✨✨
“Sen insanların duygularını sikine takmayan bir orospu çocuğusun.”
Mert, duyduğu cümlenin geldiği ağzı, o ağızdan çıkma nedenini ya da sonucunu düşünmedi. O an yalnızca, aklının sınırlarını zorlayan, karşısındakini delice ama ilkel bir istekle içi soğuyana kadar yumruklama güdüsünü bastırmaya çalışmasına neden olacak ‘orospu çocuğu’ sözü kıyamet günü üflenecek bir sûr misali kulaklarında rahatsız edici bir şekilde çınlıyordu.
Ulvi ise duyduğu sözlerle karşısında donup kalan adamın tam dibinde bitti. Onun boş bakışlarını bir an olsun bile görmeden, “Ağlıyordu,” dedi. “Duygularını önemsemediğin adam mağazadan içeri girerken gözlerini siliyordu.”
“Bana bir daha o iki kelimeyi kullanırsan-“
Hâlâ söylenen sikik küfürde takılı kalan kardeşinin duvar gibi dümdüz görünen suratına bakan Ulvi ise, “Hiç mi umursamıyorsun? Adam ağlıyordu dedim sana,” diye bağırarak Mert’in üzerindeki montun yakalarından tuttu. “Adama ne yaptın, ne söyledin bilmiyorum ama sen gördüğüm en vicdansız herifsin.”
Tek bir hamlede karşısındaki adamın ellerini savurarak, “Eskiden böyle söylemiyordun ama,” dedi Mert. Parmak uçlarına kadar hırsla yanarken az önce onun canını yakan sözlerin yansımasını şimdi kardeşinin yüzünde görmek istiyordu. Şu an tek dileği Ulvi’nin canını acıtmaktı. Nitekim onu nereden vuracağını da iyi bildiğinden, “Altına işediğin zamanlarda benim yatağıma kaçarken böyle söylemiyordun,” dedi.
Ulvi, “Amına koduğumun şerefsizi. O kadar acizsin ki beni vurmaya çalıştığın yere bak!” diyerek Mert’in suratına bir yumruk geçirdi. “Ben senin kardeşinim. Bana karşı takındığın şu acımasız tavır? Seni tanıyamıyorum ben.”
Mert, gelen yumruğun etkisiyle açılan dudağından sızan kanı elinin tersiyle sildi. “Bana bir daha o iki kelimeyi söylersen yanında değil tam karşında dururum Ulvi. Ağlayarak sığındığın kucağın sahibinin nasıl düşmanın olduğunu izlersin yalnızca. Anladın mı?”
“Boktan küfürlere atfettiğin anlamlardan önce insanların hayatlarına sıçmamayı dene Mert.”
“Bir şey öğrenebildin mi?”
Ulvi, dudağından akan kanın bıraktığı iz çenesine dağılmış olan adamdan hayretler içerisinde birkaç adım uzaklaştı. Bu muydu onu küçükken yaşadığı, ömrü boyunca izlerini silmek için en aciz, en tehlikeli maddelerden bile yardım almasına sebep yangınlardan çekip alan o kara gözlü, beyaz tenli çocuk?
Ona kardeşim dediği gün, kendi dizi kanarken eski bir meyve bıçağı ile Mert’in de kendi parmağını kesip onunla kan kardeşi olduğu o anlar şimdi uzay boşluğunda, başka bir evrene açılan kapının ardında gizleniyordu sanki, Ulvi’nin o zamanları unutmasını diler gibi…
“Kimseyle doğru düzgün muhabbet etmişliği yok adamın. Kime sorduysam, ‘Gelir işini yapar ve gider, konuşmaz bile,’ dedi. Adam eviyle işinin arasında sakince yaşamaya çalışan sıradan biri Mert. Volkan’la ya da senin geçmişinle alakası bile yok. Ve sen bu adamı az önce ağlatmışsın. Ben çıkarken o giriyordu, çarpıştık ve-“
“Her neyse Ulvi,” dedi Mert. “Sakince yaşamaya çalışan biriyse yabancılardan gelen merhamete de ihtiyacı yoktur değil mi? Tıpkı bizim eskiden olduğumuz gibi. Sen çabuk unutmuşsun verdiğimiz sözleri ama ben unutmadım.”
