✨✨
Hiç elinizden alınacak sadece tek şeyiniz varmış da ömrünüzü ona adamanız gerekiyormuş gibi hissettiniz mi? O şey işiniz, paranız ya da arabanız her neyinizse, işte o şey elinizden gittiğinde sizden geriye kocaman bir boşluk kalacakmış gibi…
Hayatın getireceği güzelliklerden önce bazen sizden bir şeyler götürmesi gerekiyordu belki de. Sizin bileklerinize yağlı bir urganla bağlı, kilolarca ağırlık yapan ama sizin tüy kadar hafif gördüğünüz, kırmızı balonlar… Kesin gitsin, incecik bilekleriniz, yumruk kadar kalbinizle her şeyi taşıyamazsınız ki…
İşte Mustafa’nın teni zehirli bir kara mamba misali dolanan iplerden artık görünmüyordu. Kendine ettiği, boyunu aşan haksızlıkların yanı sıra sanki kendisi çok sağlam bir kayaymış gibi, her yükü sırtlanabilirmiş gibi eklenip duruyordu ona bağlanan kilolarca ağırlıklar.
Mustafa için şu zamana kadar işinden önemli bir şey olmamıştı hayatta. Lafı dolandırmaya ne hacet? Çünkü yalnızdı Mustafa.
Yalnız insanlar ya işine sarılırdı dört elle ya paraya ya da hayatına giren anlık tanıdığı insanlara saplantı neticesinde bağlanırdı. Yalnızlığı seven insanlardan, bir parça sevgiyi özümsemiş kişilerden farklıydı bu insanlar, herkese, her şeyeydi öfkeleri…
Mustafa bunlardan değildi, barışıktı yalnızlığıyla. İşinde yalnızlığı yüzünden herkese kan kusturan, ona ilgi gösteren ilk insana yapışan, manayı özde değil parada araya cimri biri hiç değildi. Zamanında ondan alınanlardan geriye kalan üç beş değerli parçayı korumaya çalışan bir askerdi yalnızca. Az da olsa içinde bir yerlerde umut da vardı, beklenti de. Bunları namus bildiği vatanını koruyan bir asker gibi korumaya çalışıyordu, tek kişilik ordusunda.
Geriye dönebilse böyle olmasına sebep olan o küçük oğlan çocuğuna kızar mıydı bilmiyordu. Onu bu şekilde yetiştiren, buna eviren kimdi onu da bilmediği gibi…
Daha kırılgan, narin olduğu için tam bir şeyleri idrak yaşında ‘kız gibi bu şişko da’ denilmesi mi, yoksa sıra arkadaşı olan, yirmi yaşında, askerliğini yapıp gelmiş ‘Top Hulusi’ denilen, Mustafa’dan farkı sadece daha feminen ve yazdığı şiirlerle lisede gururla gezen Hulusi’yle yakıştırılması mıydı?
‘Bu ikisinden kim kime veriyordur sizce?’ minvalinde fısıltıyı da aşan, artık kimsenin birileri duyacak korkusunun kalmadığı cümleler…
Ya da sürekli babasının annesinin gözünde bir türlü yeterli olamayan okul hayatı mı?
Bilmiyordu Mustafa, neyin onu eksik hissettirdiğini, neden sürekli içinde ne kadar yemek yese de, ne kadar alışveriş yapsa da, dünyanın en güzel dizilerini izlese de dolduramadığı bir boşluk olduğunu bilmiyordu.
Kardeşi doğduktan sonra bir şekilde ağır aksak giden hayatı kardeşinin beş yaşında okumayı sökmesiyle, ilkokul öğretmeninin Cem’in muazzam bir kariyerinin olacağını öngörüp bedava özel ders vermesiyle, kardeşinin o zamanlar yaşadıkları şehir olan Ankara’da girdiği tüm sınavlarda birinci olup özel okullardan bile burs kazanmasıyla Mustafa’nın içindeki zemini çok da sağlam olmayan, tüm güvenlik ihlalleriyle kaçak göçek inşa edilmiş, kendine güven duygusu yıl be yıl kat be kat çökmüştü, gri betonlu buz gibi bir zemine.
Hayır, kardeşinin başarısına duyduğu haset değildi hissettiği duygu, anne babasının bir ortamda artık tek çocukları varmış gibi davranmalarıydı.
