✨✨
“Mavi bu kadın başkalarının rızkını çalmış o isimle, bak ben deyim sana ha,” dedi Muzaffer. Mavi, dizi izlerken o da odasında sıkılınca çok sevdiği gri çizgili pijamasını altına çekmiş, üzerine siyah rambo bir atlet giymiş şekilde çocuğun yanına damlamıştı. Şimdi bacağını yine neredeyse çenesine değecek kadar dizinden kırmış, koltuğun tepesine tünemiş tespihi çekerken engin ve ulvi dizi yorumlarını Mavi’ye sunuyordu.
“Çok havalı değil mi?”
“Ejderhaların Annesi, Zincir Kıran, Andavalların Kraliçesi…”
“Andaval değil Muzaffer! Andal!”
“Her ne sikimse işte, hazreti kutsal yüce süper kahraman başbuğ başkumandan imam mareşal halife bin süvari ninja komando samuray kung fu üstadı kral imparator bordo bereli başpehlivan Targaryen olmalıymış. Aklıma da birini getirdi zaten.”
“Kimi?”
“Boş ver yavru ceylan, mayıslar güzeldir. Ilık bir mayıs akşamı, rakımı da alıp kutlama yaparken konuşuruz aklıma kimi getirdiğini.”
Mavi, Muzaffer’in ne de demek istediğini anlamayarak ona doğru baktı. Mayıs ayında çok sevdiği birine kavuşacak olmalıydı adam, hem rakısını da alıp onunla mı kutlama yapacaktı? Merak etti adamın ne demek istediğini ama boş ver dediği için üstelemek kabalık olacağından sormamayı tercih etti çocuk.
“Zaten bu ablanın dua okur gibi ünvana ihtiyacı mı var ki? Karının ejderhası var lan! Hem de üç tane. Daha taşaklı hareket görmedim kitabıma. Ama şu ejderhanın acilen çiftleşmesi lazım,” diyerek parmağıyla ekrandaki asi ejderhayı gösterdi Muzaffer.
“Neden?”
“Bünyesinde sinir var, atamamış. Anasına nankörlük ediyor, belli ki içinde bir şeyler birikmiş. Zehri atmalı,” dedi bilmişçe.
“İzle, sonra alışıyor zaten!”
“Ben olsam bu avrada ben de alışırdım ha, şuna bak saçı, gözü, biraz da minyon ama etine dolgun. Tam bana göre.”
Mavi, Muzaffer’in sözlerinden sonra ekrandaki kadını incelemeye başladı. “Güzel mi demek istedin?”
“Güzel de laf mı lan? Baksana lokum lokum,” diyerek parmaklarını birleştirip birleştirdiği yere öpücük kondurdu Muzaffer.
“Evet güzel kadın,” dedi Mavi. “Bence Ahmet de güzel ama, bir de onun yanına gelen beyaz tenli adam.”
“Herifçioğullarını amma övdün ha,” dedi Muzaffer. “Geçen de övdüydün, erkek adam güzel olmaz!” dedi, daha çok kendisine kanıtlamak isteyen bir ses tonuyla.
“Bence olur, o ikisi bunun kanıtı. Ahmet’in saçları, o adamın teni…”
“Erkek adam yakışıklı olur, onlar da yakışıklı değil!”
“Yakışıklılıkla güzellik başka şeylerdir Muzaffer. Güzellik bütünüyle bir uyumdur, orantılı bir yüzdür, kendisine yakışan özelliklerdir. Tabii ki subjektiftir tüm bunlar. Ama orantısız bir burna sahip olan, yüzü yaralı, gözü büyük ya da dudakları ince biri de yakışıklı olabilir. Tüm kusurların birleştiği ama kişinin ana hatlarına bakıldığında kusursuz sayıldığı bir şey, tabii bu da görecelidir. Ama güzellik çok başkadır, Ahmet’e baktığında çirkin diyecek insanı bulamazsın, kızıl saçları, mavi gözleri, beyaz teni, küçük burnu ve kalın dudakları… Genele göre de güzel Ahmet. ‘Güzel olan, salt kendisi için arzulanabilir olandır.’ der Aristo. Ahenktir, uyumdur… Güzellik simetri işidir ona göre, matematik gibidir. Bunun sonucunda da Ahmet’e ve arkadaşı olan adama bakıldığında birebir güzellik standartlarına uyuyorlar demektir.”
