✨✨
İnsan özünde çok basit bir varlıktı aslında. Şişinip böbürlense de nihayetinde etten kemikten, topraktan yaratılıp çürümüş şekilde yeniden toprağa karışarak doğada birilerinin besini olacaktı bakıldığında.
Belki bu kadar basit bir varlık olduğu, belki de topraktan geldiği için yaşamayı ve baharı seviyordu, kim bilir? Kalbine güneş gibi doğan her şeye inanıyordu sanki insan. Gülen çocuklara, ona düşler sunan ay ışığına, yanağında nokta şeklinde dört tane beni olan sürmeli gözlü bir oğlana…
İlk kez bir pazartesi sabahı Mustafa’nın kalbi göğsünde bir serçe gibi pır pır atıyor, yataktan çıktığından beri dudağında asılı kalan ıslığıysa göndere çekilen beyaz bir bayrak misali teslimiyetini sunuyordu yedi cihana.
Kalbi hem kanatlarıydı Mustafa’nın hem taşınası en zor yüküydü. Ağır geliyordu. Alıştığından da ağır hem de. Bu hissettiği yabancı his de neydi böyle?
Bir de inceden sızı vardı yüreğinden ta içine akan ama sızı öylesine güzeldi ki en pahalı ipeklere sarıp kırk kat sandıklara saklamak istiyordu onu Mustafa. Yaşadığını ilk kez hissettiren sızıysa da insan eyvallah etmez miydi ona?
İki hafta önceki hayatından eser kalmayan Mustafa’nın değişen sabah rutinine bir de ıslık eklenivermişti. Ayaz’a gidip onun odasında yaşadığı en güzel günlerden birini geçirip de eve döndükten sonraki ilk sabah, dudaklarında kendisinin de hiç beklemediği bir ıslık peydâ olmuştu öylece…
Kahvesini, daha doğrusu Ayaz için hazırladığı kahveyi termosa koydu. Artık klasik rutin işlerinden biriydi işte bu da! Bugün pazartesi gününe özel ayırdığı siyah takımını da giymeyi canı hiç mi hiç istemiyordu. Ne vardı birkaç günün kombinini değiştirip farklı giyinseydi?
Düşündüğünü de yaptı. Mustafa dokuz yıllık iş hayatında ilk kez lacivert, kanvas pantolon üzerine beyaz, ince, boğazlı bir kazak giydi. Evet evet yanlış duymadınız! Ne takım elbise ne gömlek ne de kravat…
Mustafa, bugün kendisini gerçekten altmış değil de otuz üç yaşında hissediyordu. Öyle ki kalbi yirmilerinin başında olan birinin aşık olduğu andaki o müthiş coşkuyla çarpıyordu.
Dış kapının önüne geldiğinde her zamanki takım elbiselerinin altına giydiği ayakkabılardan değil bugünkü kıyafetlerine uyacak biraz daha spor olan bir model tercih edip eline de uzun paltosunu aldı. Paltosunu tutarken aniden göğsünün ucu yandı. “Hay böyle işe ama ya!” diye söylense de acısını umursamadan paltosunu incelemeye başladı.
Paltosunun sarısı ne kadar sıkıcı, ne kadar çirkindi böyle. Kesinlikle bir alışverişe ihtiyacı vardı Mustafa’nın. Alacağı ya da değiştireceği ne de çok şey birikmişti. Bu hafta sonu dizini kırıp evinde oturmalı ve alışverişini yapmalıydı.
Merdivenlerden aşağı ıslık eşliğinde inerken normalde komşuları rahatsız edecek en ufak eylemden kaçındığı tüm zamanların aksine şu an bunu bile takmıyor olması da ilginçti. İlk kez bir başkasından önce kendi neşesi geliyordu, o fark etmese de…
Ağır, demir kapıyı açar açmaz filmlerdeki sahneler gibi Ayaz’ın tam kafasını ona döndürmeye başladığı ana denk geldi. Bir de ağır çekim olsaydı resmen romantik bir aşk filmi olacaktı. Hani şu oğlanın kızı evinden almaya geldiği ve kızla burun buruna geldikleri anlar vardır ya, onlardan biri gibiydi yaşanan an işte.
