışları bir an Barış’ın gülümsemesine takıldı. Beyaz dişlerini ortaya çıkaran gülümsemesi bu adama gerçekten çok yakışıyordu.

“Her müşteriye kur yapmak gerekiyor sanırım böyle yerlerde.”

Onun mırıldanarak söylediklerini gürültüden duyamayan Ulvi, “Ne dedin?” diye sordu.

Mert, çatılan kaşları ile karşısındaki manzarayı izlemeye devam ederken, “Yok bir şey,” diyerek hızlı adımlarla mağazadan içeri doğru girdi. Bu sırada karşısındaki kadınla gülüşerek sohbet eden Barış’ın gözleri de onun geldiği yere doğru kayınca kocaman kahverengi gözler daha da büyüdü. Mert gördüğü görüntü ile adamın çizgi film kahramanları gibi olduğunu düşünerek başıyla bir hareket yapıp ona AVM’nin köşesinde kalan yangın merdivenlerinin bulunduğu yeri gösterdi.

Barış’ın karşısındaki kadına gülümseyerek bir şeyler söylediğini görene kadar birkaç saniye mağazanın girişinde dikildi. Kaşları daha da çatılarak dudaklarının içini dişleyip yangın merdivenlerinin olduğu kısıma ilerlemişti ki az önce geçtiği kapı yeniden açıldı ve Barış tam arkasından olduğu yere girip, “Senin en işin var burada?” diye sordu hayretle.

Geniş, olası bir yangında asansörlerin yerine kullanılması için yapılan boş alanda hızlıca onu kucağına alan Mert, adamın sırtını duvara yaslayıp tek eliyle de bacaklarını kendi belinde birleştirdi. Özellikle alt kısımları birbirine değecek kadar ikisinin bedeni arasındaki mesafeyi kapatıp burnunu adamın boynuna daldırarak olduğu yeri öpmeye başladı.

“Seni görmek istemiş olamaz mıyım?”

Barış, şaşkınlıkla ellerini artık koymaya alıştığı omuzların üzerine oradan güç almak ister gibi bırakırken, “Sabahın köründe ve iş yerimde?” dedi.

Bu sırada boynuna küçük öpücüklerini konduran ve şimdiden onun pelte gibi hissetmesine neden olan Mert, “Evet. Bir problem mi var?” dedikten sonra güzel koktuğunu düşündüğü adamın boynundan başını kaldırıp bu kez de dudaklarını öpmeye başladı.

Hırsla kendi dudaklarını ısırarak öpen adamın bu şehvetine yatakta alışkın olsa da çalıştığı yerde de onu aynı tutkuyla öpmesini yabancılayan Barış, onun temposuna yetişmeye çalışırken birden başını arkasında kalan duvarın el verdiği ölçüde geriye çekip nefes nefese bir halde, “Bir dakika,” dedi.

“Artık habersizce birbirimizin iş yerine de mi geliyoruz?”

Sanki durumdan hoşnut değilmiş gibi görünse de göz bebeklerinin parlamasından onu gördüğüne mutlu olduğunu anlayan Mert yüzüne çapkın bir gülümseme yerleştirirken, “Bilmem?” dedi. “Ben geldim işte.”

“Ben senin iş yerine gelebiliyor muyum peki?”

“Tabii ki hayır.”

“Bakıyorum da ayrıcalıklı olma isteğimizden bir şey kaybetmemişiz. Oysa birkaç gündür aramadığın için benimle işinin bittiğini düşünmüştüm.”

Mert, kucağında eriyor gibi görünmesine karşın ukala bir tavırla başını dikleştirip de konuşan adamın gözlerine bakarken kahverengi göz bebeklerinin içinde olan, göz renginden daha açık, sarı rengine yakın lekelerin varlığını fark ederek oraya doğru daldı. Bu lekeler yüzünden adamın gözleri güneş ışığında sarıya yakın görünüyor olmalıydı.

Barış kıkırdayarak, “Gözlerime mi bakıyorsun sen?” diye sordu. “Dikkat edin efendim, bana aşık oluyorsunuz.”

“Fantezi isteklerine bir dur demen lazım,” dedi Mert kucağındaki adamın alt dudağını ısırıp hemen sonrasında hafifçe emerken. “Sadece bir şey düşünüyordum, dalmışım.”

“Neden geldin?”

Mert iri ellerinin altında kalan kalçayı okşarken, “Seni görmek istedim dedim ya,” diyerek şimdiden yarı erekte olmuş penisini Barış’ın göbeğine doğru bastırdı. Bu adamın teni büyülü olmalıydı. Yoksa ona dokunduğu anda Mert’i bu kadar çabuk etkilemesinin mantıklı bir açıklaması olamazdı.

Daha sonra Barış’ın kulağına doğru eğilip kışkırtıcı bir ses tonuyla, “Malum akşamdan sonra birkaç gün oturamayacağını düşünerek sana izin vermiştim. Ama içinde olmayı özledim,” dedi.