Mustafa gelen misafire her zaman terbiyeli davranan, çay dağıtılacağı zaman annesinden önce mutfağa koşan, ailesinin parasını çar çur etmemek için aynı kıyafetleri çevirip çevirip giyen bir çocukken; Mustafa’nın terbiyesi buzdolabının yumurtalık kısmında aylarca unutulan yarım, kuru bir limon gibi gözardı edilip Cem’in başarıları konuşuluyordu.
Zamanla, ‘Cem de yine burslu okuyor, LGS’de derece yaptı, ah evet İngilizce’yi söktü bu yaşta.’ cümleleri Mustafa’nın o evden kaçıp İstanbul’da işe girmesinin ardından annesinin ilgili bir anne olduğunu kanıtlamak için haftada bir yaptığı telefon görüşmelerinde, ‘Cem dedi ki-, Cem’e göre seçimi bu parti kazanırmış, Cem şu hisseye yatırın paranızı diyor.’ cümlelerine evrilip gün be gün gözlerinin altı çöken Mustafa her zamanki gibi gölgelerde kalıyor, birilerinden artan sevgiye bile muhtaç şekilde arkada saklanmak üzere haddini biliyordu.
İnsanların acımasızlığı, ailesinin sevgisizliği derken otuz üç yaşında o kadar çok şeyden mahrum kalmıştı ki Mustafa.
Birilerinin karşısına geçip de ‘Beni neden sevmediniz!?’ diyecek biri de değildi üstelik. Karşılığında ‘Hangi kanunda seni sevmemiz yazıyor?’ denebilirdi ona göre.
Mustafa aza kanaat eden biriydi, annesinin babasının ona sağladığı yiyecek, giyecek, başını sokacağı bir çatı vermesi dahi onun için minnet sebebiydi. Fazlasını hak görmezdi kendinde.
Otuz üç yıllık hayatında hâlâ gideceği bir kitap festivaline bilet alırken annesinin sözleri çınlıyordu kulaklarında. ‘Nerede boş iş orada sen,’ ya da babasının, ‘Her şeyimiz bitti bir kitap festivalimiz kaldı,’ cümlesi…
Büyük travmaları yoktu belki ya da uydurulmuş acıları… Birilerine kendinden, sıkıntılarından, üzüntülerinden de bahsetmez sessizce kendiyle kalırdı ama hâlâ bir kitap festivaline emeğiyle kazandığı parasıyla bilet alırken suçluluk hissederdi yüreğinde, sanki hırsızlık yapıyormuş gibi.
İşte böyle hissederken ilk kez ‘Hayır.’ demişti. Üç gün bunun kalp yangınıyla kavrulacağını, belki de onu aklına getirmeyecek annesini kırdığını günlerce düşüneceği bile bile.
Sebebi neydi bilmiyordu ama burnuna dolan vanilyalı kahve kokusuyla yıllardır içtiği sert Americanosundan bu sabah vazgeçip de aromalı bir kahve içmek istemesi bile şaşırtıyordu onu.
Kahvaltısını yapıp Ayaz’a gidecekti bugün. Hayatı boyunca, üniversite dönemi dahil birinin evine gitmemiş olan Mustafa, iş arkadaşının evine gidecekti. Bunun ne demek, ne yüce bir duygu olduğunu birilerine anlatmak istese anlatamazdı zira empati yapmak bazı yerlerde etkili olmuyordu.
Kahvaltısını bitirdikten sonra dudaklarını ağzının içine çekip yüzünde oluşacak gülümsemesini bastırarak hınzır bir ifadeyle duşa gitti. Adem’in yasaklı elmayı ilk ısırışının yarattığı o cazibeyle vanilyalı duş jelini alıp her yerine güzelce yedirdi.
Bunu yaparken neden çok ayıp ya da günahmış gibi hissettiğini anlamasa da olduğuna inandığı ayva göbeği dahil her yerine yedirdi mis kokulu jeli.
Sebepsizce vanilya gibi kokmak istemişti Ayaz’a giderken. Ama vanilyalı duş jelini sürerken yüzünde oluşan o ifadeyi kendisi görebilseydi eğer saatlerce aynaya bakardı, ‘Bu gözlerimdeki parlak yıldızların sebebi ne acaba?’ diye.
Duştan çıktığında havlusunu beline sarıp giyinme dolabının önünde durdu. Sıra sıra dizili kıyafetlere dünyanın en zor matematik problemini çözmek ister gibi baktı.
Ne giymeliydi?