Tabii bu sahnede güzel, kıvır kıvır bukleli, peri gibi bir kız yoktu. Ya da parlak, saydam beyaz bir tene sahip, sırım gibi, bıcır bıcır konuşan, hayat dolu, kocaman yeşil gözlü, uzun kirpikli yakışıklı bir oğlan da yoktu. Herkes gibi olan Mustafa vardı sahnede. Eşsiz, büyülü ya da renkli gözlü, gamzeli, kızıl saçlı falan da değildi. Gri rengi gibiydi, beton grisi. Silik, sıkıcı, olağan…
Bal rengi gözleri vardı onun. Hatta nasıl oluyorsa gözleri bazı ışıkların altında sarımsı gibi bir renk alıyordu. Halası uz yılan demişti bir kere onun gözleri için. ‘Uz yılan gibi sinsi bakışlı o oğlan.’
Buna eş uzun, kemikli bir burnu vardı ama şükür ki yüzüne orantılıydı. Alt dudağı üst dudağına göre kalın, gözlerinin etrafını çevreleyen kirpikleri de orta uzunluktaydı. Zaman zaman şekle girmeyen ve onu deli eden kahverengi saçlarıysa hafif dalgalıydı.
Bir olayı yoktu işte, standartlara göre ‘çirkin’ de olsa yanınızdan geçtiğinde ışığı, aurasıyla sizi kendisine hayran bırakan ya da ağzının maharetiyle, tatlı dille yılan bile olsanız sizi tavlayan biri de değildi.
Gökkuşağının sekizinci rengiydi. Gri… Öyle ki doğa bile kabul etmemişti bu rengi de gökkuşağına yakıştıramamıştı.
“Günaydın. Daldın yine büyülü suratıma.”
“Günaydın. Gözlerimi senden alamıyorum ne yaparsın?”
Ne!? Mustafa biriyle bu şekilde şakalaşabiliyor muydu? Hem de hemcinsiyle. Kendisiyle gurur duyduğu, hayalinde bu anları çentiklediği tabloya bir işaret daha çaktı, yeniden. Bu ara çok iyi gidiyordu Mustafa.
“Öngörülebilir. Ben olsam ben de gözlerimi kendimden alamazdım. Baksana şu surata,” dedi Ayaz şımarıkça.
“Biraz daha geç kalırsak o bebek suratının bir işi olmayacak ama.”
“Bebek surat mı? Sevdim bunu, daha çok kullan.”
Mustafa ‘sen iflah’ olmazsın bakışlarıyla her zamanki yerine kuruldu. Ayaz’ın karnında ellerini birleştirip motorun üstünde, rüzgara karşı gitmenin keyfini sürmek için hazırlanmaya başladı.
Bir an, sadece bir an kaskını takmamış olmayı diledi. Bir de başının Ayaz’ın sert sırtına yaslı olmasını…
Bir beş dakika böyle durabilse, onu hissedebilse, teninin sıcak mı yoksa soğuk mu olduğunu anlayabilseydi keşke. Mustafa, hayatında bir kere sıkı sıkıya dolanmış urganlarını beş dakikalığına kesip birinin sırtına yaslanabilmeyi diledi.
Sonra o anıları, kahverengi bir çaydanlıkta saklayabilseydi de her çay içtiğinde hatırına getirebilseydi. Bunun için bağımlı olabilirdi günde bir fincandan fazla içemediği çaya.
Betondan, çirkin binanın olduğu yere geldiklerinde beraberce ofise çıktılar. Mustafa sessizce, “Günaydın.” deyip yerine hızla gitse de Ayaz’ın yanına hemen müdürlükteki genç çalışanlar gelmiş hafta sonu ne yaptığını sormaya başlamışlardı bile.
Ayaz’ın aksine Mustafa paltosunu çıkarıp kendinden biraz uzaktaki askılığa asmış, bilgisayarını sanki birkaç dakika geç açsa koca şirket batacakmış gibi açarak işine başlamıştı bile.
“Kıyafetlerin sana çok yakışmış.”