Onu oyalamak istediği için çıkıyordu ağzından bu sözler. Yoksa Mert’in kimseyi özlediği falan yoktu. Ulvi’nin işini kolayca yapması içindi şu an bu adamla bir merdiven boşluğunda geçirdiği dakikalar. Hiçbir zaman, ona ihtiyacı olmadığı bir zaman diliminde seks için bile yanına gitmezdi yoksa, bundan emindi.

Yine de tüm bu düşündüklerinin aksine yüzüne heyecanla karışık bir beklentiyle bakan adamın alt dudağının sol köşesinden başlayıp yeniden aynı yere gelinceye kadar iki ince dudağı da baş parmağı ile hafifçe okşadıktan sonra, “Hımm?” dedi. Gözlerinin içine istekle baktığı için onun kendisinden bir şey isteyeceğini anlamıştı. Barış ondan aldığı cesaretle daha kolay bakıyordu gözlerine artık.

“Ben de bir şey söylemek istiyordum aslında sana ama-“

Mert kafasını olumlu anlamda sallayınca Barış, “Yılbaşında-” dedi. Kelime ağzından çıktığı an Mert onun ne isteyeceğini anlasa da ifadesiz bir suratla sözlerinin bitmesini bekledi.

Barış ise bacaklarını beline sardığı mermer gibi beyaz ama bir o kadar da güzel suratlı adamın kendi dudaklarına zıt kalın ve neredeyse mora çalan dudaklarına hızlıca bir öpücük kondurup, “Ben yalnız olurum genelde. Eğer bir planın yoksa- İşte ben yemek yapacağım. Biraz fazla alışveriş yapmışım da- Yani kabul eder misin bilmiyorum ama bana eşlik etmek ister misin?” diye sordu. Cümleleri, yaşadığı heyecan yüzünden kesik kesik ve anlamsız çıksa da söyleyeceklerini söylemiş olduğu için rahatlamış görünüyordu.

Adamın gözlerindeki umut, zihninin kaçamadığı o yerlere ileride hatırlanmak üzere yerleşirken Mert birden Barış’ı kucağından indirdi.

“Olmaz.”

“Anladım. Planın var sanırım. Sadece- Öylesine bir teklifti.”

Daha az önce orada olan ve gözlerinin içinde parlayan umut, tıpkı göz bebeklerindeki lekeler gibi kırılıp dağılan adamın hayal kırıklığı Mert’in yine anlamlandıramadığı bir duyguyu tam göğsünün ortasına bir cam kırığının un ufak halde etrafa saçılması gibi yayılırken o yine de hızlıca kendisini toparladı.

“Volkan, yani patronum her yıl çalışanları ile geçirir yılbaşını. Benim de orada olmam gerek.”

“Tamam,” dedi Barış. Gözleri hafifçe nemlenirken o bunu karşısındaki adama çaktırmak istemez gibi yüzüne sahte bir gülümseme kondurdu. “Ben işe döneyim artık. Bu kadar uzun ara verdiğimi duyarlarsa kovulabilirim.”

Daha sonra birkaç adım atıp arkasında kalan adama bakmadan üzerini düzeltti. “O zaman şimdiden iyi seneler Mert,” diyerek kapının kolunu tutmuştu ki Mert ona doğru dönüp, “Barış,” dedi.

Başka diyecek bir şeyi olmadan sadece gözlerinde oluşan kırgınlığın sahibi adamın adını söylemesi kendisinin de beklediği bir durum değilken Barış da onun bir şey söylemeyeceğini anlayınca, “Hoşça kal,” diyerek geldiği kapıdan sessizce çıkıp gitti.

Dudağının iç kısmını dişleyen Mert, içinde oluşan ve huzursuzluk olduğuna emin olduğu duygudan hoşlanmayarak iki yanında sabitlediği ellerini yumruk yapabildi giden adamın arkasından sadece. Peşinden gidip onu durdursa bile söyleyecek başka bir şeyi olmadığından AVM’nin otoparkında Ulvi’yi beklemek için merdivenlerden inmeye başladı, cam kırıklarının döşendiği göğsünün içinde kalbi yalın ayak o kırıkların üzerinde yürüyor gibi hissetse de umursamadı.

Ya da o umursamadığını sanıyordu, kim bilir?

✨✨

*Folie à Deux: Aşırı düşüncelerin ve inançların iki kişi arasında yayılması olarak tanımlanabilir. İki kişi birbirlerinin düşüncelerini ve inançlarını paylaşırlar ve bu düşüncelerin ve inançların gerçek dışı olduğunu kabullenirler.

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve  💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 2 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Neriman_Lusi
Neriman_Lusi
1 ay önce

deli edersiniz insanı, her şeyi biliyorsunuzya…..

error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top