Bölüm 7: Kalbimin Yaralı Bestesi

✨✨

İnsanoğlunun yaptığı eylemlerin yüzeyinde gizlenen ama en derinliklerinde saklanan kısımlarında yatan bir sır var mıdır?

Eğer böyle bir sır yoksa insanlar sadece basit varlıklar mıdır, içinde aç susuz bırakarak yıllarca kilit altında tuttuğu eylemleri bir anlık gafletle ilk isteyenin ayaklarının ucuna atan?

Çok uzak, erişilmesi zor bir ülkeden gelen mücevherimin en ufak sorgulamasında ben de döküvermiştim bu eylemlerimin derinlerine inmeden de olsa sebeplerini ortalığa. Mücevherimse onca yol aşmasına rağmen hâlâ büyülüydü.

Ellerimin arasına aldığım an başka diyarlardan geldiği için soru üzerine soru sormuştu bana ancak ben ona yalnızca basit bir savaş ganimetiymiş gibi alelade davranmak zorundaydım, sanki tüm krallığımın hazinesi ona muhtaç değilmiş, sanki binlerce sıradan taştan biriymiş gibi…

Ömer, onu sıradan, basit bir mücevher addettiğimden habersiz içimdekilerin ona gösterdiğim kadarını kabullenip gerisi için beni zorlamamaya karar vermiş olacak ki, “Lan resmen az önce bana lütfen dedin,” diyerek anıra anıra güldü.

Muzip şimşeklerin çaktığı ela gözlerinin süslediği suratına ters bir bakış atıp gözlerimi karşımda duran fotoğrafımıza çevirdim. Şerefsizde fil hafızası olduğu için benim daha az önce söyleyip de unuttuğum kelime onun aklında yer etmişti bile çoktan. Hem de uzun bir süre dalga geçeceğinden emin olduğum şekilde.

“Lan! Kolumu çekiştirip beni taksiye sürükleyince kötü çocuk muhabbetine iyi alıştın, beynine sıçarım senin. Lütfenin nesi var sayın puşt?”

“Ben de seni aşkım,” diyerek bana doğru bir öpücük yollayıp ayağa kalktı. “Elini yüzünü yıka, yemek yiyelim. Hindi yapmıştım sana dün.”

O söylediği cümlenin bendeki etkisini fark dahi etmeden mutfağa doğru ilerlerken onun sesinden okunmuş tüm yaralı besteler birden neşeli bir melodiye evrilerek kalbimin en derinlerinde özenle sakladığım aşkı yeniden yeşertti sanki. Unutmamıştı demek.

“Sen unutmadın mı lan?” diye sordum, elini yıka demesine rağmen onun peşinden mutfağa giderken.

“Neyi?”

“Dün Aycan’la tatlı yemeye gittiniz ya?”

“Akşam hemen geri döndüm, sana yemek yapmak için. Ama şerefsiz olduğun için sen beni unuttun,” dedi kaşlarını çatarak.

“Ne bileyim oğlum, birlikte takılırsınız diye düşündüm.”

Bir şeyler düşündüğü zamanlarda yaptığı gibi dilini alt dudağında boydan boya gezdirirken buzdolabından çıkardığı tencereyi ocağın üzerine koydu. Ocağı yakıp da tencerenin içindeki yemeği şöyle bir karıştırırken bana bakarak öylesine soruyormuş gibi, “Aycan’ı sevmedin mi?” dedi.

“O ne demek lan? Ben sevmesem ne olacak sanki?” dedim gülümseyerek.

“Sevdin mi sevmedin mi?”

“Sevmedim desem ayrılacak mısın?” diye sordum alayla.

O an gözlerinden saniyelik bir gölge geçtiğine yemin edebilirdim. Ama beynimin en ücra köşelerinde beni donduran, ısıtan, güldüren, ağlatan adamla kendime yazdığım senaryonun mutlu sonla bitiyor oluşunun hayaliyle yine gerçek dışı bir yanılsama gördüğüme emindim. Islak gölgelerde yaşamaya alıştığımdan aşina olduğum karanlıkları onun gözlerinde de gördüğümü sanıyor olmalıydım.