Çok şık olmamalıydı, ne o öyle görmemişler gibi. “Sanki gördün de,” diye kendi kendine konuşarak kıkırdadı, neşesi yerindeydi bugün.
En sonunda eskitme, gri-siyah dar bir kot pantolonla, balıkçı yaka beyaz bir kazakta karar kıldı. İş arkadaşı belki de ilk kez onu bu tarz kıyafetlerin içinde görecekti, acaba beğenir miydi ki?
Ayaz’ın onu beğenmesi ihtimaline nedense güldü. Yunan tanrılarını kıskandıracak kadar yakışıklı, karizmatik biri kendisinden on üç yaş büyük bir adamı hangi anlamda beğenirdi ki?
Belki abi? İçi sıkıldı bu düşünceyle, Ayaz’ın onu abisi gibi görmesini istemedi, içi almadı bu fikri. Nasıl görmeliydi peki? İşte onu bilmiyordu ama abisi gibi olmasındı ya sadece!
“Düşünce denizine girme şimdi Musti çıkamayız!” diyerek üzerini giyinip saçlarını yine kendi haline bıraktı. Eli parfüm şişesine gitse de sıkmadı, vanilya kokusu teninden buram buram yayılırken olduğu gibi kalsın istedi.
Ayaz onu almaya gelmek için ısrar etse de yürüyerek yarım saat olan yere gitmek için ona zahmet vermek istemedi. Zaten geçtiğimiz hafta içinde de Ayaz’a bir şeyler olmuştu. O donuk bakışlı çocuk tıpkı bir bebeğin istediği şeker verilmediğinde surat asması gibi sürekli surat asmıştı.
Özellikle İspanyol misafiri ne zaman çalıştıkları birime gelse ya da Mustafa’yla yemek yemek istese Ayaz’ın alt dudağı ağzının içine giriyor, geri çıktığındaysa o dolgunluklarda inci gibi dişlerin izi oluyordu.
Neyse ki adam üç günün sonunda gitmişti de Ayaz yeniden müdürlüğe neşe getirmişti. Zaten pazartesiden itibaren de Ayaz artık Aytül Hanım’la çalışmasını bitirmiş olacak Mustafa’nın masasına taşınacaktı.
Mustafa’nın yaptığı iş kadınınkine göre biraz daha kapsamlı olduğundan Ayaz, Mustafa’nın yanında daha uzun eğitim görecekti.
Bugününün Ayaz’la geçecek olmasından ziyade pazartesiden itibaren Ayaz’la yan yana çalışacak olmasının heyecanını hiçbir dilde hiçbir sözcük karşılayamazdı.
Acaba dizleri birbirine dokunacak mıydı yine? Ayaz ona bakarken boynunu sağ tarafa eğecek miydi, göz kırparak çapkınca gülümseyecek miydi? Belki öğle yemeğine beraber inerlerdi kim bilir?
Göğsüne konan kuş, içinde santim santim Ayaz’ın iç ısıtan gülüşünün etkisiyle büyüyen gül eşliğinde Ayaz’ın evine doğru yürümeye başladı.
Navigasyondan açtığı yol tarifini alması Ayaz’ın sürekli attığı ses kayıtlarının yukarıdan çıkıp duran bildirimleriyle zaman zaman sekteye uğrasa da sonunda gelmişti.
‘Vay be buralarda böyle evler de mi varmış?’ diye düşündü. Bir firma tarafından yapıldığı belli olan beyaz, teraslı birbirinin aynısı evler sıra sıra dizilmişti nazlı bir gelin edasıyla.
Her bir evin kendisine ait kocaman bahçesi vardı, bu bahçenin bakımının aidatı bile kaç para tutardı kim bilir?
Yirmi üç numaralı evin önüne geldiğinde havanın soğukluğuna aldırmadan siyah renkli, üzerine yapışan, görenleri bir kere yutkunmaya sevk edecek bir tişörtle, dizlerinden yırtık, yine siyah olan bir pantolon ve özel üretim spor ayakkabılarıyla Ayaz karşıladı onu.
Ah tanrım! Kim dayanabilirdi ki böylesi bir görüntüye? Sağ ayağını sol ayağının önüne atmış, kollarını birbirine bağlamış, kafasını kapının kenarına yaslamış yüzündeki gülümsemeyle onu izleyen Ayaz…
Güzel şeylerin cinsiyeti de yoktu, çağrıştırdığı cinselliği de. Sanat eseri gibiydi, nasıl Louvre Müzesi’nde sergilenen Botticelli‘nin olağanüstü eseri Venüs’ün Doğuşuna baktığınızda çıplak bir kadın değil güzelliği gözlerinizi kamaştıracak kadar şairane bir görüntüye maruz kalıyorsanız şu an Ayaz’ın varlığı da dünyaya sadece güzellik getiriyordu Mustafa’ya göre.