“Ne alaka? Matematikle güzellik olmaz, ben hesap kitap bilmem. O dediğin herif kim bilmiyorum ama götünden uydurmuş. Gönül kimi severse güzel odur. ‘İnsan değer verdiği şeylere gözüyle bakar, yüreğiyle taşır,’ der Bozkırın Tezenesi Neşet Baba. Senin o buzdolabı markası kılıklı Ariston bunu biliyor mu? O kim ki Neşet Baba’ya kafa tutucak, gavur!?”
“Sen aşktan bahsediyorsun Muzaffer, bense toplumsal güzellik standartlarından. Nereye gidersen git bazıları güzeldir, bazıları da ucube. Ahmet’in orantılı yüz hatları, ince fiziği ve uzun bacakları var. Bu da onu güzel yapar hemen herkese göre. Aşk başka bir şey, insan sevince beynine giden sinyallerle karşısındaki ona en güzel gelir. Evrimsel bir şeydir zaten aşk, anne ve çocuk arasında yaşanan da aşkın bir türüdür, en temeli budur zaten. anne ile çocuk arasındaki aşk kadar derin, güçlü, dayanıklı ve verici olanı yoktur. Hem hayvanlar aleminde de en yaygın olan aşk türü budur. Biyolojik olarak bu bağ çok anlamlıdır. Bu bağ sayesinde yeni doğan hayvanlar hayatta kalma şansına erişir. Dolayısıyla annenin genlerinin bir sonraki nesile geçmesi garantilenmiş olur. Bak daha en temelde, evrimin ilk adımındaki aşkla anneye çocuğu en güzel gelir. Hangi anneye sorarsan sor, ‘En güzeli benim çocuğum,’ diyecektir.”
“Doğru, kirpi bile yavrusunu pamuğum diye sever derler,” dedi Muzaffer.
Eğer şu anda odada ikisinden başka biri olsaydı ikisinin sürdürdüğü sohbeti hayretler içerisinde izlerdi. Biri kendi seviyesinde filozoflardan, bilimden yardım alarak kendisini açıklarken diğeri hiç anlamadığı konuları türkücüler ve atasözleri üzerinden devam ettiriyordu. Ancak işin en ilginç tarafıysa ikisi de birbirini anlıyor ve giriştikleri sohbet devam ediyordu.
Öyle ki Mavi uzun zamandır Muzaffer kadar kendisini anlayabilen birini görmemişti sanki. Ona uzun uzun cümleler ve acayip alıntılarla anlattığı her konunun mutlaka bir yansıması gibi cevabı oluyordu. Mavi aslında içten içe Muzaffer’le iki ayrı uçta olmalarına rağmen bir konu üzerinde tartışmayı çok seviyordu. Normalde Mavi birileri için çok nadir nefesini yorardı ama bu adamla sohbet etmeyi seviyordu.
“Ama güzellik başka, aşk başka.”
“Ahmet bana güzel gelmiyor ha. Daha doğrusu erkek adama güzel mi diye bakılmaz lan. Ama yaptığın tanıma göre sen de güzelsin o zaman.”
Mavi, gözlerini kırpıştırarak Muzaffer’e bakıp, “Ben zaten çok güzelim. Demir Dağı’nda dövüldüm muhtemelen. Babam atalarımın kurt olduğunu söylüyor,” dedi.
“Bu söylediğin Türk destanı biliyorsun değil mi?”
“Nasıl yani?”
