✨✨
Burak, hayatında pek çok kez dibe battığını düşünmüştü. En dipteki anlarıysa deli bir anneye sahip olduğunu anladığı, babasının beş vakit namazında, muhterem bir insan olarak bilinirken annesini sayısız kez aldatmasından tut, rüşvet yedirme, mal çalma, kısacası ‘haram’ bildiği her şeyi yaptığını gün be gün izlediği zamanlardı…
Ama Burak’a sorulacak olursa en fenası annesinin sigarasını yaktığı kibriti, evde olduğunu unutmuş gibi arkasına fırlatıverince tutuşan perdelerden çıkan yangında kalan kardeşini duyduğu, kulaklarının uğuldadığı o andı. Ömrü boyunca en dipte yaşadığı an Darin’in içeride kaldığı, annesinin görmeyen gözlerle apartmandan tek başına çıkışını gördüğü, tarifinin imkanı dahi olmadığı o an…
Kardeşini evden almadan çıkan kadına boş boş bakmış, ‘O nerede?’ dese de bir kelime yanıt alamamıştı, havasızlıktan taşlaşmış kozasının içinde ölen ama bir gün bile kelebek olmayı başaramamış kadından…
Bir türlü yanıt alamadığı kadını, beyninde bir yerlerde atan damarlar yüzünden annesi olduğunu unutup boğmak istemişti Burak tam o anda. Kendi hayatını söndüren kadın için elden gelen bir şey olmasa da Darin daha tırtıl bile değildi ki tıpkı annesi gibi cesedi kozasının içine sıkışmış ölü bir kelebek olsun.
Saman alevi gibi hızla sağa sola sıçrayan yangının ortasına bir saniye düşünmeden dalmış, gelmeyen itfaiyeyi de gözü görmemişti, ‘Oraya girme oğlum!’ ya da, ‘Bir battaniye ıslatıp verin şu çocuğa!’ diyen komşularını da.
Darin’i nasıl kapıp da dışarı çıktığını anlamamıştı Burak. Sanki yaradan mucizelerinden birini küçücük Darin için bahşetmişti de ikinci bir şans yakalamıştı bu güzel çocuk, belki de üçüncü şansıydı bu kim bilir?
Burak’ın evde olmaması gereken bir zamanda cüzdanını unuttuğunu fark edip de kimseden borç almama huyu olduğundan mecburen eve dönüp o yangını görmeseydi kimse kendisini alevlerin arasına atıp Darin’i kurtarmayacaktı, öz annesi bile.
Burak her dibe vurduğunda dibin daha da dibi olduğunu görmüştü. Yıllardır bilim adamlarının bile açıklayamadığı girdapların içerisinde döne döne dibe çekilirken bu girdapları besleyen rüzgarların ailesi olduğunu fark etmesi çok da uzun sürmemişti adamın.
İki yüzlü, riyakar bir baba, babayla neden evlendiği bilinmeyen ve gün geçtikçe takıntıları ileri seviyeye ulaşan bir anne ve bunların ortasında koruması gereken fidanı, Darin’i.
Ne kadar başına gelmeyenler için kitaplarda geçen bir aileye de sahip olsa yaşayanların çok aşina olduğu, yabancı olmayan bir evde yaşamaya çalışıyordu Burak, yarım haliyle.
Hiçbir zaman bir ailenin sıcaklığında kaybolmamış, küçüklüğünden itibaren inşaatlar dahil pek çok yerde, ‘Erkek adamın eli iş tutmalı.’ cümlesini sarf eden babası yüzünden çalıştırılmış, kendi yazgısını kardeşine yaşatmayacağına yemin etmiş sıradan, tanıdık biriydi Burak aslında.
Tüm bunların arasında gün be gün nefreti de katlanan biriydi aynı zamanda. O nefretin tek bir kaynağı varsa, o da babasıydı. Güneşin tüm dünyayı ısıttığı gibi babası da Burak’ın nefretini azaltmadan içinde besliyordu, katlanmaktı bir şeylere onunki bunu da biliyordu.
