✨✨
Kelimeler düşüncelerin ifadesi midir hâlâ?
Yoksa salt kullanılmaktan aşınmış milyarlarca kez aynı şeyi söyleyen insanlar yüzünden yıpranmış kelimeler taşıdıkları anlamları yitiriyorlar mıdır?
Herkese layık görülen, ağızdan çıktığı an insanların hayatını onları bir yerlere sürükleyerek kontrol eden kelimelerin hiçbiri yanımda oturan ela gözlü adamı anlatmaya muktedir değildi, onu bana getirmeye de…
Kendi beynimde sorduğum soruların cevabını da yine müthiş bir çelişkiyle kendim bulmuştum. Ben her şeyi tek başıma yapmıyor muydum zaten?
Kelimeler Ömer’in başrolü olduğu düşüncelerimin ifadesi olamazdı. Hiçbir yavan kelime, herkes kullandığından aşınan hiçbir sözcük benim yanımdaki adama duyduğum aşkı anlatabilecek safirden bir sessizlikte kaybolmuş suskunluğumdan yeğ değildi.
O ve ona ait tüm düşüncelerim tüm gün gezindiğim ama kimseleri bulamadığım boş bir sokaktaki umut vadeden bir çıtırtı misali gibiyken çıtırtının arkasından gelen kelimelerin de görüntünün de bana şerri değil de hayrı getireceğine inanmalıydım belki de. Ama ben boş kalan sokağımda bunca yıldan sonra yavan kelimeler söylemek de duymak da istemiyordum.
İyiye yormak iyilik getirir derler, kişi isterse uğursuz addedilen karga bile ona uğur getirirmiş. Benim hayatımdaysa şu aralar tüm o son moda sokuk bilmem ne kanunları devreye girmiş olmalıydı, zira bana uğur getirebilecek ya da iyiye yorulabilecek pek de bir gelişme olmuyordu uzun zamandır, ne kadar hayra odaklansam da.
Aksine altın ipliğini siktiğimin kaderi dalga geçer gibi olmayacak durumların içine sokup duruyordu beni. Tıpkı şu an tam dibimde oturmuş, en sevdiğim dizinin ne kadar saçma olduğunu dakika başı bana hatırlatan adamla birazdan aynı yatakta yatacak oluşum gibi.
Kolamın dibinde kalan son yudumu da içtikten sonra tüm duygularım sanki gardlarını alıp da geriye çekilmişti. Ruhum, bir meleğin omzuma dokunmasıyla arınmış gibi yanımda oturan adamdan bana yalnızca neşe bulaşıyordu, belki birazdan birlikte yatacağımız için de heyecan. Doruklarda yaşıyordum, geriye çekilen tüm uğursuz duygularımın yerini aniden sarıveren neşeyle.
Ne zaman buraya gelsem evin bir oda bir salon olmasından sebep Ömer beni salondaki rahatsız L koltukta yatırmaz, ben de itiraf etmek istemesem de ona en yakın olduğum bu anların hayalini kurduğumdan içten içe heyecanlanır sıkça bu eve gelmek isterdim. Ama sadece isterdim, yapamazdım.
O, bana ne kadar benim eve gelmiyorsun ana fikirli cümleler kursa da ben ondan habersiz onunla uyumaktan aldığım hazdan bile utandığımdan evine gelip de onunla kalmaktan kaçardım.
Kokusu burnumun ucunu sarmalayarak uyumaya alıştıktan sonra kendi evime dönüp de diken misali canıma batan yatakta uyumak çok zor gelirdi bana. Zorlukların üstesinden gelmek için neler yapmıştım bir bilse beni mahvederdi ya…
“Aile, arkadaşlık, kardeşlik, romantizm, toplumsal duyar sıçacam şimdi ha.”
“Lan sen izleyelim dedin, götünün üzerine otur. Sabahtan beri söyleniyorsun amına koyayım.”
“Bari animasyon falan izleseydik,” dedi bıkkınlıkla.
“Ömer kalk da yatalım lan. Seninle dizi izleyen aklıma sokayım.”
“Şaka, gel mavi boncuğum,” diyerek tam kalkmak üzere olduğum koltuğa beni yeniden oturttu. “Muazzam bir dizi, özellikle Ali Haydar Usta’nın o kıllı parmaklarıyla kebap mıncıkladığı sahne.”