“Verdiğimiz sözde birbirimizden başka kimsenin bizim canımızı yakmasına izin vermeyeceğimiz vardı. Birilerini kırıp dökeceğimizden, onları kullanıp atacağımızdan bahsettiğimizi hatırlamıyorum.”
“Sen-“
“Ben sıçtığım işi toparlamaya çalışıyorum. Kafam güzelken bir bok yedim, evet. Ama en azından bunu düzeltmek, daha iyi bir insan olmak için çabalıyorum. Sense elli yaşında bir adama olan takıntın yüzünden insanları kullanıyorsun. Bunların içinde sana aşık olan biri var, hem de masum biri. Bu kadar vicdansız olacak ne yaşadın, bana neden tamamını anlatmıyorsun bilmiyorum ama seni tanıyamıyorum bile artık.” Tanıyamıyorum sözünü yeniden, kardeşinin gözlerinin içine bakarak söylemişti, orada eski Mert’ten bir iz bulmayı umarak.
Daha sonra aklına gelen anılarla birlikte titreyen elini montunun cebindeki haplardan birine attı. Onun avucunun içindeki küçük hapı hızlıca ağzına götürdüğünü gören Mert, “Hani arınıyordun?” diye sordu alayla. “Bu kadar mıydı senin iraden?”
“Kardeşim dediğim adam yaşadıklarımı yüzüme vurmadan önceydi o,” diyerek gözlerinde biriken birkaç damla yaşı göz kapaklarını sıkarak geriye gönderdi. “Bunu unutma Mert,” dedi. “Sen hırsın yüzünden sessizce yardım isteyen ama kimselerin onu duymadığı bir çocuğu ömrü boyunca yaşamak zorunda kaldıklarıyla vurdun. Girdiğin oyunla can yakacaksın demiştim sana ama benim canımı yakacağını düşünmezdim. Şimdi siktir git, görünme bir süre gözüme.”
Ulvi karanlık ve soğuk otoparktan yürüyerek çıkmadan önce Mert, “Sana olanları, Ege’ye* yapılanları unutmadım ben Ulvi,” diye bağırdı. Daha sonra sesinin tonunu alçaltarak, “Güzel bir yüzün bedelinin ne olduğunu da olanları hatırlamamak için bizimle görüşmek istemeyen arkadaşımı da unutmadım. Ama sen benim zaten bunları bilerek doğduğumu bilmiyorsun. Kimin canı yanarsa yansın umurumda değil. Yılan mutfağına girdiğinde onu yemeğe davet etmezsin, başını ezersin,” dedi.
Ulvi, görmeyen gözlerle onu dinlemek için durduğu yerden hızlıca hareket ederek otoparkın merdivenlerine doğru ilerledikten sonra hâlâ elleri yumruk olmuş şekilde onun arkasından bakan Mert’in görüş açısından kayboldu.
Mert kalbinin ağırlığını sıkılı yumruklarının içine hapsetmek ister gibi hissederken kardeşinden, arkadaşından önce kimselerin varlığından bile haberdar olmadığı o küçük kızı düşündü yeniden, sanki aklından çıkarabildiği bir an mümkünmüş gibi…
✨✨
İş yerine gittiğinde dudağının kenarının sızlamasını bile sallamadan, etrafındaki iş arkadaşlarına tek kelime etmeden yerine oturdu. Kimsenin tribiyle uğraşacak lüksü de hali de olmadan yalnızca kendisini önündeki zerre ilgisini çekmeyen işlere vermek için laptopunu açmıştı ki Mine onu görür görmez endişeli gözlerle yanına doğru hızlıca geldi.
“İyi misin?”
“Sorun yok.”
“İstersen ecza dolabında krem var.”
“Önemli değil.”
“O zaman en azından yaranı bir temizle. Birazdan Murat Bey bizi yanına çağıracak. Seni böyle görmesinler,” dedi kadın samimiyetle.
“Yanında biri mi var?”