Tıpkı savundukları her şey onların çıkarlarına ters düştüğünde kendilerine mübah olduğunu sayan insanlar gibiydi adam. O, karısını sayısız kadınla aldattığında cuma çıkışları okuldan dönen kızlara bakıp cık cıklama hakkını da buluyordu kendisinde, yaptığı inşaatlardan malzeme çalarken içki içenleri de kınamayı görev biliyordu, haksız sömürüyle sigortasız çalıştırdığı göçmenlerin üzerinden paraları götürürken nikahsız aynı evde yaşayan insanların toplumun ahlakını bozuğu gerekçesiyle taşlamak gerektiğini de bağıra bağıra dost meclislerinde haykırıyordu, hem de etrafındakilerden çokça onay alarak.
Tanıdık değil mi?
İşte Burak’ın ailesi aslında herkesin etrafında olan ve dikkatle bakıldığında mutlaka görülen klasik insanlardandı. Böyle bir aileye sahip olduğu için kötü sayılabilecek, hırslı, herkesi ezmeyi görev bilmiş Burak’ın davranışlarıysa onun kendi seçimiydi. Dünyada sadece Darin’i düşünen, onu alıp özgürce o çok istediği konservatuvarda okutmak isteyen tarafıyla kimselerin bir çizik bile atamadığı etten bir duvar örmüştü Burak kardeşiyle kendi etrafına.
Ta ki beyninde kızıl bir tümörün varlığını anlayana kadar. Tümör belki iyi huyluydu ama vardı ve oradaydı işte. Aldıramazdı onu ama onunla yaşamaya çalışmak da onun varlığına alışmak da Burak için yepyeni şeylerin başlangıcı oluyordu hayatında. Kendisinden ve kardeşinden başka birini kendisi kadar düşünmenin yakıcı tadını duyumsuyordu adam.
Bu yüzdendi belki varlığı hakkında yalan söylediği termosa saatlerini harcayarak yoktan var etmesi. Gözlerinden içini okuduğu çocuğun onun karşısında ezilmemesi için uydurduğu yalandan yine pişman değildi Burak, o yeniden kendisini öpecekse, o dudaklar tenine değip de kalbinin olduğunu her seferinde hatırlatacaksa Burak daha çok yalanlar söyleyebilirdi Ahmet’e.
İsteksiz bir yalan oyunuydu onunki, oynamaktan bıkmayacağı. Onunla bir ömür geçirebileceği bir dünya yaratacaksa ikisi için geride kalanları yakıp yıkmak umurunda olmayacaktı zaten tamamlanmamış, yarım aile hayatı da dahil olmak üzere. Eksik de olan kendisiydi, kusurlu olan da.
Çocuğun nasıl bir ailede yetiştiğini, babasının sevgiyle onu sarıp sarmaladığını, Burak’ın aksine arkadaşlarının bile ne kadar onu sahiplendiğini görüyordu adam.
Dünya iyisi Mustafa bile kendisinden bu zamana kadar kaçarken konu Ahmet olduğunda bağrına basmıştı çocuğu. Daha haftalar öncesinde adını bilmediği çocuğu Ayaz olmadan sık sık ziyaret ediyor, o iyi olsun diye Burak’la saatlerce dertleşiyor, o bir kez gülsün diye dakikalarca Ahmet’in saçlarını okşuyordu.
Tüm bunları sadece Ahmet mutlu olsun diye yapıyordu Mustafa, Burak kendisine yardım edişlerinin kaynağının bile bu olduğunun farkındaydı.
Dün gizlice, ‘Yarın Ayaz’la dersleri farklı saatlerde. Ben Ayaz’ı oyalayacağım, sen bırak Ahmet’i okula.’ diye yazdığı mesajı okurken yüzünde oluşan istemsiz gülümsemeye rağmen beyninin gerisinde bunun amacının Ahmet’i mutlu etmek olduğunu biliyordu adam.
Bilmediği şeyse Mustafa’nın kendisi de mutlu olsun diye çabaladığıydı.
Ömründe kardeşinden başka kimseden ilgi görmeyen Burak için elbette Mustafa’ya inanmak zaman alacaktı ama Mustafa tertemiz kalbiyle Burak’ın da en az Ahmet kadar sevilmeye değer olduğunu gösterecekti ileride, kimse Mustafa’nın canı istediğinde ne kadar inatçı olduğunu bilmiyordu henüz.