‘Güneşle bir ilgisi olmalı bu çocuğun saçlarının, yoksa bu kadar parlayamaz bir insan,’ diye geçirdi aklından.
Öyleydi ki bir istiridye içindeki inci tanesiydi bu çocuk, içiyle de dışıyla da. Onun göğsünde atan organ da inci tanesine yakışırdı ancak, sıradan bir kula nasip olmamalıydı onun kalbi.
Bakakaldığı görüntüyle zihnine gri dumanlar arasında bir düşünce süzüldü. ‘kırılmasın hiç, üzülmesin.’
“Daha ne kadar duracaksın orada?”
“Pardon, geliyorum hemen,” diyerek hızlıca yürüdü Mustafa. Diyemezdi ki, ‘Medusa gibi bakışlarınla taşa döndürdün beni!’ diye.
Evin kapısına vardığında Ayaz sanki her gün bu eve geliyormuşçasına yüzünde kocaman bir gülümsemeyle sarıldı Mustafa’ya.
Mustafa’nın elleri yaşadığı şaşkınlığın etkisiyle, saliselik bir zaman diliminde, vücudunun iki yanında sallansa da ne yaptığını hemen fark edip ellerini Ayaz’ın sırtına sardı.
Elleri hâlâ Mustafa’nın belinde olan Ayaz, “Hadi bakalım, bugün İspanyol günü! Sana Churros bile yaptım, kendini Barselona’da hissedeceksin,” diyerek gözlerinin içine bakıp başını sağ tarafa eğdi.
“Vanilya kokuyorsun bu arada, buram buram.”
Ah! Bir şeyler oluyordu. Bir şeyler Mustafa’nın bedeninde, kalbinde kocaman adaları yakıp yıkıp sonra yutan tsunamiler gibi yeri yerinden oynatıyordu. ‘Yeniden hasta mı oluyorum acaba?’ diye düşündü. Hissettikleri hastalık belirtileriydi çünkü.
Ellerindeki ayaklarındaki kan geriye çekiliyor, mide boşluğundan boğazına doğru sanki uçan kanatlılar birbirine çarpa çarpa ağzından çıkmak için yarışıyor, Ayaz’ın ellerinin tuttuğu beli yanıyor ama o el çekildiğinde buz gibi bir su değmişçesine donacağını hissediyordu.
Mustafa anlamsızca Ayaz’a bakmamak için zoraki de olsa gülümseyerek ilk kez evine geldiği için nezaketen aldığı hediyeyi ona doğru uzattı.
“Şey- Adettendir diye düşündüm. Odanı bilmiyorum ama- İşte öylesine. Kullanmak zorunda değilsin.”
Ayaz, içeri girmeyi unutup heyecanla Mustafa’dan gelen paketi açtı. Pakette çok zarif bir markanın meşhur vanilyalı mum seti vardı. Boy boy tasarlanmış, üç tane, şık ve pahalı olduğu ambalajından bile belliydi mumların.
“Çok teşekkür ederim, ilk kez biri bana mum hediye ediyor.”
“Vanilyalı olduğundan, yani sen sevdiğin için. Yakıp koklarsın diye düşündüm. Kokuların yatıştırıcı etkisi varmış çünkü.”
“Kışkırtıcı etkileri de var, özellikle vanilyanın. Yani varmış ben de yeni öğrendim.”
“Öyle mi? Kokuları anılarla özdeşleştirir insan,” dedi Mustafa, Ayaz’ın yönlendirmesiyle odasına doğru çıkarken. “Çok sevdiğim bir kokuyu duyumsadığımda bazen üzülebiliyorum kötü hatıralar sebebiyle.”
“O zaman biz de kötü anı bırakmayız bundan sonraki kokularda. Gerçi Mümin’in kokusu için bir şey diyemeyeceğim, su ve sabunun icat edildiğinden kendisi habersiz galiba,” dedi, büyük merdivenlerden çıkıp Mustafa’nın belini tutarak soldaki odaya doğru yönlendirirken.