“Evet,” dedi Mine. “Hani sana daha önce de bahsetmiştim ya. Murat Bey zaman zaman ücretsiz davalar alır. Yine böyle bir iş var, sanırım seninle ben yardımcı olacağız bu kez,” diyerek Mert’e doğru gülümsedi.
Ofiste bulunan diğer çalışanlar daha geleli haftalar olmasına rağmen Volkan’ın şimdiden onu ücretsiz davalara bile aldığını duyduklarında birbirlerine rahatsızca bakmaya başladılar. Mine, iş arkadaşlarının rahatsız hareketlerini fark eden Mert’e doğru eğilip sessizce, “Kurtlar sofrasına hoş geldin,” dedi. “Şimdiden epey bir düşman kazanmış görünüyorsun.”
“Önemli değil,” diye yanıtladı onu Mert. “Küçük insanların kişisel iş hırslarına alışkınım ben.”
Daha sonra memnuniyetle gülümseyen Mine’yi arkasında bırakıp seri adımlarla onu dikkatle inceleyen gözleri umursamadan lavaboya doğru ilerleyerek buz gibi suyla yüzünü yıkadı. Aklında dolanan, kocaman kahverengi gözlerden akan yaşları zihninden silmek için tenine ne kadar soğuk su değse de bu pek işe yarıyor gibi görünmüyordu. Sanki aklının en ince kıvrımları o aptalın kendisine ürkek ve kırgınca bakan gözleriyle kuşanmıştı.
“Sikeyim,” dedikten sonra kenarda duran peçetelerden biriyle yarasını temizledi. Peçete değdiği an yanan canını görmezden gelerek dudağının kenarını daha da sert şekilde silmeye başladı, ta ki yarası yeniden kanayana kadar. “Sikeyim…” dedi yeniden. Zihninin içindeki, ne yaparsa yapsın silemediği hayaletlerin sayısı azmış gibi şimdi bir de bu eleman çıkıp da gelmişti gölgelerin içinden.
Kalbinin tam ortasındaki kimsesiz mezarlığın sahibi yeterince canını yakmıyormuş gibi üzerine kardeşim dediği adamlar, onların da üzerine sanki bir domino taşı misali yıkılmaya hazır başka bir adam hüzünlü bakışları ile beliriyordu gözlerini kapattığı anlarda. Oysa o sakince ve dikkat çekmeden durmalı, planının son gününe kadar serinkanlı kalmalıydı.
Barış tüm ayarlarını sikip atacakmış gibi görünürken onunla bir daha görüşmemesi gerektiğini düşündü. Bir şekilde, zekası ve o her şeye soktuğu aptal küçük burnu ile dikkatini çekmiş, onu yanlış yerlere yönlendiriyordu. Buna izin veremezdi. Çıktığı yol her şeyden üstte, her şeyden önemliydi.
İlk müsait anında hattını değiştirip bir daha onunla konuşmamaya karar vererek kanayan yarasına elindeki peçeteyi bastırıp aynadaki aksine de bir kez daha kararlı şekilde baktıktan sonra yerine döndü. Bundan sonra Barış diye biri hayatında olmayacaktı.
Zihninin ona oynadığı bir oyun misali baktığı yerde Barış’ın belirdiği tam o anda Volkan’ın Mine ve ikisini çağırdığını duyunca yine, az önceki bakışların ağırlığını tüm bedeninde hissederek Volkan’ın odasına girdi. Bir de çalıştığı yerdeki önemsiz tiplerin kıskançlıkları ile uğraşamayacağını düşünerek bakışlarını odanın içinde gezdirdi.
“Gelin bakalım gençler,” diyen Volkan babacan gülümsemesiyle birlikte her daim çalıştığı masanın tam karşısında kalan oval, büyükçe toplantı masasının etrafındaki sandalyeleri gösterip, “Oturun şöyle,” dedi. “Tanışmanızı istediğim biri var.”
Mert, sandalyeye oturmadan önce ürkek bakışlı, kahverengi kısa saçlı, ilk bakışta genç bir erkeği andıran kadına bir baş selamı verirken Mine, tüm neşeli ve karşısındakine güven veren o kendinden emin tavrıyla, “Merhaba,” dedi. “Ben Mine, iş arkadaşım Mert.”