Aycan’ı bana anlatırken bile ne kadar heyecanlı olduğunu bildiğimden kendi hayal dünyamda kurduğum şeylerin arasında kaybolmaktan korkar gibi her şeyi siktir edip ona doğru baktım.

“On numara kız, seni de çok seviyor. Bana laf düşmez ama sevdim tabii.”

“O zaman neden dün bizimle gelmedin?” diye sordu.

“Üçüncü teker olasım yoktu,” diyerek ellerimi mutfak lavabosunda yıkadım.

Yüzünü buruşturarak bana baktıktan sonra, “Sen de gidip onunla bununla takılayım dedin yani?” diye yanıtladı beni. Aynı zamanda da mutfak dolabından aldığı tabaklara tenceredeki yemeklerden paylaştırmaya başlamıştı bile.

Yemeğin etli kısımlarını yine benim tabağıma boca ettiğini görünce bir gün içimden Ömer alınırsa nasıl ruhumun da parmak uçlarımdan çekileceğini düşündüm. Kesinlikle acı vericiydi onu sevmek ama bir noktada da o acıya bağımlı oluyordunuz. Tıpkı sokak köpeklerinin bir baş okşaması alabilmek uğruna yedikleri onlarca tekme misali…

Tüm kayboluşlarımın arasında varmak istediğim yeri ararken bazen olduğum anda durup ela renginin en güzel tonunun süslediği manzaraya bakmama neden oluyordu güzelliği.

“Kendine de etlerden al.”

“Selim gözlerinin altındaki morluklardan belli sik gibi beslendiğin. Uyumadığın da. O yüzden sus, önünden ye. Bu tabak bitmezse ben yediririm sana,” diyerek bir ucu mutfak duvarına yaslanmış küçük masanın tam karşımda duran sandalyesini geriye doğru çekip oturdu.

“Peki anne.”

Bana ‘Beyinsizsin amına koyayım.’ bakışı atıp, “Dünkü buluştuğun adam- Yani daha önceden tanıyor muydun onu?” dedi.

Öylesine soruyor gibi görünse de meraklı ifadesini de her halini bildiğim gibi ezberlediğimden bu çabasına gülümsedim. Ömer kendisini kandırsa bile beni kandıramazdı.

“İlk kez gördüm.”

“Tehlikeli değil mi bu yaptığın?”

Daha neler yapmıştım bir bilseydi buna tehlikeli der miydi orasından emin değildim ama yaptıklarımın benimle mezara gideceğine emindim.

Yemeğimden bir çatal alıp da ağzıma götürdükten sonra yine çok lezzetli yaptığını fark edince gülümsedim. Onun benden gelecek cevabı beklediği için daha yemeğinden bir çatal bile almadan gözlerimin içine bakıyor olduğunu görünce, “Onaylı hesaplar oluyor, elini kolunu sallayan kaydolamıyor. Ama tabii ki tehlikeli yanları da var. Ama Mikail öyle değildi,” dedim.

Aklıma yeşil hüzünlü gözleri, lüle lüle alnına dökülen koyu sarı saçları gelen adamla tebessümümü bastıramazken önümdeki yemekten bir çatal daha aldım.

“Neden gülümsedin?”

“O aklıma gelince gülümsedim galiba, bilmiyorum.”

“Ona aşık mı oldun?” dedi kaşlarını çatarak. “Hani başkasını seviyordun?”

“Öyle değil. Çok farklıydı Ömer. Sana nasıl anlatabilirim bilmiyorum bile lan. Yalnız olduğu o kadar belliydi ki bana bu gece burada kal derken gözlerinden geçen umuda şahit olmalıydın. Tanıdıktı gözlerindeki bir şeyler. Anlatamıyorum işte,” diyerek oflayıp saçlarımı karıştırdım.