“Ya Ayaz! Çok ayıp ama,” diye kıkırdadı Mustafa. Sözlerinin akabinde de Ayaz’ın Mümin’in dedikodusunu yaptığını unutmuş odasını incelemeye başlamıştı.
Ayaz burada kendisine gizli bir cennet kurmuştu resmen. Yatağın yaslı olduğu beyaz duvarın tamamı, bölme bölme, usta bir mimari tasarımla oyulmuş, bölmelerin içlerine kitaplar, gittiği gezilerden aldığı küçük hatıralar, hatta Harry Potter ürünleri bile dizilmişti.
Yumuşacık yatağın üzerindeki battaniye bile el örgüsünden, dergilerde ya da pahalı ev dizayn sayfalarında bilmem kaç paraya satılanlardandı.
Sol tarafta geneli siyah olan tişörtlerin, kotların bulunduğu kocaman, açık bir giyinme dolabıyla çeşit çeşit yazlık, kışlık, spor ayakkabıların bulunduğu bir de ayakkabı dolabı vardı.
Dolabın tam yanında banyoya ait olduğu belli olan kapıya bakıp, ‘Çocuğun odasında kendi banyosu var,’ diye düşündü.
Türkiye’de doğup büyüyen herkes bilirdi ki bu zenginlik belirtisiydi.
Sağ tarafta, tam pencerenin önünde Ayaz’ın keyfine düşkün olduğunun kanıtıymışçasına armut şeklinde sallanan hamaklardan vardı. İçinde gördüğü battaniye ve kitapla çocuğun en çok orada vakit geçirdiğini düşündü Mustafa.
Kendisinin de orada bir gün, yağmurlu bir havada, dizlerinde battaniye, elinde kahveyle kitap okuduğunu hayal etti. Perdelerin ardındaki sitenin çam ağaçlarına bakan manzarayla orada olmak istedi Mustafa, tüm gün hiçbir şey düşünmeden.
Sonra bunu hayal bile etmemesi gerektiğine karar verip arkasına doğru çevirdi bakışlarını. Sade, derli toplu bir çalışma masası vardı. Çalışma masasının yanında ayrı bir masa ve kocaman ekranlı masaüstü bir bilgisayar bulunuyordu.
“Vay be bilgisayarının özel masası var,” dedi kendisine hakim olamayarak.
Ayaz, Mustafa’nın sözlerinin etkisiyle kahkaha atıp elindeki mumları tamamen paketinden çıkardıktan sonra yatağının başucunda kalan duvarın bölmesinin sağ tarafını boşaltarak mumları hemen oraya dizdi, Mustafa’nın kalbinde yine aldığı hediyenin hemen kıymetinin bilindiğini görmenin verdiği çarpıntıyı fark dahi etmeden…
“Gelsene. Annem kesin arkadaşlarını çağırır diye salonda oturmak istemedim. Kimse rahatsız etmesin diye burada takılalım dedim.”
“Bana fark etmez,” diyerek Ayaz’ın patpatladığı yatağın ucuna ilişti ama gözü hâlâ kuş yuvası gibi olan hamaktaydı. Kim bilir nasıl olurdu o manzarada kitap okumak? Özellikle de yağmurlu bir havada…
“Beğendin mi?” deyip hamağı gösterdi Ayaz.
“Çok çok beğendim. Yağmur yağdığında, elinde kahvenle kitap okuyorsundur değil mi?”
“Battaniye de örtüyorum dizlerime, Yaprak Dökümü’ndeki Ali Rıza Bey gibi.”
“Nereden aklına geldi!?”dedi Mustafa kahkahalar eşliğinde. Ayaz, o gülerken onun dudağının üzerine bir yere bakakalmıştı yine, gülümseyerek bir Mustafa’nın gülüşüne bir dudağının üzerine bakıyordu.
“Öyle ama. Neyse Oğuz gibi bir şerefsize denk gelmeyelim de Ali Rıza Bey’e tamamım ben.”
Bağdaş kurarak sırtını yatağın başlığına yaslayıp, “Gel bak sana Barselona fotoğraflarımı göstereyim. Park Güell‘in de videosu var. Hatta sever misin bilmem manyak Picasso’nun delirmeden önceki eserleriyle manyadıktan sonraki eserlerini bile çektim.”
“Ama yasak değil mi? Ben internetten o müzenin belgeselini izlediğimde yasaktı fotoğraf çekmek.”