Ahmet’i arayıp dün gece Mustafa’nın mesajından sonra sözleştikleri gibi aşağıda beklediğini haber verdi. Yukarı çıkıp da Mavi kerkeneziyle uğraşamayacaktı şimdi. Çocuk ona, ‘Seni sevdim.’ dese de gözlerini dikip tuhaf tuhaf bakması hâlâ alışılagelmedik bir durumdu Burak için. Kaba da olsa bir bebek gibi davrandığı için de kırmak da istemiyordu nedense.
Aklındaki düşüncelerle birden kapıdan çıkan Ahmet’i gördü gözleri. Önü açık montunun içinden beyaz kazağı belli oluyor, beyazın ona ne kadar yakıştığını göstermek ister gibi canını yakıyordu adamın. Üstelik onun saçlarında bir kez o beyaz tokayı gördüğünden beyaz rengini kolayca unutamaz hale gelmişti Burak, özellikle de kızıl ve beyaz uyumunun.
Ahmet gülümseyerek arabanın kapısını açıp, “Günaydın,” dedi.
“Günaydın,” diyerek arabayı çalıştırmadan önce kaşlarıyla emniyet kemerini çocuğa gösteren Burak, kemeri takması için ona zaman verdi.
“Taktım.”
Yavaşça arabayı çalıştırıp ilerlerken, “Nasılsın?” dedi Ahmet Burak’a bakarak.
“İyi aynı, sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim. Eminsin değil mi işinde sıkıntı çıkarmazlar Burak?”
“Yok yavrum, benim işimde esnek çalışma saatleri var. Seni bırakıp dediğim gibi orada bir yere uğrayıp geri dönerim ben merak etme.”
Yalanlarına yalanlar ekliyordu esmer adam. Dün akşam Mustafa’dan tüyoyu kaptığı gibi Ahmet’e yazmış yarın orada işi olduğunu, isterse Ayaz yerine kendisinin onu bırakabileceğini söylemişti. Ayaz’ın geç gideceğini bilen Ahmet’se önce birkaç kez reddedip ben otobüsle giderim dese de en sonunda Burak tarafında ikna edilmişti, her zamanki gibi.
Ahmet’e dönüp baktığında ona her ‘yavrum’ demesinin ardından, aldığı ödülü kızaran yanaklarıyla birlikte yanında öylece oturduğunu gördü çocuğun.
Dayanılamaz bir güzelliği vardı, başa bela açan cinsten. İnsan bu kadar güzel biriyle nasıl olurdu onu da kestiremiyordu Burak. Ahmet ona gelir miydi bilmiyordu ama bir mucize olsa ve Ahmet’le birlikte olsaydı ona bakan herkesi öldürmek isterdi, ilk insan ilkelliğinde.
“Tamam o zaman. Bir de akşama müsait misin Burak?”
“Tabii ki.”
“İşten çıkınca bana yemeğe gelir misin o zaman?”
“Gelirim tabii ama yorulmasaydın, zaten okulda da yoruluyorsundur,” dedi Burak Ahmet’e bir bakış atıp.
“Yemek yapmaktan yorulmam ben, ne o? Yoksa başka planlarınız var da gelmek istemiyor musunuz Burak Bey?” diyerek adama takıldı Ahmet.
“Yok yav, benim ne planım olacak? Eve gidip maçlara falan bakarım en fazla.”
“Hangi takımlısın ki?”
“Beşiktaş.”
“Ali gibi. O fanatiktir ama. Sen de mi öylesin?” dedi Ahmet merakla. Nedense içinde Burak’ı daha fazla tanıma arzusuyla yanıp tutuşuyordu bugünlerde. ‘Neyi sever, dizi izler mi, iş yerinde nasıldır?’ gibi sorular ansızın aklına düşüyor, Mustafa’yla yalnız kaldıkları an bir şeyler öğrenebilmek ümidiyle adama Burak’la ilgili çaktırmadan sorular soruyordu. Ya da o çaktırmadığını sanıyordu.