Saçlarımdaki elime bakıp, “İlk kez tanıştığın adamla yattın? Onunla uyudun doğru muyum?” diye sordu.

“Evet. Ama görür görmez nasıl biri olduğunu anladım zaten. Ben sormadım o da bana bir şey anlatmadı ama hem hayat doluydu hem de bir kaldırımın kenarında saatlerce ağlayabilecek kadar hüzünlü. Kanatları koparılmış bir melek.” Son cümlemi söylerken sesim kısıldı, yalnız kendime söylüyormuşum gibi.

“Sadece bir gece yattığın adama da sen bu kadar anlam yüklerdin ancak.”

“Bir gece değil,” dedim boş bulunarak.

“Görüşecek misin yine?”

“Evet.”

“Anladım,” dedikten sonra önündeki yemeğin soğanlarını tabağın kenarına itmeye başladı. O pişmiş soğan yemese de ben yemekte çok sevdiğim için aroması pişirdiklerine geçsin diye yemekleri soğanlı yapar sonradan üşenmeden soğanları çıkarırdı, şimdi olduğu gibi.

“Peki-” dediyse de gözleri yeniden önündeki tabağı bulunca o klasik sorunun aklını kurcaladığını anladım.

“Önümdekini kullanıyorum kardeşim.”

“Hiç olmadı mı? Yani diğer türlü?”

Onunla ilk kez böyle bir konuyu konuşuyor olduğumuzu fark edince bunun bizim için ne kadar devrimsel olduğunu ve bunca zamandır yasak diyerek ondan köşe bucak kaçışımın son bulduğunu düşündüm.

Ömer de kendi birlikteliklerini detaylı anlatmazdı bana. Erkekler arasında katıksız bir orospu evladı değilseniz ayıptı uzun uzadıya yatak muhabbeti çevirmek. Ama benim bugüne kadar bir kez bile bu konuya dahil olmuşluğum yoktu, muhtemelen benim kimseyle olmadığımı düşünüyordu.

“Olmadı,” dedim yutkunarak.

“Rahatsız hissettirdiysem kusura bakma, merak ettim.”

“Önemli değil.”

“Peki Mikail dediğin çocuk, yani tipi falan nasıl?” diye sordu. Konuyu kapatmaması ne kadar merak ettiğinin kanıtı gibiydi şimdi.

“Çok güzel. Yemyeşil gözleri var, sarı kıvır kıvır saçları, beyaz teni, sanki mermerden oyulmuş gibi. Ama sohbeti sardı galiba beni en çok.”

“Öyle tiplerden mi hoşlanıyorsun?”

Yerimde rahatsızca kıpırdanıp önümdeki suyu üç yudumda mideme gönderirken ilgiyle beni izlediğini gördüm. Ne diyeceğimi, durumu ona nasıl anlatacağımı ben de bilmiyordum ama yine de elimden geldiğince ona karşı dürüst olmaya karar verdim. Ömer benim ona aşık olduğumu benden bile duysa inanmayacak gibiydi, yıllardır her bir zerresine işleyen kardeşlik masalından sebep.

“Aslında tam öyle değil. Yatakta evet ama diğer türlü- Bilmiyorum. Yani birini sevdiğim zaman öyle belli bir tip yok. Kim sevdasını bir kalıba sokabilmiş ki ben sokayım?”

“O zaman gönlündeki dünkünden daha farklı.”

“Lan puşt!”

“Bir şey demedim lan!” dedi ellerini havaya kaldırarak.

“Ben seni bilmez miyim it herif? Ağzımdan laf almaya çalışıyorsun.”

“Tamam lan sustuk. Önündekini ye hadi,” diyerek kendi tabağını alıp lavabonun içine bıraktıktan sonra yeniden buzdolabına doğru gidip kocaman, çirkin, mavi bir leğenin içindeki salatalıkları çıkardı.

Masanın üzerine bıraktığı salatalıkları bana gösterip göz kırparken, “Hepsini yıkadım dün, sabaha kadar ye,” dedi.