“Bismillahirrahmanirrahim,” diyerek eliyle damağını yukarı doğru çekti. Daldığı küçük ekrana bakarken Ayaz’ın sesini duyunca ödü kopmuştu.
“Saat daha sekizi yirmi geçiyor, biraz geç işe başlasan ölmezsin.”
“İş yapmasam ne yapacağım ki?”
“Senin yerin acayip sote, burası resmen Ömer’in odasından daha kuytu. Canın ne isterse yapabilirsin. Sosyal medyada takıl mesela.”
Bir yandan çaktırmadan Mustafa’nın yeni görüntüsünü inceliyor, bir yandan sandviçini yemesi için Mustafa’ya uzatıyor, diğer yandan da sormadan Mustafa’nın önündeki termosu kendi önüne alıyordu, dedik ya rutinleri olmuştu artık.
“Ama benim hesabım yok ki.”
“Hiç mi yok?”
“Yüz gram var Ayaz, o ne demek?” dedi kıkırdayarak.
Ayaz, neredeyse iki bin yirmi üç yılına girerken hiçbir sosyal medya hesabı olmayan adama baktı. Her gün biraz daha şaşırıyordu Mustafa’ya.
Öyle ki sanki gri renkli bir gül goncası gibiydi Mustafa. Gri, sarmal sarmal iç içe geçmiş katmanlar açılıp Ayaz’ın önüne döküldükçe içinde kalan sarı, yeşil, mavi rengarenk katmanlar ortaya çıkıyordu, gözlerini kamaştırırcasına.
“Yani benim de yok ama en azından Instagram falan var.”
“Orası fotoğraf paylaşma sitesi değil mi?”
“Hım hım,” diyerek kafa salladı Ayaz. Bir yandan da büyük ısırıklarla sandviçini yiyordu.
“Benim pek fotoğrafım yok, öyle paylaşacağım ilginç bir hobim, anım, zevklerim de yok. Harun’un çayını çekip atsam kime ne ki?” dedi yüzünde beliren gülümsemesiyle.
“İyi de herkes birbirini ilgilendirmeyen şeyler paylaşıyor. Hem sen çekip at, Harun’un çayını bir de senin perspektifinden görmüş oluruz. Ayrıca fotoğrafın yoksa ben çekerim.”
“Ben pek fotojenik değilimdir, shop falan da anlamam. Bir de utanırım o yüzden boşuna zaman kaybı olur,” dedi, bu konuyu uzatmak istemediğini kibar gülümsemesi eşliğinde sözleriyle de belli ederek.
Kendisiyle ilgili çok uzun konuşulduğu için rahatsız olmuştu. Ayaz’la hep böyle oluyordu zaten. O uzatmak istemese de Ayaz sürekli bir şeyler soruyor, onu utandırıyordu. Cevaplarken yoruluyor, çekiniyordu. Zaten muhtemelen sadece nezaketen soruyordu çocuk.
Tam o anda Ayaz, Mustafa’nın önündeki çay bardağını kendi önüne alıp fotoğraf çekmesini isteyecekti ki dirseği adamın sol göğsüne denk geldi.
“Ah!”
“Ne oldu? İyi misin?”
“İyiyim sadece sen dokununca şey oldu,” dedi acıyla. Biraz da gözleri sulanmış gibiydi, ne olmuştu da bu kadar acıyordu canı? Ayaz’ın dirseği göğüs ucuna azıcık değip geçmişti.
“Ne oldu? Bir yaran falan mı var?” dedi endişeyle.
“Yok. Yani piercingimi taktım da bu sabah, bayadır takmıyordum. O da alışana kadar acıtıyor böyle.”
Ayaz sadece yutkundu. İnsan ne aciz bir varlıktı ki şu an acziyetinin en dibinde, çırılçıplak debeleniyordu o da. Gözlerini istemsiz piercingin olduğu yere kaydırdı. Giydiği beyaz, ince kazaktan yatay, metal nesne çok çok az belli oluyordu.
“İkisin-” İncelen sesini fark edince öksürerek boğazını temizledi. Dur şimdi cümle nasıl kuruluyordu? Heh’ Özne, yüklem, nesne, tümleç devam Ayaz, yapabilirsin!