“Maçları kaçırmam, deplasmandaysa da bir şekilde giderim ama holigan da değilim. Sen hangi takımlısın?” diye sordu gülümseyerek.
Ahmet’in bu aralar bir kalp rahatsızlığı falan olmalıydı ama ne hikmetse bu hastalık sadece Burak güldüğünde ortaya çıkıyordu. Belirtileriyse, hızlı kalp atışları, midesinden yükselen, sanki bir arabanın içerisinde yüzle otobanda gidiyormuş da aniden karşısına çıkan tümsekten geçmiş gibi oluşan his ve parmak uçlarının uyuşmasıydı.
Burak’ın gülümsemesine yine içinde bu belirtilerle dalacakken silkelenip kendine geldikten sonra, “Ben takım tutmam. Babam gibi ekmek sporluyum,” dedi.
“O nerenin kulübü?”
“Paranı nereden kazanırsan oranın kulübüymüş, babam der.”
Burak, sanki Ahmet’in yeni yakalandığı hastalığı körüklemek istercesine kahkaha attı. Bu görüntüyle boğazı kuruyan Ahmet’e bir yudum suyu reva görmeyen de sanki Burak ve gülüşüydü son zamanlarda.
“İyiymiş.”
“Ali maça gelirse buraya hep beraber gideriz,” dedi Ahmet hevesle.
“Olur, hatta kardeşin de gelsin, benimkini de alırız. Kalabalık daha eğlenceli olur. Forman var mı?”
“Yok.”
“Benimkilerden getiririm sana.”
“Seninkiler bana uzun olur ama olsun,” dedi Ahmet neşeyle. Şimdiden arkadaşları ve kardeşiyle yakın gelecek için planlar yapılması çocuğu çok mutlu etmişti.
Burak, sabah sabah gözünün önünde birden beliren görüntüyle yutkunuverdi. Kendi forması gerçekten de uzun olurdu Ahmet’e ama içinden kendi formasını onun üzerinde görmeyi ne kadar isteyeceğini düşündü. Saçlarını da geçen günkü tokasıyla palmiye gibi bağlasaydı çocuk mesela…
İçinden bir tövbe çekip aklının kaydığı yerleri yaklaştıkları MSA’yı görerek dağıttı. Arabayı park edip Ahmet’e döndü. “Ben de geleyim mi sınıfa kadar? Çok merak ediyorum nasıl bir yer?” diye sordu.
Ahmet, şaşkınca adama baktığında Burak bakışı yanlış anlayarak, “Ha gelme dersen anlarım. Ne işim var zaten,” dedi.
“Hayır hayır. Çok isterim gelmeni, Mustafa sık sık geliyor.”
“Bak sen sinsi Mustafa’ya. Geç kalıp, ‘Bu ara çok üşüyorum, hasta olacak gibiyim.’ bahanelerinin sebebi ortaya çıktı.”
“Bildiğini söyleme, beni öldürür,” dedi Ahmet panikle. Mustafa’nın sırrını ifşa ettiği için sıkıntılı hissediyor, iş yerinde başının belaya girmesini istemiyordu adamın.
“Söylemem. Zaten çalıştıklarına saysınlar, biraz da o savsaklasın işi.”
Ahmet, gülümseyerek emniyet kemerini çıkarıp arabadan aşağı inecekti ki Burak birden üzerine doğru eğilince ondan gelen harika parfüm kokusuyla nefesini tuttu çocuk anlık. Burak’sa torpido gözünden çıkardığı termosu ona doğru uzatmadan önce gözlerine baktı, sanki bu yakınlığı kullanmak ister gibi.
“Bu ne?” dedi Ahmet heyecanla. Heyecanlandığı için tuhaf çıkan sesini umuyordu ki Burak fark etmezdi.
“Termos. Demiştim ya hani sana sıcak tutuyor diye. Hatta içine çay yapıp koydum. Kahve granül var evde, annem içer. Sen sevmezsin diye düşündüm.”
“Sevmem gerçekten de. Çok teşekkür ederim, artık yatak keyfi yaparken seni hatırlayacağım Burak.”