“Ergenekon Destanı’yla Türeyiş Destanı’nı anlatıyorsun ben evine taşındığımdan beri.”
Mavi, Muzaffer’den gelen ve onun bilmediği bir şeyi bu adamın bilmesinin verdiği şokla boğuluyor gibi bir ses çıkararak adama baktı. Nasıl ilkel zekalı Muzaffer ona bir şey öğretebilirdi ki!?
“Evet biliyorum zaten ben,” diyerek yalan söyledi.
Dilerdi ki babası bu yalanını duymazdı, çünkü yalan söyleyenler kalplerinin kristalinin parlaklığını söndürüyorladı ve bu Mavi’nin hiç mi hiç işine gelmezdi. Babası ona bu kristal meselesini söylediğinden beri Mavi kristalinin hep en parlak haliyle kalmasını istiyor bunun için çabalıyordu.
“Sen Ahmet’ten güzelsin bu arada.”
“Bence eşitizdir.”
“Bilmem, senin de yapın ince, işte bacakların uzun falan fistan. Yüzün de orantılı. Dudakların ona göre daha kalın, kirpiklerin de sık ve uzun.”
“Ama onun gözleri çok güzel.”
“Anladık lan, amma övdün bebeyi anaa. Sen daha güzelsin dediysem daha güzelsin, bitti.”
Mavi, Muzaffer’in sinirini anlamsız bularak yeniden dikkatini televizyondaki diziye verdi. Böyle giderse bu adam ölürdü, içki ve sigara içiyor, düzensiz uyuyor, yağlı yağlı yemekler yiyor ve en önemlisi çabuk sinirleniyordu. Böyle hayat mı geçerdi?
“Şimdi nah şu adam hem avratlarla hem erkeklerle mi birlikte oluyor?” dedi Muzaffer anlamayarak.
“Evet. Biseksüel.”
“Karısı da var ama.”
“Açık ilişki yaşıyorlar.”
“Tövbe tövbe. Ne biçim diziler izliyorsun sen? Erkek adam karısını aldatır mı?” dedi Muzaffer.
“Aldatmıyor Muzaffer. Eğer açık ilişki yaşamıyor olsaydı aldatmış sayılırdı. O adamın karısı da başkalarıyla oluyor farkındaysan. Rıza varsa gerisi bizi ilgilendirmez.”
“Hangi midesiz karısını paylaşır lan?” dedi Muzaffer.
“Bilemem, onların ilişki dinamiği bu. Bence biriyle ilişkiye girmek asıl saçma olan ama birini kandırmadığın, iyi niyetini kötüye kullanmadığın sürece bu aldatma sayılmaz.”
“İlişkiye girmek neden saçmalık ki?” diye sordu Muzaffer.
“Bir gün herkes seni bırakır, birinin aklının bir başkasına kaymasına bakar senin yıkılışın. Birine tam teslimiyet korkunç ki aşkta her zaman tam teslimiyet vardır. Seni seviyorum diye kandırıp senden faydalanan insanlarla dolu dünya, üstelik insan kendisini saklarsa o gidene kadar anlamazsın bile yalan söylediğini.”
“Yok anlarsın, adamın bakışından anlarsın seni sevmediğini. insanın sevdiğine bakarken göz bebekleri titrer lan.”
“Onun da rolünü yapan vardır Muzaffer, ayrıca bunlar hikaye. Birinin seni sevdiğini sana verdiği zamandan anlarsın. Senin için fedakarlık yapıyor mu, seninle ilgili en ufak ayrıntıları aklında tutuyor mu, seni sen olduğun için seviyor mu?”
“Doğru dedin bak, yoksa ortak çıkar için birlikte zaman geçirmek oluyor bu,” diyerek sessizce mırıldandı Muzaffer. “Senin var mı manita?”
“Sence ben bu kadar küçük bir canlı mıyım? Benim bedenim makine gibidir, bir başkasıyla paylaşamam.”