“Ben Türk oğlu Türk’üm, bana yasak işler mi sence?” dedikten sonra yatağın yanındaki alt bölmeden laptopunu alıp fotoğrafların olduğu klasörü aramaya başladı.
Ayaz, Josè‘den daha fazla İspanyol olduğunu kanıtlama çabasına giredursun Mustafa Ayaz’ın fotoğraflarıyla, videolarıyla mest oluyordu. Ayaz ne kadar güzel fotoğraflar çekiyordu böyle.
Hayran olduğu şehrin, hayran olduğu mimarın eserlerinin her bir fotoğrafına bakarken gözleri kocaman açılıyor, bazen yerinden heyecanla zıplıyor, bazen de sanki fotoğrafı çeken Ayaz değilmiş gibi, ‘Ayaz şunu gördün mü?’ diyerek parmağıyla işaret edip Ayaz’ı dürtüklüyordu.
Yatağın ucuna iliştiği yerden iyiden iyiye Ayaz’a doğru kaymış, heyecanının etkisiyle fark etmemişti de durumu.
Ayaz’ın, Sagrada Familia’nın renkli pencerelerinden yansıyan ışıkların yüzünde gökkuşağı efekti yaratmasıyla kocaman gülümsediği, yüzüne gelen ışığın etkisiyle rahatsız olup bir elinin tersini gözünün üzerine kapattığı fotoğrafını görünce, “Çok güzel,” demekten kendisini alıkoyamadı.
İçi gitmişti fotoğrafa. Çocuğun üzerindeki kıyafet sebebiyle belirgin köprücük kemikleri, esmer teni, o bembeyaz, inci gibi dişleriyle kocaman gülümsemesi ve yüzüne çok yakışan gökkuşağı renkleri…
Ayaz’ı sevmek ne de kolaydı. Zahmetsiz, çabasız, bir anlık… Bir bakışına, bir gülüşüne aşık olurdu insanlar. Yeter ki o nazenin kalbi birine emir buyursun, ‘Beni sev!’ diye, olmazlar olurdu Ayaz’ın güzelliğinin büyüsüne.
“Güzel olan ne?” dedi Ayaz, neyi duymak istiyordu bilmiyordu Mustafa.
“Poz, sen, ışıklar. Her şey çok güzel. Senin yerinde olsam her yere koyardım bu fotoğrafı.”
Neden yalan söylesin ki? Allah’ın bildiğini kuldan saklamaya ne hacet? Sanki Ayaz bilmiyor muydu ne kadar güzel olduğunu? Mustafa hiç utanmadı Ayaz’ın fotoğrafta güzel çıktığını da, güzel olduğunu söylerken.
“O zaman büyütelim, çıktı alalım ve senin evine asalım ne dersin?” dedi parmağıyla Mustafa’yı işaret ederek.
“Nee!?”
“Sen dedin ya her yere asardım diye, ben senin evine asmak istiyorum,” dedi gülümseyerek.
Mustafa şimdi gözlerini kocaman açmış Ayaz’a, ‘Ne diyor bu değişik?’ bakışları atarken Ayaz ayağa kalkarak, “Şimdi sana efsane tatlımı getireceğim, bayılacaksın! O Josè mi neyse o kertenkele de bok yesin.”
“Ya öyle söylemesene çok iyi biriydi, sohbeti de çok güzel.”
“Neden geçmiş zaman eki getirmedin?”
“Neye?”
“Sohbeti çok güzel dedin ya, neden şimdiki zaman ekiyle kurdun cümleyi?”
Ayaz içinden, ‘İnşallah ilkokul öğretmeninin asıl mesleği kabzımal falandır, sana zaman kiplerini yanlış öğretmiştir de hâlâ o domatesle konuşmuyorsundur,’ diye geçirdi.
“Hâlâ konuşuyoruz, telefonlarımızı aldık. Hem İspanyolcam için de çok faydalı oluyor. Unutuyorum konuşmaya konuşmaya.”
Ayaz’ın kalktığı yatağa aynı hızla oturması bir oldu. Gözlerini bir yukarı dikti, yetmedi… Önce sağa baktı, sonra sola. “Bak ne diyeceğim? Ben de İspanyolca öğrenmek istiyorum. Bence bana öğret, hem unutmamış olursun. İnsan öğrettiği şeyi daha çok pekiştirir derler.”
“Kim der?”
“Ne bileyim İsviçreli bilim adamları herhalde, her şeyi onlar diyor. Bir de hepsi adam mı acaba bilim adamı diyorlar? Neyse ya.”