Burak’ın gözlerinin önünde bu kez de kızıl saçları beyaz tokayla toplanmış, üzerinde kendi forması, elindeki termosuyla yatak keyfi yapan Ahmet belirdi. Bu görüntüyü görmesi ya da yaşaması için sol böbreğini hangi İtalyan mafyaya kaptırması gerekiyorsa bulsundu onu kıl yumağı tüm Massimolar! Feda ederdi bu anı yaşamak için Burak böbreğini dalağını!
“Afiyet olsun, şimdi derste de içersin.”
“Teşekkür ederim.”
Burak, arabadan inmeye hazırlanan çocukla geçen günkü öpücüğünden bir kez daha alamayacağını anlayıp yüzünü düşürdü. O bir kere oluyordu tabii, Burak’ın çok da alışmaması gerekiyordu!
Siyah büyük karelerden oluşan alçak çatılı binaya doğru beraber yürürlerken Ahmet, “Demirler çok işe yaradı Burak. Muzaffer Bey’e de teşekkürlerimi ilet,” dedi.
“Sevindim. Sağlam değil mi?”
“Sağlam sağlam. Elinize sağlık çok iyi yapmışsınız ama para da almadı benden usta.”
“Usta değil o, elinden her iş gelir ama asıl mesleği taksicilik. Sağlam yapar, benimle az inşaatlarda çalışmadı o da. İşine yaramasına sevindim.”
“Kendimi balet gibi hissediyorum tutunurken,” diyerek kıkırdadı Ahmet.
Dün gece lavaboya kalkarken koltuk değneklerini kullanmamış, demirlerden yardım almıştı. Gece gece tek bacağının üzerinde yaptığı acayip dans hareketleriyle yine kendi kendine eğlenmişti Ahmet. Bu da onun her sabah banyoya tek bacakla girip iki bacağının üzerinde yürüyerek çıktığı sihirli oyunu gibi onun kendisiyle olan sırrı olacaktı ama Ahmet nedense bunu Burak’la paylaşmak istemişti.
“Dans edersen izlerim.”
“Olur ama gülmek yok.”
Burak yüzünde çapkın gülümsemesiyle, “Haşa,” dedi.
Beraber girdikleri okulda Burak’a ziyaretçi kartı alan Ahmet’in aklına aylar önce adamın ona Ayaz’ın iş yerinde yardımcı oluşu geldi. O günden sonra bir daha karşılaşmayacağına emin olduğu adam şimdi onunla birlikte okulundaydı. Hayat birilerinin yüzüydü sanki, suretler birbirine karışsın ister gibi mucizeleri de beraberinde getiriyordu.
“İşte burası,” dedi Ahmet.
Burak, girdikleri NASA astronotlarının uzaya çıkmadan önce hazırlandıkları yeri çağrıştıran mutfağa baktı. Altı üstü mutfak denilerek küçümsenebilecek yer burada sanki çok başka işler çıkıyormuşçasına tasarlanmıştı.
Her yer demirdendi bir kere. Tavandan tut, üzerinde çeşit çeşit sebzenin olduğu tezgahın, ocağın, hatta tepeden sarkan mutfak aletlerinin olduğu bölme ve lavabonun olduğu her alan demirden yapılmıştı.
Tezgahın arkasında ateşli ocaklar, kocaman fırınlar, çaprazındaysa büyük bir televizyon bulunuyordu. Burak dudaklarını büküp, “Vay anasını,” diyerek havalı mutfağa biraz daha bakarken Ahmet hemen kendi yerine geçip termosunu özenle kenara koydu.
“Bak burası benim yerim. Normalde yanımda Ayaz oluyor ama artık onunla bölümlerimiz yavaş yavaş ayrılacak,” dedi.
“Senin olayın ne?”
“Benim olayım profesyonel pastacılık.”
“Çok iyiymiş,” dedi Burak.
Sınıfa, ‘Günaydın.’ diyerek yavaş yavaş öğrenciler gelmeye başlarken Ahmet kapıdan giren bir adama neşeyle el salladı. Burak kapıya doğru döndüğünde kaşlarını çatarken adamı şöyle bir inceledi. Adam uzun boyuyla, bilerek yaptığı belli olan ve tamamen tıraşladığı başıyla, hafif uzunca sakallarıyla acayip karizmatik şekilde girmişti içeri.