“Lan sen hiç şey de mi yapmadın!?” diye bağırdı Muzaffer.
“Ney?”
“Anla işte sevişmek, sikişmek, seks adına ne derlerse.”
“Çiftleşmeyi diyorsan benim tapınağımda buna yer de yok zaman da. Bir başkasının sıvılarından ne kadar mikrop geçer insan vücuduna biliyor musun sen? İğrenç. Bir de öpüşüyorlar, dişlerini fırçaladı mı diye düşünmüyordur kimse!”
Muzaffer ağzını açıp da Mavi’ye doğru seksin önemi adlı uzun bir konuşma yapacaktı ki telefonu çaldı. “Hayırdır bu saatte?” diye kendi kendine söylenirken Gonca’nın aradığını gördü. Normalde bu saatte aramayan kadının bir sıkıntısı olabileceğini düşünerek telefonu açtı.
“Söyle.”
“Muzaffer aramasam öldüm mü kaldım mı aramayacaksın hiç!” diyerek tiz bir sesle sitem etti kadın. Günlerdir Muzaffer’in ona gelmesini bekliyordu, adam ondan bu kadar ayrı kalamazdı normalde.
“Ne alakası var kızım? İşim gücüm vardı,” dedi Muzaffer. Bir yandan da Mavi’ye bakıyor, Mavi’nin meraklı gözlerle onun kiminle konuştuğunu anlamaya çalışmasına tebessüm ediyordu.
“Özledim Muzaffer, yatağımız soğudu,” dedi kadın cilveli bir sesle.
“Ne biçim konuşuyorsun telefonda, biri duysa tövbe,” derken yanındaki çocuğun duyup duymadığını anlamak ister gibi baktı ama Mavi’nin hâlâ olayları çözmeye çalışır şekilde bakışlar attığını görünce nedense duymadığını düşünüp içi rahatladı.
“Çamaşır makinesi bozuldu Muzaffer. Yarın gelip evin erkeği olarak bir baksan, ben kadın başıma beceremiyorum ki,” diyerek nazlandı Gonca.
“Tamam tamam ben yarın gelirim işten sonra.”
“Tamam bekliyorum bak. İstersen kirlilerini getir de yıkayım. Bayadır getirmiyorsun.”
“Kirlim yok, ben yarın gelirim yanına.”
“Öptüm.”
“Eyvallah,” diyerek telefonu kapattı Muzaffer.
Mavi, Muzaffer’e bakıp, “Kız arkadaşın mı?” diye sordu.
Çocuktan gelen soruyla sebepsizce kendisini rahatsız hisseden Muzaffer ise ne diyeceğini kestiremedi önce. “Yani kız arkadaşım değil, eski karım.”
“Evli miydin sen?” dedi şaşırarak Mavi.
“Öyleydim, yaptık bir hata biz de.”
Mavi bilgiye aç yapısıyla nedense konunun tamamını öğrenmek istemişti. Normalde meraklı da olsa başkalarının işine karışmaz, birilerinin hayatı onun bir yere kadar ilgisini çekerdi. Ama nedense Muzaffer’i merak ediyordu çocuk.
“Ama arkadaş kalabilmişsiniz eski eşinle, ne güzel. Herkes böyle olamaz.”
“Arkadaş mı kaldık bilmiyorum Mavi,” dedi adam. Bu konuda hiçbir şey yapamamak, Gonca’nın bir karadul örümceği gibi onu ağlarının arasına sıkıştırıp en sonunda da yiyip bitireceğini bilmekti belki de onu sıkan. Ne git diyebiliyordu kadına ne de kal. Nihayetinde konu ikisinin yatağa yollanmasıyla bitiyordu her seferinde ama bu kez kararlıydı Muzaffer, kesinlikle bunu yapmayacaktı.
“Bizim ne olduğumuz da belli değil, işte eski karımdır, namusumdur diye yardım ediyorum.”