Gözlerimin pınarları yanarken boğazımda oluşan yumruyla kafamı tabağıma doğru eğdim. Siktiğimin salatalıkları yüzünden bir seksen altılık koca herif ağlamaklı olmamalıydı değil mi? Ama o işler öyle olmuyordu işte.

Ne kalıbım ne cinsiyetim Ömer’in kalbimde hem bu kadar yar hem bu kadar yara olmasını kabullenemiyordu bir türlü. Ben soktuğumun hayatında hayali bile kalbimi acıtmadan, bir gün, yanımdaki adamı iğrenç mavi leğendeki salatalıklar için doya doya öpebilecek miydim?

Tüm duygularım bir katliama kurban gitmiş de hemen ardından yeniden doğmuşlar gibi birbirine karışırken sadece, “Eyvallah,” diyebildim.

“Burada kalıyorsun ha.”

Kendimi kirli hissederken aklıma dolan düşüncelerle birlikte hızlıca itiraz etmek için konuşmaya başladım. “Olmaz lan. Dün de evde kalmadım, pisim zaten.”

“Bu evdeki suya kıran mı girdi göt? Aha duş aha havlu, sanki yabancı yer. Ben ararım Zeliha Sultan’ımı.”

“Ömer çok yorgunum lan bu gecelik beni affetsen?”

Gözlerimin içine ela gözlerini kısıp da bakarken dudaklarını yaladı. “Çok yorgunsun?”

“Hem de nasıl,” dedim kafamı sallayarak.

Adem elması oynadığından yutkunduğunu anlayıp anlam veremediğim durumdan kaçmak için elimdeki tabağı lavabonun içine bıraktım. Ona doğru döndüğümde onu yeniden bana bakarken, daha doğrusu gözü boynumda bir yerde oyalanırken bulunca kafamı ‘Ne oldu?’ anlamında salladım.

Yeniden dudaklarını yalayıp bakışlarını gözlerime çıkardı. “Kal dediysem kal Selim. Senin o sokuk romantik diziyi izleriz. Ne zamandır bir şey yapmıyoruz beraber,” dedi. Aklından ne geçiyorsa bu gece beni eve göndermemeye yeminli olduğu her halinden belliydi.

“Lan tamam ama duşa girmem lazım hemen. Havlu ver bana,” diyerek banyoya doğru ilerledim.

“Banyoyu da ısıtayım mı hünkarıma?” diye sordu.

“Şerefsiz,” diyerek kafasına tokatı geçirince kahkaha atıp elindeki havluyu bana uzattı. “Şampuanını ben kullandım bitti, benimkini kullan.”

“Lan neden? Saçlarım kazık gibi olacak,” dedim. Sanki dünya üzerindeki tek derdim şu an sikik bir şampuanın bitmesi ve saçlarımın kötü görünmesiymiş gibi.

“Kokusunu seviyorum,” diyerek omuzlarını silkip, “Alırız lan ağlama,” diye de ekledikten sonra odasına döndü.

Ömer gözden kaybolunca üzerimdeki kıyafetleri hızlıca çıkararak kirli sepetine fırlatıp birazdan üstüme akacak olan ılık suyun omuzlarımdaki tüm yükleri götürmesini ister gibi sabırsızca duşa kabine girip suyu ayarladım.

Başımı eğip de şöyle bir gövdeme baktığımda mahallenin işsiz orospu çocuklarının bıraktığı çürüklerin renkleri açılsa bile hâlâ izlerin yerli yerinde olduğu görünce içimde kaynayan sinirle gözlerimi kapattım. Kendi işine bakmadan, bir bok bilmezken ahlak diyerek birilerinin hayatını sikmek ne kadar kolaydı?

O itlerin suratları bir bir gözümün önünden geçerken onlara olan hırsımla saçlarımı sertçe şampuanlamaya başladım. Ömer gibi kokan sıvının ellerimde kalan kısmını burnuma götürürken yeniden duyumsadığım kokuyla gülümsedim, onun kokusuydu ama benim sıkı sıkıya tutunduğum koku onun teninden yayılandı.