“Merhaba, Yasemin.”
Volkan, masada oturanları tek tek inceledikten sonra en baştaki sandalyeye oturdu. Mert, onun bu hareketiyle bile odadaki güç otoritesinin aslında kendisinde olduğunu göstermek istediğini anlayarak bakışlarını önündeki kağıda düşürürken Volkan yeniden Yasemin’e dönüp, “Yasemin,” dedi. Kalın ve tok sesiyle konuşurken işinin ehli olduğunu da karşısındaki kadının ona güvenmesini istediğini de açıkça belli ediyordu şimdi. “Mine ve Mert, ikisi de benim en güvenilir çalışanlarımdan. Onlar sana yardım etmek için buradalar. Onlardan çekinme kızım, olur mu?”
Gelen ‘kızım’ sözüyle gözleri büyüyen Yasemin, Mert’in dikkatinden kaçmazken şimdi kadının neden burada olduğunu az çok tahmin edebiliyordu. Bu kadın, Türkiye’de, hatta tüm dünyada iş hayatına atılan kadınların çoğunun en az bir kez öyle veya böyle başına gelmiş olaylardan yalnızca birini deneyimlemek zorunda kaldığı için burada olmalıydı. Kadınlar için iş hayatı yeterince zor değilmiş gibi bir de onları başka amaçlar için kullanmak isteyen herkesten yeniden nefret etti genç adam.
“Anlat bakalım Yasemin.”
Yasemin, ne söyleyeceğini bilemez gibi önündeki su bardağına baktı. Bakışları masanın etrafındaki üç kişinin yüzüne bir anlığına bile değmedi önce. Sanki yaşadıkları yüzünden o utanıyormuş gibi görünüyordu. Ne ironi ama…
Daha sonra derince bir nefes alıp, “Ben-” diyerek sözüne başladı Yasemin. Kahverengi gözleri dolmamak için önündeki bardağa kitlenmişken, “Büyük bir firmada çalışıyorum,” dedikten sonra firmanın ismini söyledi.
Mert, firmanın adını duyduğu an dudaklarının kıvrılmasına engel olamadı. Her zamanki gibi sosyal medyada ya da büyük billboardlarda yayınladığı reklam metinleri ve afişleriyle eşitlik, feminizm, kadın hakları, hümanizm, ırkçılık karşıtlığı gibi sözüm ona gözettikleri ilkeler hakkında naralar atan ama bakıldığında içinde çalışanların bırak bunları kıyısından bile geçemeyecek koşullarda çalıştırıldığı o yerlerden biriydi sadece.
“Genel müdür sekreteriyim. Şimdi ünvanlar afili ama dümdüz sekreterim işte. Babamın çok yakın bir arkadaşı çalışmak istediğimi öğrenince bana referans oldu, o şekilde girdim bu işe. Ben de ‘Madem bu şekilde çalışmaya başladım, başka da çarem yoktu, elimden gelenin en iyisini yapmalıyım o zaman,’ diye düşündüm. Çok yoğun çalışıyorum- Yani çalışıyordum. Çoğu zaman akşam dokuzdan önce çıkamazdım. Minnetimi bu şekilde göstermek istiyordum. Bir gün ben-“
Yasemin, sözlerini tamamlayamadan önündeki sudan bir yudum aldı. “Patronum da çok babacan bir adamdı. Firmada çok sevilen, herkesin saygı duyduğu biri. Önceki- Benden önceki çalışan erkekti. Orta boylu, zayıf, yaşını göstermeyen biri. Bir gün servis alanında beklerken beni buldu. Genel müdürün hiç de anlatıldığı gibi olmadığını, beni-” dedikten sonra gözlerinden akan yaşları hızlıca kurulayan kadın, “Beni uyardı kısacası. Ben erkek haliyle başına böyle bir olayın gelmeyeceğini düşündüm,” dedikten sonra Mert’in gözlerinin içine bakıp, “Nereden bilebilirdim ki? İlk iş deneyimimdi ve ben erkeklerin de-” dedikten sonra Mine yerinden kalkıp kadının tam yanına oturarak onun elini tuttu, ona güç vermek ister gibi.