“İkisinde de mi var?”
“Neyin ikisinde?”
“Yani iki meme ucunda da var mı?” diye sordu Ayaz.
Mustafa, sorulan sorunun kulağa neden erotik geldiğini anlamadı. Bozuntuya vermek de istemedi. Sonuçta, ‘Nereni deldirdin?’ diyerek kahkahalar eşliğinde gerizekalıca espiriler yapanları da görmüştü.
“Evet, ikisinde de var. Bir de burada microdermal olanlardan var,” diyerek boynuyla iki göğsünün arasında boynuna daha yakın bir yeri gösterdi.
“Öyle, üniversite zamanı yaz tatilindeyken bir ara esip yaptırmıştım. Nasıl cesaret ettim bilmiyorum?” dedi Ayaz’a bakarak.
Ayaz, anladığını belirtircesine kafasını sallayarak üzerindeki kapüşonlu poları çıkarıp da kısa kollu tişörtle kaldı. Önündeki bardağa su koyup hepsini üç yudumda midesine gönderdi.
Mustafa, laptopunda açık olan finans programını göstererek aniden sıcaklayan Ayaz’a bakıp, “Başlayalım mı?” diye sordu.
Ayaz’sa yeniden sadece kafasını sallayabildi. Başka bir dünyadan gelmiş de sadece mimiklerle anlaşabiliyormuş gibi davranıyordu. Kafasını iki yana sallayıp gözünün önüne gelen her şeyi yok etmek istercesine çaresizce çırpındı.
Mustafa bir yandan sandviçini yiyip bir yandan en basitinden Ayaz’a işleri, arka planlarını da dahil ederek anlatmaya başladı. Ayaz Mustafa’nın anlatımını dinledikçe onun gerçekten çok iyi bir öğretici olduğuna emin oldu, gerçekten çok yetenekliydi Mustafa.
Birilerine bir şeyler anlatabilmek, öğretebilmek herkesin harcı değildi. Konuya her ayrıntısıyla hakim olup bir de birine aktarabilmek gerçekten meziyet isteyen bir şeydi. Mustafa uzaktan duru, sığ sulara sahip durgun bir nehir gibi görünse de tersine akan coşkun bir Asi’ydi aslında. Sadece biraz sınırlarına girip de ona yakından bakmak gerekiyordu.
“İşte böyle, satıcıya alacak gider hesabına da borç kaydı atıyoruz. Faturamız gelince de ters kayıt alıyoruz. Mantığını anlamadıysan lütfen sormaktan çekinme, istediğin kadar anlatırım.”
“Anladım. Faturası daha gelmemiş giderler için tahmini tutar belirleyip yalandan kayıt oluşturuyoruz işte.”
Mustafa kahkaha attı. “Ben böyle demezdim ama özünde tam olarak bu aslında.”
Ayaz kocaman gülümseyerek kahvesinden bir yudum almıştı ki Gizem ve Burak’ın müdürlükten giden arkadaşlarına, doğum günü olanlara, evlenenlere ya da çocuğu olanlara para istemek hariç belki de ilk kez Mustafa’nın oturduğu yere geldiklerini fark etti.
“Selam gençler n’aber?” dedi Gizem.
Mustafa, yorgun düşünceleri eşliğinde rahatsızca kıpırdandı. İçini birden huzursuzluk kapladı, sanki karanlık üzerine bir bulut misali çökmüştü de bir gece yarısı ıssız bir ormanda tek başına kalmıştı.
Mustafa’nın nasıl hissettiğini anlayan Ayaz, “İyidir, çalışıyoruz. Sizden?” diyerek onları bir an önce yanlarından göndermek ister gibi baştan savma şekilde cevapladı kızı.
Burak’sa küçümseyici bakışlarıyla, “İyidir, aynı. Mustafa Bey güzel öğretiyordur sana, Rihanna work work work şarkısını ondan ilham alıp yazmış,” diyerek yersiz ve seviyesiz bir espri yaptı. Espri dendiği için bile özür dilenmeliydi bu hadsizliğe aslında.