Hızlıca vücudumu da yıkarken elim karnımdaki çürüklerden birine fazlaca baskı yapınca canımın acısı aklıma dünkü adamı getirdi yeniden. Benim her bir zerremi gören adam bu morlukları da görmüş olmalıydı. Hiç soru sormaması hoşuma giderken kendi kendime gülümsedim, kesinlikle nasılsın mesajı atmalıydım Mikail’e.

Duştan çıkıp da havluyu belime sardığım anda birden tutunduğum dalların sanki içimde kırıldığını hissederken dayanmak ister gibi yumruklarımı sıktım. Aniden gelen mod düşüklüklerine alışkın olsam da bunun şu an şu dakika oluyor oluşu yine de canımı sıkmıştı. Dişlerimle alt dudağımı ezerken kahve içmem gerektiğini düşündüm, beni ancak sert bir kahve kendime getirirdi.

Banyodan belime sardığım havlunun iki ucunu elimle tutarak çıktığımda Ömer’in odasına doğru ilerledim. “Kanka bana kıyafet ver,” diyerek içeri, salona doğru bağırırken girdiğim kapıdan baktığımda onun da tam giyinme dolabının önünde bana kıyafet ayarladığını gördüm.

“Saç havlusu da vermemişsin, pinti puşt.”

“Lan sana havlu vermediğim zaman bundan nasıl bir kârım olabilir amına koyayım?” dedi elindeki siyah tişörtle, eşofmanı bana uzatırken.

“Daha az çamaşır daha az elektrik, su, deterjan?” dedim işaret ve orta parmağımla sağ şakağıma vurup ‘çaktın?’ anlamında göz kırptım. “Ben burada kıyafet bırakmadım mı lan? Bunlar senin?”

“Giy işte oğlum seninkileri yıkamadım hâlâ.”

“İki haftadır?”

“Pisim ben kardeşim oldu mu?” dedi kafasını sağa doğru çevirirken.

Daha sonra odasındaki dört çekmeceli, küçük dolabından bir baş havlusu çıkarıp bana uzattı. Elindeki havluyu alıp da yatağa oturdum. Havluyla saçlarımı kurularken hâlâ odada neden sessizce durduğunu sormak için bakışlarımı ona doğru çevirmiştim ki yine adem elmasının oynadığı o anı yakaladım, üstelik o da bana bakıyordu.

Gözleri, saçlarımı kurulamak için dirsekten kırdığım kolumdan çıplak gövdeme kayıp olduğu yeri turlarken bir kez daha yutkundu. Kaşlarını çatıp da yanıma doğru yaklaşarak, “Orospu Kadir, ebeni bellemezsem ben de Ömer değilim,” dedi sinirle.

“Siktir et şunu. Adam olsa yirmi beşinde kırk yaşındaki adamlarla bir olup it sürüsü gibi mahallede gezer mi amına koyayım?”

“Karşılaştın mı bir daha o piçlerle?” diye sordu bakışları hâlâ gövdemi turlarken.

O an aklına ne geldiyse alt dudağını ısırdı, gözlerinden geçen hüzünle. Bense bana böyle baktığı için aşık olduğum adamın bakışlarının ağırlığında eziliyordum aynı anlarda…

Bana başka türlü de baksın isterdim ama aklıma gelen vasat fikri hemen sürdüm bir suçlu misali zihnimden. En yakın arkadaşımı, bana kardeşim diyen adamı bu şekilde hayal edemezdim. Kalbini ondan habersiz isterdim, kalbimi de verirdim ama başka türlüsü Musa’nın asasıyla Kızıldeniz’i yarması gibi bir mucize yaşanır da bir gün Ömer beni isterse ancak o zaman olurdu.