“Ona inanmadım. Beni de görüyorsunuz işte, kadın gibi değilim pek. Makyaj yapmam, çok da alımlı biri değilim ki. Bunu bilerek gidiyordum zaten. Birilerinin beni beğenmesi gibi bir derdim de olmadı hiçbir zaman, bununla bir problemim de olmadı. O- Yani patronum bana çok eşsiz bir güzelliğim olduğunu söylerdi. Cinsiyetlerden üstün bir güzellikmiş bendeki… Ben de beni kızı gibi gördüğünden iltifat ettiğini düşünür, mutlu olurdum ama- Bir gün ikimiz de işten geç çıktığımızda- O zorla-“
Volkan sert bakışları eşliğinde, “Tamam Yasemin,” dedi. “Az çok anladık biz. Sen ne yaptın peki? Birilerine söyledin mi?”
Yasemin, gözlerinden sicim gibi akan yaşlar eşliğinde kafasını olumlu anlamda salladı. “Kimse inanmadı bana. Arkamdan bu tipimle beni kimin ne yapacağını söyleyenden tutun, patronuma aşık olduğum için iftira attığımı bile konuşanlar oldu. Erkek gibi olduğum için- Yani kimin aklına bu gelir ki?”
“Peki, senden önceki o çocuk? Onunla görüştün mü bir daha?”
“Bulamadım ki. Sanırım yurt dışına çıkmış, unutmak için.”
Daha sonra Mine’ye dönüp, “Öz annem bile inanmadı bana. Çalışmamak için insanlara iftira attığımı, yediğim kaba pislediğimi söyledi,” dedi.
Mine, “Biz halledeceğiz. En azından sana yapılanın bir bedeli olacağını bil,” dedi. İçinde bir yerlerde kabaran öfkesini genç kadına yansıtmak istemediğinden yüzüne sahte bir gülümseme kondurabilmişti, güçlükle. Başka ne denirdi o da bilmiyordu ki… Yasemin’den çalınan gülüşlerin diyeti ne olmalıydı? Ya da onun yaşadıklarının bir telafisi var mıydı?
“Birkaç avukata gittim ama firmanın ve patronumun adını duyduklarında beni geçiştirdiler sadece.”
Yasemin çaresizce ellerini kazağının kollarının içine çekmiş parmak uçlarıyla kumaş parçasıyla oynarken Mine sorar gibi Volkan’a baktı. Ondan gelen onay ile birlikte, “Yasemin gel biz kadın kadına bir kahve içelim mutfakta,” diyerek genç kadını oturduğu sandalyeden kaldırdı. Yasemin ise az önceki cesaretsizliğinin aksine içinde tutunduğu bir parça umut kırıntısıyla birlikte hepsinin yüzüne tek tek bakıp, “Teşekkür ederim,” diyebildi yalnızca.
“Senin canını yakan adamı adalete teslim ettiğimizde teşekkürünü edersin kızım,” dedi Volkan. “Bundan sonraki en öncelikli işimiz sensin, aklın da yüreğin de ferah olsun.”
Yasemin başını salladıktan sonra Mine ile beraber odadan çıktı. Mert, önündeki tek bir çizik bile atmadığı kağıdı eline alırken, “Ne düşünüyorsun?” diyen Volkan’ın sesiyle bakışlarını onun yüzüne doğru çevirdi.
“Ondan önceki adama ulaşamayız gibi görünüyor. Çok güçlü adamlar bunlar, karşısına kimse şahit olarak da çıkmaz. Göze alacak kimseyi bulamayız ki bu noktada bu adamın zarar verdiği kişiler yalnızca o adam ya da Yasemin değildir, olmayacaktır da. Aklımda bir fikir var ama-” dedi.
“Aynısını düşünüyorum,” diyen Volkan genç adamın gözlerinde yanan intikam ateşinin varlığıyla gülümsedi. “Dediğin gibiymişsin,” diye eklerken oturduğu yerden kalkıp onun omzunu dostane bir tavırla sıktı. “Kadın düşmanı olmaman konusunu diyorum. Yasemin olayı anlatırken sanki onunla beraber yaşadın her şeyi, hem de en başından.”