Gözlerimin içine bakarak tüm parmaklarını birleştirip parmaklarının ucunu ‘harika’ demek ister gibi öptü. Bense en sevdiğim dizilerden biriyle üstelik de Şener Şen’le dalga geçtiği için onun bir dersi hak ettiğini düşündüm. Beni tanıyan herkes Şener Şen hayranı olduğumu bilirdi ama bu mal her seferinde ‘yaşlı’ sevdiğimi iddia eder beni de delirtirdi.
Sinirle ona doğru bir hamle yapıp parmaklarını öptüğü elini yakalayarak ısırmaya çalıştım.
“Lan it bırak!” diyerek benden kaçmak isterken bir elimle sol kolunu diğer elimle sağ kolunu yakalayıp sağ elindeki tüm parmakları birleştirip uçlarını ısırdım. Keyfim yerindeydi bugün.
“Lan! Sende bazen öküz gücü oluyor amına koduğumun mavi boncuğu. Gitti parmaklarım. Ben bu ellerle para kazanıyorum!” diyerek ısırdığım elin parmaklarına doğru üfledi.
“Bana sanki Bach‘sın. Ayrıca yumuşak ısırdım, zırlama.”
“Yedin salatalıkları neşen de gücün de yerinde bakıyorum. Hiç uyuyacak gibi durmuyorsun da. Gecenin köründe ne bu enerji?”
“Ali Haydar Usta’nın kıllı parmaklarından aldım.”
“Yaşlı seviyorsun,” diyerek söylenince yeniden kahkaha attım.
“Ne mal adamsın.” Bu sırada saatin gece yarısını çoktan geçtiğini görünce artık içimde tutamadığım bir detayla ona doğru dönüp, “Lan sen Aycan’a iyi geceler mesajı falan attın mı? Eline hiç telefon aldığını görmedim bugün,” dedim.
Ben duş aldıktan sonra salona geçip diziyi açmış, sonra ikimiz de telefonların varlığını unutmuş gibi diziye dalmıştık. Benim ailem hariç bekleyenim yoktu, beklemesini istediğim tek adam da yanımdaydı zaten. Ama onun sevgilisi vardı, kız ilgi bekliyor olmalıydı ondan.
Ama biz eve geldiğimiz o andan itibaren ne eline telefonu almıştı ne de almak aklına gelmişti. Beraber geçirdiğimiz birkaç saatin sonunda durumu fark etmiştim aslında ama kimsenin arasına girmek istemezdim. En sonunda Aycan üzülsün istemediğim için dayanamayıp da içimde tutamamıştım sözlerimi.
Ne zaman yanlış bir şey yapsa dudaklarının kenarlarını çenesine doğru indirip sessiz bir nefes almayla ‘hii’ sesi çıkarırdı. Bu hareketi yaparken gözleri de kocaman açıldığından acayip sevimli ama bir o kadar da komik oluyordu, tıpkı şimdi olduğu gibi.
Ben onun yaptığı harekete yeniden bir kahkaha atınca, “Senin keyfin yerinde tabii mavi boncuk, kıza ayıp eden benim,” dedi.
“Valla kardeşim sen de sevgilini unutmasaydın, ben olsam-” dedikten sonra sağ elimi ‘ohooo’ anlamına gelen şekilde salladım. “Sağlam trip atardım sana.”
“Seninle olduğumu biliyordu, ondan rahatsız etmek istememiştir. Ayrıca senin göçmen inadını da tribini de yine ben çekiyorum kardeşim. Boşuna ben olsam deme, yine bana giriyor senin tüm tavırlar.”
“Siktir lan. Hiç trip atmam ben. Benim kadar uysalını bul, sonra öp başına koy.”
Ömer eline telefonu alıp da Aycan’ı ararken, “Öper başıma koyarım ama şimdi hangi-” dedi.
Sözlerini bitirmesine fırsat vermeden, “Allah’ın şerefsiz ergeni,” diyerek yüzüne yumuşak bir tokat vurup güldükten sonra Aycan’la daha rahat konuşması için salondan çıkıp banyoya ilerledim.
Ben de ikisinin konuşmasını duymaya hevesli değildim. ‘O benim sevgilim’ temalı cümleleri yeni sindirmişken bir de ona söylediğini düşündüğüm ‘seni seviyorum’ları duymak istemezdim.
Avuçlarımın arasında biriktirdiğim suyu yüzüme çarpıp lavabonun üzerindeki aynada şöyle bir kendime baktım. Gözlerimin altındaki koyu halkalar ve küçülen göz bebeklerimi görünce tebessüm edip insan gerçekten kalbinde taşıdığı şeylerin suretine bürünüyormuş diye düşündüm.