Saçlarımı kuruladığım havluyu yatağın üzerine bırakıp, “Yok, görünmüyorlar bu ara,” dedim. “Çıkarlar ama yakında, evde mafya dizileri izleyip racon öğreniyorlardır abisi.”

Ömer bir kahkaha atıp da bana doğru yaklaşırken, “Neydi senin şu sik kadar basit sözleri bile ezberleyemeden kameraya bakıp da dudak oynatanların olduğu uygulama?” diye sordu.

TikTok.”

“Oraya da düşmüş olabilirler,” dedi gülümseyerek.

Ben sözlerinin üzerine odadan çıkmasını beklerken o tam önümden geçip komodininin üzerindeki açılmamış kremi aldı. “O ne?”

“Sana almıştım, yaraların için.”

“Geçti gitti lan, açma kremi boşuna. Açtıktan sonra on iki ay değil mi son kullanma tarihi?”

“On iki ay içinde illa kavga edersin sen sayın göt,” diyerek yanıma oturdu. Parmaklarının ucuna kremi bulayıp bir dizini altına çekerek bana döndü.

“Biraz soğuk gelir tenine değince, ben elimle ısıtacağım,” dedikten sonra beni krem bulaşmamış eliyle geriye doğru hafifçe iterek tam kasıklarımın üzerinden başlayıp göğsüme kadar çıkan çürüklerin üzerinde parmaklarını gezdirmeye başladı.

Ben ne yapacağımı bilemez gibi dirseklerimin üzerinde durmuş onun krem süren parmaklarına hayatımdaki en gürültülü sessizliği yaşayarak bakarken Ömer, “Küçükken de böyleydi, kapıya çarptığında bile hemen morarırdı tenin,” dedi.

“Öğretmen sürekli evde dayak yediğimi düşünüp annemle babamı okula çağırıyordu lan hatırlıyor musun?”

“Ne iyi kadındı, başkası olsa sallamazdı bile,” dedi, kremden parmak uçlarına biraz daha döküp bu kez de belimin tam yan tarafındaki çürüğe sürerken. Şerefsizler hiç acımadan vurmuşlardı, özellikle de o orospu Hasan.

Ama şu an onları bile düşünecek durumda değildim. Tam belimde parmak uçlarını hissettiğim adam bu da yetmez der gibi kremi daha rahat sürebilmek için üzerime doğru eğilmiş, nefes alışverişleriyse karnıma doğru çarpıyordu.

“Senin yüzünden sağım solum mordu hep,” dedim, sırf bir şeyler söylemiş olmak için.

“Ne alaka lan?”

“Milleti yanımdan uzaklaştırmak için kavga çıkarıyordun, sonra ben kavgaya dahil oluyordum it herif. Ne çabuk unuttun,” dedim, yerimden doğrularak. Sonunda üzerimden çekilmiş ellerini de vücudumdan uzaklaştırmıştı.

Kaşlarını çattı. O anlar aklına gelmiş olmalı ki sinirle, “Sen iyi top oynuyorsun diye alıp duruyorlardı yanımdan seni lan, hatırlasana,” dedi.

İlkokuldan, hatta daha öncesinden beri söz konusu ben olunca bencil olan bunu da gizlemeye bile çalışmayan adama baktım. Silinmez anlarımdan, karşı koyamadığım özlemlerimdendi çocukluğumuz. O zamanlar Ömer kızlarla konuşmaz, yalnızca benimle olmak isterdi.

Aramıza oyunumuza dahil olmak için bile bir başkası girmek istediğindeyse o kişiyi kavga kıyamet benden uzaklaştırır, küçük ellerini omzuma atarak beni yalnız kendisine saklamak ister gibi sadece ikimizin olacağı oyunları oynamaya götürürdü.

O zamandan kalan alışkanlıkla ben ondan başkasını iki kişilik oyunumuza almazken o yanı başımda daha eğlenceli olduğunu düşündüğüm yeni oyun arkadaşları bulmuştu kendisine, benden ne kadar uzaklaştığını fark bile etmeden.