O kahkahalarla gülerken Gizem de gülecek gibi olduysa da Burak’tan daha zeki olduğu için Ayaz’ın gözlerinden geçen anlık şimşekleri görmüş, sessizce alt dudağını dişleyerek olduğu yerde beklemeye devam etmişti.
Mustafa cevap bile vermedi. Onu tanımayan, içini bilmeyen, sesini duymayan insanlar karşısında sözcüklerini eksiltmeyi çok uzun zaman önce bırakmıştı zaten. Sadece bir anlık Burak’a baktı ve bal rengi gözlerini kırpıştırıp yeniden bilgisayarının ekranına döndü.
Mustafa’dan gelen yok sayılmayla iyice hırslanan Burak, “Yani iş saatleri dışında bile iş yapıyor diyorlar Mustafa Bey sizin için, dilerim yaptığınız PR‘ı üst yönetim görür de hırsla beklediğiniz o unvanı alırsınız yakın zamanda,” dedi.
Bu hayatta her türlü insan kabuldü aslında. Yedi ölümcül günah hariç herkes hata yapabilirdi, herkesin affedilmeye hakkı vardı. Yalnız kendisine bulaşmayan, onu muhatap almayan, onunla bir derdi olmayan insanların peşinden bir çamur gibi gidip yakasından düşmeyerek pis izler bırakan, başka şeylerin hırsını kendisinden daha iyi olduğunu içten içe kabul ettiği insanlardan alanlar bağışlanmamalıydı. Bile isteye, kötülükle, bencillikle hareket edip kendisini yok sayan, ‘bana bulaşmayın’ diyen insana bulaşacak kadar aciz, nankör insanların affı olmamalıydı aslında ama Burak’ın da affedileceği zaman belki bir gün gelirdi, kim bilir?
Ayrıca esmer adamın bir türlü öğrenemediği şeyse Mustafa’nın herhangi bir unvan isteğinin olmayışıydı. O, sadece, yıllardır olduğu gibi işine gidip geliyor, kimseye bulaşmadan günlerini geçiriyordu.
Ayaz önce Mustafa’yı utandırmamak adına ilk cümlede yumruklarını sıkıp sessizce beklese de ikinci gelen cümleyle dayanamadı, kırdı zincirlerini.
“Burak PR‘ın ne demek olduğunu bildiğine emin misin? Sürekli kullanıyorsun da.”
Burak kibirli bir gülüşle, üsttenci bir tavırla Ayaz’a baktı. Bu kibarlık kisvesi altında ibne kılıklı, kırım kırım kırıtmaktan başka bir bok bilmeyen, sinsi olduğuna emin olduğu Mustafa götünü vereceği birini bulmuş olmalıydı. Yoksa biri bunu niye savunurdu? Aklından geçen düşüncelerle bile midesi bulandı.
“Şaka yapıyorsun galiba? Ben Siyasal mezunuyum. Sence İngilizce bilmeme ihtimalim yüzde kaç?”
“Mesele dil bilmek değil. PR‘ın anlamını bilmiyor olmalısın. Hani her yaptığın iş için müdürü CC‘ye ekleyip haber veriyorsun ya, onun adı PR yapmak oluyor işte. Mustafa’nın yaptığı işleri, tıpkı dikkat çekmeye çalışan bir veledin altına sıçıp, ‘Anne bak sıçtım.’ diyerek haber vermesi gibi müdüre haber verdiğini hiç görmedim.”
Burak ağzını açıp, ‘Yirmi yaşında bir ibnesin, bana akıl öğretmen de-‘ diyerek cümleye başlayacaktı ki Ayaz’ın başkan yardımcısı Mehmet Bey ile olan yakınlığı aklına geliverdi. Sadece samimiyetsizce gülüp yanlarından sessizce gitmekle yetindi. Her yerde güç insanı böyle susturuyordu işte, siz isteseniz de istemeseniz de…
Gizem, “Siz onun kusuruna bakmayın, iyi çocuktur ama patavatsızdır biraz,” dedi.
“Sana göre Deccal de iyi olmalı.”