“Namusun değil ki. O senin karın olduğunda da namusun olmuyor. Neden kadınlara erkeksiz kaldıklarında sokağa düşecekmiş imajı çiziyorsunuz anlamıyorum ki.”
“Ne demek o lan? Gonca hâlâ benim namusum.”
“Gonca şu an biriyle olamaz mı?”
“Olur, olsun bana ne?”
“Eee?”
“Yani o birini bulana kadar sorumluluk bende, anladın. Bak çamaşır makinesi bozulmuş yapamamış bile.”
“Neden? Gonca’nın tamirci arayacak telefonu yok mu? Bunun için seni beklemesi ne kadar doğru? Dışarda partnersiz çocuk büyütüp aynı anda çalışan kaç tane kadın var biliyor musun? Youtube’da bir kadın Ikea’dan aldığı kocaman dolapları bile kendisi kuruyor. Burada bir yanlışlık var ama anlamadım ben,” diyerek dudaklarını bilmiyorum anlamında büktü Mavi.
“Benim elimden geliyor ya, para vermiyor hem de,” diyerek kendisini açıkladı Muzaffer.
“Sen o eve taksiyle gitmiyor musun? Senin benzin paran tamirden daha pahalıdır. Oraya gidecek olsan mantıklı ama fayda maliyet analizi yapıldığında şu an zarardasınız,” diyerek kafasını salladı Mavi.
Muzaffer şöyle bir durup düşününce çocuğa nedense hak verdiğini hissetti. Oysa aylardır bir türlü düzelmeyen çamaşır makinesini yapmak için yaktığı benzinin parasını toplasa sıfır bir çamaşır makinesi alırdı Gonca’ya. Makine de ne biçim meretse dakika başı bozuluyordu, kadına en iyisi yenisini almaktı.
“Senin çamaşırların yıkanmıştı,” diye mırıldandı Mavi.
“Biliyorum, ben de seninkilerle benimkileri katladım sabah,” dedi Muzaffer. Mavi’nin üzerine tüm işleri yıkıp da çocuktan faydalanmak istemiyordu adam.
“Benimkileri gösterdiğim gibi katladın değil mi?”
“Evet, beş saat sürdü ama olsun, elime sağlık.”
“Dolabımda renk sırasına göre olmalı. Hem baktığımda da bir tanesi bile yamuk durmamalı!”
“Anladık, yaptık işte git bak. Neyse, kalk hadi markete gidelim. Evde bir şey kalmamış.”
“Her şey var aslında ama sen yemiyorsun ki,” dedi Mavi. Gerçekten de adam evdeki vitaminli, proteini yüksek, besleyici ne varsa pas geçip sürekli kırmızı et, pilav, makarna yemek istiyordu. Üstelik de paketli gıdalardan oluşan bir çekmece yapmıştı kendisine, ne zaman dizi, film izleseler ‘zulam’ dediği yerden ürünlerini çıkarıp asitli içeceklerle götürüyordu!
“Sabah gidelim çok uykum var.”
“Saat daha on.”
“Olsun, sabah gidelim. Seni favori marketime götürürüm hem olur mu?” dedi hevesle.
Muzaffer, kafasını sallayarak onu onaylayınca Mavi gece rutinlerine başlamak için televizyondaki diziyi kapatıp ayağa kalktı.
“Lan! Kapatmasana, merak ettim andavalların tahtı kimin olacak!?”
“Yarın hafta sonu devam ederiz, spoiler veremem Muzaffer izle.”
“Ne veremezsin?”
“Yani sana dizinin sonunu söyleyemem izleriz birlikte,” diyerek odasına doğru ilerledi Mavi. Muzaffer ise sapık dediği ama bir türlü de başından kalkamadığı dizinin kapatılmasıyla önce huysuzlanmış, sonra da söylene söylene Mavi’nin gece hazırlığının bitmesini bekliyordu.