O içeri girdiğinde herkesin başı bir anlık adama döndü. Kargo pantolonu, pahalı bir markanın basketbol ayakkabısı, üzerindeki kapüşonlu sweatshirtü uzaktan bakıldığında onu izleyenlere ulaşılamaz ve sert bir aura yaratmasına neden oluyordu.
Kimseyi iplemeden direkt Ahmet’in yanına geldiğinde adamın tavrı az öncekinin aksine inci gibi bembeyaz dişlerini göstererek çocuğa gülümsemek oldu. Burak, onun bu ani tavır değişikliğine bakıp, ‘Kim bu sik?’ diye düşünmeden edemedi.
“N’abersin kızıl bela?”
“İyiyim Doğu sen nasılsın?”
“Yorgun. Dün gelseydin sen de yorgun olacaktın ama bebek gibi uyumuşsun, cildinden sağlık akıyor,” dedi gülümseyerek.
Burak, sınıftakileri şöyle bir süzdüğünde onların kaçamak bakışlarla Ahmet ve Doğu’ya hayretle baktıklarını gördü. Demek ki kimseyi sallamayan bu adam bir tek Ahmet’le muhatap oluyordu. Bunu tek bakışta bile anlayabilirdi insan.
Ahmet kıkırdayarak, “Valla bebek gibi uyudum ne yalan söyleyeyim,” dedikten sonra Burak’a bakarak, “Doğu bu arkadaşım Burak, Burak bu da Doğu. Aynı sınıftayız,” dedi.
Burak’a gelince yüzü yeniden mermer gibi olan Doğu elini uzatarak, “Selam,” dedi. Burak sadece kafasını sallayıp kelimelerini israf etmek istemez gibi adamın elini sıktı.
“Bizimle derse mi girecek?”
“Yok, sınıfımı göstermek istedim.”
“Ellerini nasıl kestiğini desek?” diyerek biraz ilerideki önlüğünü almaya gitti adam. Bu sırada Burak aniden Ahmet’in ellerini kendi ellerinin arasına alarak çok derin olmayan kesiklere baktı, kaşlarını çatarak.
“Gerçekten de çok kesmişsin ellerini.”
Ahmet, esmer ellerin arasındaki kendi ellerine bakarken kesik sebeplerinin onun yüzünden daldığı anlarda olduğunu kendisine sakladı. “İş kazası işte.”
“Acıyor mu? Krem alıp geleyim mi?”
“Yok yok çok ince zaten baksana.”
Burak, Ahmet’in elindeki kesikleri yavaşça parmaklarıyla okşarken birinin onları izlediğini fark edemedi. Yüzünde yamuk gülümsemesi, nerede bir aşık görse şıp diye anlayan Doğu ikiliyi izlerken önlüğünü taktı.
Bu sırada şef olduğu belli olan kadının içeri gelmesiyle Burak son bir kez Ahmet’in yaralarını okşayarak, “Ben gideyim, akşama görüşürüz,” dedi. Ahmet, “Görüşürüz,” diyerek kapıdan hızla çıkan adamın arkasında hülyalı hülyalı gözlerini süzerek bakarken yanından gelen gülme sesiyle kendisine geldi.
“Neden güldün?”
“Aptal aşıklara gülünür bebeğim ya da şarkı yazılır.”
“Arkadaşım o benim Doğu.”
“Evet! Günaydın arkadaşlar, bugün choux hamur yapım tekniklerinden devam ediyoruz, hadi bakalım!” diye bağıran şefin talimatlarını beklemeye başladı tüm sınıf.
“Bak bakayım Ahmet, külahım inanmış mı sana?” diyerek unu elemek için hazırlıklara başladı Doğu.
Ahmet anlamazca ona bakarken, “Yok öyle bir şey arkadaşım benim Burak hem de çok samimi,” dedi.
Doğu, kafasını olumsuz anlamda sallayarak tereyağını arkadaki kocaman buzdolabından çıkarıp mutfak tartısına koymak için paketini açmaya başlarken Ahmet sinir olmuş şekilde, “Ya neden inanmıyorsun, arkadaşım o benim,” diyerek ısrar etti.