Aynı dakikalarda Mustafa köşesine çekilmiş, kimseye bakmadan sadece maillerini kurcalıyor, yıllardır sığındığı, saklandığı, kötü söz işitmemek için kimseyle muhatap olmadığı yerde tıpkı Avrupalıların teknoloji götürme bahanesiyle yakıp, yıktığı, tüm huzuru bozduğu Afrika toprakları gibi daha fazla bulaşmadan çaresizlikle gitmelerini bekliyordu.
Gizem’se arsız çokça da yüzsüz biriydi. Bunun cinsiyetle, yaşla, memleketle alakası da yoktu, bağlantısı da. Kişiler kendileri seçerdi nasıl bir insan olmak istediklerini. Bu iş yerinden önce kurtlar sofrası denilen özel sektör denetim firmalarında yıllarca çalışmış, kendi kişiliği de devreye girince genç yaşına rağmen insan yönetmeyi, manipülasyonu, özellikle iş yapmasa da yapıyor gösterip diğerlerini kullanmayı çok iyi bilen biriydi o.
Bu yüzden Ayaz’ın sözlerinin Gizem’deki tezahürü sadece gülümsemek ve, “Alemsin Ayaz,” demek oldu.
“Bu arada buraya ‘Yarın akşam yemeğe çıkalım mı?’ demek için gelmiştim ben. Bazı tatsız insanlar işte. Neyse, Mustafa Bey’le de hiç dışarıda takılmadık, değil mi?”
Mustafa, ilk kez Gizem’in cümlesinde kendisinin özne olduğunu işitiyordu. Neye borçluydu bunu? İlk kez bir yere davet ediliyor, onunla ilgili özel bir fikir beyanında bulunuluyordu.
“Evet, öyle oldu.”
“O zaman itiraz yok gençler!” dedi Gizem, bu şekilde hitap etmeyi samimiyet göstergesi sanarak. “Yarın akşam sizi harika bir mekana götüreceğim, Beşiktaş’ta,” dedi.
Ayaz kaşları çatılı şekilde baksa da Mustafa’dan ses gelmeyince o da sesini çıkarmadı. Gizem ikisine de iyi çalışmalar dileyerek yanlarından uzaklaşıp gitti.
“Teşekkür ederim.”
“Neden?”
“Burak’ı benim yerime yerin dibine soktuğun için.”
“Ben onu itin götüne de sokardım da yanımda sen varsın, etik değil duyman.”
“Ayaz!” diyen Mustafa gözlerini hayretle açtı. “Otuz üç yaşındayım ben. Reşit değilmişim gibi davranmasana bana.”
“O zaman bir kere göt de, söz veriyorum ne istersen yapacağım.”
“Hımm! O kelimeyi söylersem etek giyer misin?” dedi Mustafa, sanki imkansız bir şey istemiş gibi.
Ayaz sessizce Mustafa’ya yaklaşıp, “Demesen de giyerim. Benden bir kere istemen yeterli. Sikik toplumsal cinsiyet rolleri ya da bunlara zorla atanan kıyafetler umurumda değil. İstersen sana özel defile bile yapabilirim,” diyerek göz kırptı.
Mustafa’nın tükürüğü boğazına kaçarken gözünün önüne etek giymiş Ayaz geldi. Kendisinden daha iri yapılı, bacak kasları zaman zaman giydiği pantolondan bile belli olan Ayaz’ı etekle düşünemedi bir an. Ama düşünmeden de edemedi nedense. Hâlâ eğlenerek kendisine bakan Ayaz’ı görmezden gelerek önündeki küçük ekrana dikkatini verip de kafasından bu görüntüyü atmayı diledi.
“Neyse devam edelim, daha yolumuz uzun.”
Ayaz gülümseyerek ona bakıp boynunu sağ omzuna eğerek, “Bence de yolumuz uzun,” dedikten sonra aklına her ne geldiyse dudaklarını ısırıp ekrana bakmaya devam etti.
Bütün bir gün Ayaz’ın dizi Mustafa’nın dizinde, ikisi de vasiyet ettiler zamana sessizce, “Her şeyi sana bırakıyoruz,” diyerek.
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨♥️
Gidelim Verve 💙
burağın bu salak hallerini okurken her seferinde çok utanıyorum 😔😔😔