Mustafa konunun başını kaçırıp, ‘İsviçreli adamlar ne alakaydı?’ diye düşünürken Ayaz, “Eee ne dersin? Bana öğretebilir misin İspanyolca? Yoksa kötü bir öğretmen misin?” dedi Mustafa’ya doğru yüzünü yaklaştırıp onu kışkırtmak istercesine sesini alçaltarak.
Gazı alan Mustafa, “Ne münasebet! En alâsını öğretirim,” diyerek yükselmiş, Ayaz’ın ekmeğine yağ değil adeta bal kaymak sürmüştü.
“Tamam o zaman, iş yerinde iş öğreniyoruz, çıkışlarda da İspanyolca çalışıyoruz.”
“Anlaştık,” dedi Mustafa. Hem iş yerinde hem iş dışında sıkılmaz mıydı ki Mustafa’dan? Oysa kendisi ne kadar ilginç biriydi Ayaz’ın.
Mustafa, Ayaz hakkında her şeyi bilmek istiyordu, her şeyi öğrenmek. Ayaz’a karşı içinde doymak bilmeyen meraklı bir çocuk vardı sanki.
Kaçta yatar, kaçta kalkar, en sevdiği şarkı nedir, odasındaki küçük objeleri nereden aldı, en sevdiği Harry Potter karakteri kim? keşke minik bir hap olsaydı da o hapı alıp her şeyi öğrenebilseydi.
Neden Ayaz’ı bu kadar merak ediyordu, bilmiyordu da. İnsan arkadaşını merak ederdi tamam ama Mustafa resmen Ayaz’ın her şeyine açlık çekiyor gibiydi.
Bu sırada Ayaz tahta bir tepsi içinde küçük bir ocağı anımsatan mumların üzerinde, erimiş sütlü ve beyaz çikolata olan beyaz kaseler ve Türklerin halka tatlısına benzeyen ama uzun uzun şekillendirilmiş bir sürü churrolarla geri döndü odaya. Ne ara gidip gelmişti yahu?
Mustafa düşünürken bunu da kaçırmış olmalıydı.
“Yatağına dökmeyelim?”
Ayaz, “Bir şey olmaz, ben neler döküyorum bilsen. Değiştiririm rahat ol,” diyerek tepsiyi ikisinin ortasına bıraktı.
İkisi de şimdi sırtlarını yatak başlıklarına dayamışlar, ortalarında tatlıları öylece oturuyorlardı.
“Ben yaptım, baksana tadına.”
“Gerçekten sen mi yaptın?”
“Evet. Severim ben mutfakla uğraşmayı, yeni şeyler denemeyi.”
Mustafa, tatlıdan bir tane alıp hâlâ sıcacık olan erimiş çikolataya bandırarak zarifçe ağzına atmıştı bile. Gözlerini kapatarak ağzında patlayan enfes lezzetin tadını çıkardı. Gerçekten çok güzeldi, şerbetli tatlı sevmeyen tarafına zıt çikolata seven tarafına eş tam Mustafa’ya uygun bir tatlıydı bu.
“Bayıldım Ayaz! Harika.”
“Aslında İspanyollar sıcak çikolataya batırıp yiyorlar, ben kendimce modifiye edip fondü gibi olsa daha güzel olur diye düşündüm,” dedi gururla.
Mustafa, Ayaz’ı heyecanla dinlerken bir tane daha churroyu midesine indirivermişti bile. Çok ama çok güzeldi! Dilerdi ki bir gün yerinde de yiyebilirdi bu harika lezzeti.
Ayaz da bir ısırık alarak Mustafa’ya bakıp konuşacağı sırada gözleri Mustafa’nın dudaklarına takıldı.
Mustafa, ikinci churroyu beyaz çikolatalı denemek istemişti. Yerken beyaz çikolataya aşık bünyesi kendinden geçmiş, şimdi dudağının kenarından beyaz çikolata akıyordu. Dudaklarının da yer yer beyaz çikolatayla kaplandığını gören Ayaz sesli bir şekilde ağzındaki lokmayı yuttu.
Mustafa karşısındaki çocuğun kendisine baktığından habersiz en güzel tavuk budunu seçmeye çalışan Ron Weasley gibi en çıtır churroyu seçmeye çalışıyordu.
Ayaz seslice boğazını temizleyerek, “Şey-” dedi. Kekelemiş miydi o?