Yeniden düştüğümü fark edince ellerimi sıkıp, “Kahve içelim mi?” diye sordum.

“Dur,” diyerek bakışlarını boynuma çevirip bana doğru yaklaştı. Mahallenin itlerinin eseri olmayan boynumdaki morluklara ve omzumdaki diş izlerine elinde kalan kremi yedirirken çene hattının yeniden belirginleştiğini hissettim.

“Bunları Hasan yapmadı?” dediğinde şivesinin kaydığını duyunca tebessümle ona baktım. Yalnızca çok sinirlendiği üç beş an hariç konuşmasının bu şekilde değiştiğini uzun zamandır duymamıştım.

“Soru muydu bu? Anlamadım ki?”

“Soruydu.” dedi elini omzumdan çekerken.

Benden uzaklaştığı sırada nefesi boynumu yalayıp geçti. Bilmeden beni bu kadar sınıyor oluşundan da nefret ediyordum. Ama asıl yenilgim bu davranışları için ona hesap soramamaktı. O, boynumu kremlerken bile en yakın arkadaşını, kardeşini düşünüp de ona zarar gelmesin isteyerek yapıyordu tüm bunları. Bense bambaşka şeylerle dolu olan zihnimi kontrol etmeye çalışıyordum, elimden geldiğince.

“Dünden kaldı.”

“Anladım,” derken gözlerindeki ifadenin bana yansımasını çözememiştim. Biraz merak vardı sanki, belki biraz hayret…

Ama bu duyguların arkasına saklanmış öfke kırıntıları birkaç saniye sonra kendisini göz bebeklerinde belli edince bunu anlamsız buldum, onun bana bu durumda öfkelenmesi için hiçbir sebep yoktu ki.

“Sor.”

“Yok.”

“Sor, senin için başka bir evrenin kapısı açıldı. İt merakını bilirim senin.”

Alt dudağını bir kez turlayan dili yeniden dudaklarının ardına saklanınca, “Sert olmayı mı seviyorsun? Yani yatakta,” dedi.

“Lan sana söyleyen aklıma soksunlar.”

“Sen sor dedin, bunca zaman bu konuları benimle konuşmadın hiç.”

“Sen de.”

“Lan sanki kırk yıllık orospuyum ben. Tövbe. Kaç kere oldu da neyini anlatacağım? Ben sevmem sert ama.”

“Ben severim,” dedim bir anda.

Gözleri ayağa kalktığım için yeniden belli olan adonislerimde dolanırken aklına gelen şey neyse birden yutkundu.

“Dövmen sik gibi,” diyerek konuyu değiştirdikten sonra yanımdan geçip odadan çıkacaktı ki birden kolundan tuttum.

“Kahve?”

“Saatten haberin var mı senin?”

“Kola var mı peki?”

“Nerede zararlı şey var gecenin köründe illa içeceksin değil mi? Zıkkımlan salatalığını lan.”

“Ömer! Kahve ya da kola var mı? Otuz kere söyletme siktiğimin yerinde, canım çekti amına koyayım.”

Gözlerimde nasıl bir ifade vardı bilmiyordum ama Ömer’i ikna etmeye yetmiş olmalıydı. Dilini üst dişlerinde gezdirip gözlerini kısarak bana baktıktan sonra, “Kola var, kahve olmaz uykun kaçar,” dedi.

“Tamam.”

Bir adım atarak odadan çıkan adamın kalbimde de bir adım ötede ama aslında bana ne kadar da uzakta olduğunu düşündüm. Dakikalar önce tenimde parmak uçlarını gezdirdiği yerlerin üzerinden kendi parmak izlerimi onun izlerinin üzerine bırakmak ister gibi bir kez de ben geçtim.

Vücudumdaki çürüklerin ağrıları bile onun gönlümde yaktığı ateşin sancısı kadar yakmamıştı canımı. Emin olduğum şeyse benden bir parça kalmayana dek yakabileceği her şeyi yakıp, sonra kendisinin de benim gönlümde söneceğiydi…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top