Mert mahcup bir tavırla, “Oysa poker face olduğumu zannederdim. Yine beni yakaladınız,” dedi.
Egosu okşanan Volkan’sa Mert’in omuzunu bir kez daha sıktı. “Aramızda çok fazla yıl var Mert. İnsanların nasıl olduklarını bir bakışta anlarım ben. Şimdi uygun bir aday bulunana kadar Yasemin’den işimize yarayacağını düşündüğünüz en ufak bir bilgiyi bile almanız gerek. Bunun kolay olmayacağının sen de farkındasındır. Kadın o şerefsizi anlatırken ne kadar zorlanıyor, gördün.”
“Bunları koruyan birileri çıkacak, biliyorsunuz değil mi?” diye sordu Mert tiksintiyle.
“Şeytan günah işlemekten sıkılmazmış. Bize düşen bu şeytanları elimizden geldiğince adalete teslim ederek yeryüzünden temizlemek.”
“Ben işimin başına dönüyorum o zaman.”
Volkan, “Tamamdır,” dedikten sonra, “Mert, bak bakalım çalışanlara. Kadının tarifine uyan, o tipte birileri gözüne çarpacak mı? Yoksa başka şekillerde halletmemiz gerekecek.” dedi.
Mert’in elindeki boş kağıtla odadan çıkmak üzere olduğunu görünce de, “Bu arada yılbaşında kimseye söz vermedin değil mi? Çalışanlarımı yeni yıla girerken yanımda isterim. Sevgilin falan varsa, kusura bakmasın,” diyerek gülümsedi.
“Sevgilim yok,” diyen Mert, çapkın bir gülüşle Volkan’ın gözlerinin içine baktı. “Sizinle birlikte olmayı da çok isterim.”
“Sözlerin-” diyerek alt dudağını ısırdı Volkan. “Bilinçli mi seçildi, yoksa boş mu bulundun?”
“Ben ağzımdan çıkan her şeyin daima farkındayımdır Volkan Bey. Tıpkı ağzıma girecekler gibi,” dedikten sonra karşısında ona eğlenerek bakan adama serseri bir şekilde göz kırparak Volkan’ın odasından çıktı.
Odadan çıkar çıkmaz yerine oturduğunda bundan sonra kendi içinde görüşmemeye karar verdiği adamın mesaj atıp atmadığını kontrol etmek için telefonuna baktı, yaşadığı çelişkilerin çokça farkında olarak. Boş bildirim ekranı Barış’ın da onu aramayacağına bir işaretken Mert onun kendisine ayak bağı olmayacağına emin oldu. Demek o da artık Mert’le görüşmek istemiyordu.
Bir dertten daha kurtulduğu düşünen Mert, baş parmağı ile dudağının kenarını kaşırken burnunun ucuna gelen, sabahtan kalma Barış’ın kokusunun ellerine sinmiş olduğunu anladı. Yıkamasına rağmen geçmeyecek kadar yoğun olan kokuyu yeniden duyumsamak ister gibi mekanik bir hareketle ellerini burnuna götürdü.
Bu hareketiyle birlikte güzel kokunun kucağında onu çekingence öpen adamı hatırlattığı anları çağrıştırdığını hissedince masada bulduğu, şirketin hediyelerinin arasında gelen pahalı losyondan hızlıca ellerine dökerek kokuyu da kokunun sahibi adamın izlerini de silmeye çalıştı, zihninin gerilerinde bir bendin arkasına saklanmış olan anıları nasıl bastıracağını bilemeden…
✨✨
*Ege, YSİN kitabındaki Mustafa’mızın kardeşi Cem’in partneri. Kaçtığım Yazgım Alnımda kitabını birkaç bölüm yazıp taslağa almıştım ama o da 2024’te bizimle olacak gibi görünüyor. Tabii zaman zaman Mustafa ve Ayaz da olacak o kitapta.
*Ethos: Alışkanlık, karakter, ahlaki durum (Grekçe)
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