“Çemkirmek sana yakışmıyor bebeğim, adamın sana körkütük aşık olduğunu cidden anlamadın mı? Pop müzik yapanlar senden daha zeki,” diyerek burun kıvırdı. “Ellerini cebine koyup yanında götürecekti herif utanmasa.”
“Ciddi misin sen?”
Doğu, Ahmet’e dönerek hayretle, “Sen cidden anlamamışsın lan. Ben o herifin yerinde olsam seni kaçırmazdım. Böyle saf model zor bulunur,” dedi.
“Sensin o!”
“Salak de bana, manyak da de. Küfür et,” diyerek kışkırtıcı tonda konuşan adama tip tip bakmaya devam etti Ahmet. İmkansızdı böyle bir şey. Burak Mustafa’ya da bu şekilde bakıyordu, arkadaşlar birbirlerine değer verirlerdi. Öyle değil mi?
“Bebeğim erkeklere meylediyorsan kaçırma derim,” diyerek göz kırptı. “Yüzde yüz hetero gang üyesiyim ama o adamın sana olan bakışlarını ben dahil herkes anlardı. Beni de kıskandı. Bir ara benimle aynı ortama sok da kudurtayım şunu,” dedi keyifle gülümseyerek. “Ayrıca biraz daha malzemelerini hazırlamazsan Meltem seni mutfağın ortasında ağlatacak, bilgin olsun.”
Ahmet kafasını sallayarak arkasındaki buzdolabına doğru birkaç adım attı. Kafasında oynattığı sahnelerin hiçbirisinde Burak’ın ona bakışlarının farklılığının gözüne çarpmadığını hissetti. Farkında mı değildi, yoksa değilmiş gibi beyninin en ücra köşelerine olanları çok değerli mücevherleri saklıyormuş gibi saklamış mıydı emin değildi ama Ahmet için kendi karanlığına girecek her el düşmandı.
O her şeyi kabullenmiş, kararlılıkla tüm ömrünü ailesi ve dostlarıyla geçirecekti. Üstelik planları da hazırdı. Ünlü bir şef olup yurt dışında bir yere başvuracak İtalya, İspanya, Portekiz tüm Akdeniz ülkelerinde çeşit çeşit yerlerde çalışıp deneyimlendikten sonra ülkesine gelip kendi yerini açacaktı.
Tüm bunların arasında ikinci bir kişiye yer yoktu, olamazdı. Kızıl karanlıklarında bu şekilde yaşamaya alışmıştı. Kimsenin üzerine yük olmak, ömrü boyunca sırtında bir kambur misali sorumluluğunu üstlenecek bir yoldaş bulmak değildi derdi.
İyiydi o. ‘Bu haliyle’ bir kere denemiş, o tecrübesi de elinde patlamıştı. Kim olursa olsun bir zaman sonra sıkılacaktı Ahmet’ten. İnsanlar kendisi gibi insanlara merhamet sınırlarında dolaşırken aşık olduklarını sanıyorlardı, bu kez olmazdı. İyi bir arkadaşı da olmayacak duaya amin diyerek kaybedemezdi.
Ahmet, tüm gün aklında Burak ve bunca zaman onunla olan anılarını beyninde döndürürken birkaç kez daha kestiği elini umursamadı bile. Gereken neyse yapmalı, mesafesini hareketleriyle belli etmeliydi Burak’a karşı.
O, kendi kendine planlar yapıp parmaklarını yaralamaya devam ederken evren kızıl çocuğunkilerin yerine bir esmerin dileklerini kabul etmeyi uygun görmüştü bu kez. Yüce olan oyken Ahmet kimdi ki evrenin işini bozacaktı ki? En fazla olanı geciktirirdi ama olacak olanın önüne geçemezdi, gücü yetmezdi.
Gündüz gözüyle görünmeyen yıldızlar hizalandı birden esmer adamın göğsünde yanan ateşin çıkardığı enerjiyle, yakında gerçek olacak düşü için evren ne gerekiyorsa yapacaktı kızıl çocuğun tüm geciktirme çabalarına rağmen…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