Dakikalar sonra gittiği banyonun önünden, “Hadi Mavi hadi yavru ceylan ayak yolunu kullanmam lazım,” diye içeriye doğru bağırdı. Sonra kendi kendine, “O kadar kola içmeyecektim lan, sikişmeyen ejderha bende hararet yaptı,” diye mırıldandı.
Tam o anda Mavi banyonun kilidini açıp, “Muzaffer, bu saatler benim sindirim sistemim için çok önemli. Senin sesin yüzünden strese girip boşaltım sistemimi bozabilirdim! Ölüme bile yol açar biliyor musun?” dedi.
“Kimse sıçamadı diye ölmez Mavi.”
“İğrenç. Ayrıca ölen var, bilgin olsun,” dedikten sonra elini beline koyarak tam Muzaffer’in karşısında durdu.
Muzaffer, çocuğun tam karşısında normal zamanlarda giydiğinden daha kısa, bacaklarının neredeyse tümünü açığa çıkaran bir şort ve kısacık kapüşonlu bir sweatshirt ile durduğunu görünce yutkundu. Mavi’nin karnı tamamen açıkta olduğundan bu kez taktığı yine altın rengi, uçlarından aralıklarla minik minik yıldızlar sarkan bel kolyesini de fark edebilmişti adam.
Kalp atışları hızlandığında tuvaleti geldiği için böyle olduğunu düşündü. Gözlerini Mavi’den çekebilirse banyoya atacaktı kendisini ama tüm vücudu paralize olmuş da sanki o hareket ettiremiyormuş gibiydi. Yine de Mavi’yi rahatsız etmemek adına hızla gözlerini çocuğun gözlerine çıkardı, Mavi’nin ne kadar hassas olduğunu biliyor, bakışlarıyla bile onu huzursuz hissettirmek istemiyordu.
“Sen- Üşümüyor musun böyle?” dedi zorlukla.
“Ev her zaman aynı ısıda, böylece istediğim gibi giyinebiliyorum,” dedi çocuk bilmişçe.
“Yine de kalın haşortman neyin giy sen, belini üşütürsün çocuğun olmaz.”
“Çocuk istemiyorum zaten. Dehaların çocukları olmamalı.”
“Anladım,” dedi Muzaffer. Şu anda Mavi’yle uzun süreli bir konuşmaya giremeyecek gibiydi nedense. Kaslarını oynatamıyor, kendisinden bağımsız vücudu tepki veriyor gibiydi.
“Ben gidiyorum, Allah rahatlık versin.”
“Sana da Muzaffer, iyi geceler,” dedi Mavi odasına ilerlerken.
Muzaffer, yeniden adını ağzından masallardaki büyülü yaratıkların o muhteşem sesiyle döken çocuktan tarafa bir daha bakmadan kendisini banyoya attı. Bu aralar bilmediği bir hastalığa yakalanmıştı kesinlikle. Soğuk soğuk terliyor, yüzü yanıyor, elleri titriyor ve en önemlisi kalp atışları sürekli hızlanıyordu.
“Lan ishal mi oldum acaba?” diye kendi kendine söylendi.
Bu belirtiler ona ne kadar uzak olsa da Muzaffer bundan sonra Mavi’yi gördüğü her an böyle hissedeceğini anlayamamıştı daha. O, bu tepkilerini hastalığa yorsa da hastalıkların da şifaların da en büyüğü, çok sevdiği Neşet babasının da söylediği ‘Hiçbir tabibin merhem olamadığı yara’ cümlesindeki yara onun tüm bedenini sarıyordu kızıl kanlarla birlikte.
Onun kanayan yerlerinin devası mavi bir anemon çiçeğiydi, açılan yaraların üzerine önce üfleyecek sonra şifa olacak olan tıpkı kendisi gibi yabani yerlerde yetişen bir çiçek… Muzaffer’in bunu keşfetmesi için önce kanaması gerekiyordu belki ama şifasının adamın vücudunu eskisinden daha sağlam hale getireceğinden de habersizdi…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