Mustafa, kafasını kaldırıp kendisinden biraz daha yüksekte oturan çocuğa alttan alttan baktı. Şimdi böyle de hiç olmamıştı ki yahu!
Ayaz, yavaşça ona doğru yaklaşarak baş parmağıyla dudağının kenarını temizledi. Eline bulaşan çikolatayı da ağzına götürdüğü baş parmağını emerek yok etti.
N’apsındı çocuk!? Yatağa mı sürsündü!?
Mustafa, Ayaz’ın dokunduğu ve alev alev yanan dudak kenarının verdiği hararetle dudaklarını yalayıp kalan çikolatayı da temizlemeye çalıştı.
Kendi dudağının kenarından aldığı çikolata sosunu yalayan Ayaz’ın ondan tiksinmemesini eve gidince saatlerce düşünecekti elbette.
“Yemesi zahmetli işte,” diye kekeledi Ayaz.
Mustafa, başını sallayarak üçüncü tatlıyı yese mi yemesi mi acaba derdindeydi o an. Karşısındaki çocuğun kekelediğini de fark etmemişti ki.
Normalde dudağının kenarına bulaşan bir şeyi karşısındaki fark ettiği an günlerce utanırdı bunun için ama tatlı o kadar lezizdi ki utanma işini de, düşünme işini de ertelemişe benziyordu.
“Ellerine sağlık Ayaz, enerji patlaması yaşayacağım sayende. Ne kadar çok yedim. Kesin kilo aldım.”
“Yemeklerle ne zaman küstün sen?”
“Anlamadım ki?”
“Yemeklerle küsmüşsün. Seni iki haftadır dinliyorum. Ne zaman bir şey yesen o yemeğin sana kilo yapacağını düşünüyor, yediğin keyifli bir öğünün tadını çıkarmıyorsun. Kütür kütür yeşil erikleri yerken de böyle pişmanlık yaşıyor musun?”
“Yani hayır, tabii yani evet. Bilmiyorum ki. Ben küçükken çok şişmandım oradan kalma alışkanlık, yedikten sonra bu yüzden hep böyle diyor olmalıyım. Hiç fark etmemiştim.”
Mustafa hayatında ilk kez birilerine kendisini anlatmadan fark edilmenin nasıl bir his olduğunu tadıyordu. Kendisi bile fark etmemişti ki bu özelliğini. Birileri Mustafa’yı görüyor muydu yani?
Üstelik ne demişti o? ‘Seni iki haftadır dinliyorum.’ Birileri birilerini dinliyor muydu bu zamanda?
“Güzel bir şey yediğinde, içtiğinde, yaşadığında pişmanlık yaşama Mustafa. Hayat sana verilmiş bir hediye, bir kere verildi başka şansın yok. Bu şansı iyi kullanmak senin elinde. Başkalarına taze kan vermeye çalışırken buna en çok senin ihtiyacın olduğunu unutmuşsun.”
Mustafa gelen cümlelerin doğruluğuyla sadece kafasını sallayarak, kirpikleri üzerinden Ayaz’a baktı. Zaten Ayaz ne dese hipnoz olmuş gibi dinliyor, o ne dese hak veriyordu.
“Tamam yaşamam bundan sonra pişmanlık.” dedi. Kendisi bunun ne kadar zor olduğunu bilse de nasıl olsa Ayaz da öylesine söylüyor olmalıydı, kim kimi düşünürdü ki bu devirde?
“Bak, bu bugün aldığım ikinci söz,” dedi Ayaz İspanyolca dersini hatırlatarak. Mustafa, bacaklarını dizinden kırarak kendine çekip, “Daha pazartesi günü iş öğrenmeye başlayacaksın stajyer! Bakalım ne marifetlerin varmış?” diyerek lafı değiştirdi.
“Marifetlerimi saysam şok olursun.”
“Göreceğiz onu.”
“Bana da öyle geliyor, çok yakında göreceksin.”
Mustafa gülümseyerek baktı Ayaz’a. Gözleri ne kadar derindi, bir şeyleri ona ezberletmek ister gibi. Mustafa’nın ezberleyecek vakti var mıydı ya da cesareti işte orası meçhuldü. Sadece içinde bir şeyler birikiyordu Mustafa’nın, sanki tek dinleyicisinin Ayaz olacağı şeyler…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
mustafamı çok seviyorum MUSTAFAMMMMMMMMMMMMMMM 👹👹👹👹👹👹👹