Yamacımda serinlemek isteyen herkes kırılan dallarımı fark bile etmeden ‘Senin gölgen yok,’ diye suçluyordu beni. Üst üste gelen şerlerin hayrını beklemekten yorgun düştüğüm tüm o günlerin tezahürü de aynada bana bakıyordu şimdi; çökük yanaklar, mor gözaltıları ve küçülen göz bebekleriyle…
Gözlerimi aynadan bana yansıyan şu aralar katlanamadığım görüntüden çekip ellerimi kuruladıktan sonra Ömer’in odasına doğru adımladım. Aycan’la konuşması biter bitmez uyumak için çağırırdım nasıl olsa yanıma.
Onun aramayı bile hatırlamadığı ama benim varlığını hiç unutmadığım kızla konuşmasının tek bir kelimesini bile duymak istemezken yine ona ‘Kızı ara.’ diyenin ben olduğum gerçeği zihnimde en yakın arkadaşıma aşık olduğum o sikik güne lanet etmemle sonuçlandı yeniden.
Bir gün aşık olmayı bir şekilde bıraksanız bile birinin kardeşi olmayı kolay kolay bırakamazdınız, özellikle bu hayatta sadece size sahip olan birinin kardeşiyseniz…
Yaklaşan adımlar eşliğinde buraya geldiğini anladığım Ömer, “Tamam sevgilim, ben Selim’e de söylerim,” dedi. Biraz durduktan sonra kız ne dediyse birkaç saniye konuşmasına ara verip, “Gelir tabii neden gelmesin? Ben ikna ederim onu,” diye de ekledi.
Benim bu uslanmayan gönlüm ne zaman doğru yolu bulurdu da beni biraz daha fazla yaşamam için ruhum olan adamdan alır uzaklara götürürdü bilinmez ama öyle bir zaman gelecekse bile o vakte kadar çok kanayacaktım demek…
Belki ailem, belki Nurcihan, belki de ben… Birimiz bir can yakmış, bir yetimi üzmüş, bir şekilde bir ah almış olmalıydık, acısı benim aciz kalbimden çıkan bir ah…
“Anlaştık sevgilim. Yarın görüşürüz, dikkat et,” dedikten sonra banyoya doğru adımlayan adamın arkasından baktım. ‘Allah’a emanetsin,’ dememişti. Şaşırdım.
Oysa benimle ne zaman telefonda konuşsa, bir şey söylemeyi ya da sormayı unutup da ikinci kez kısaca aradığında bile, telefonu kapatmadan mutlaka ‘Allah’a emanetsin,’ derdi.
Yine bilinmeyen ve en derinlerde saklı Ömer’e aç, bencil, aşık tarafım; bilinen ve yüzeyde görülen, Aycan ve onun mutluluğunu isteyen, Ömer’in en yakın arkadaşı, kardeşi olan Selim’le çatışmış, kazandığı saydığı zaferle bundan inanılmaz bir haz duyuyordu şimdi. Ömer’in en özel kelimeleri de düşünceleri de Selim’eydi, kardeşi Selim’e…
Ben yine gelincik şafağım sandığım kan tarlasında dolanıp da en derin, en saklı yanlarımdan zihnimde bir yerlerde aldığım hazla uyuşurken Ömer alnına dökülen yumuşak tutamlarını eliyle şöyle bir karıştırıp geriye doğru yatırdı.
Yattığım yerde bu basit hareketin bile şişen kol kaslarıyla, kırpıştırdığı ela gözleriyle, güzel elleriyle onu ne kadar yakışıklı gösterdiğini düşündüm.
İnsan sevdiğini kusursuz sayarmış derlerdi ama karşımdaki adam neredeyse bir doksan olan uzun boyu, geniş omzu, omzuna zıt ince beli, buğday renkli teni, alnına dökülen dalgalı sayılabilecek saçları ve ela gözleriyle gerçekten kime sorulursa sorulsun güzel adam yanıtını alabileceğim türdendi…
Bu yüzdendi belki de yıllardır yanının yöresinin bir türlü boş kalmayışı…
Yine kendimi kandırdığımı fark edince yüzü kadar kalbi de temiz adama haksızlık yaptığımı düşündüm, en sığ insanlar bile Ömer’in güldüğünde gözlerine ulaşan temizlikteki pırıltılara kanardı zaten…
“Hemen sol tarafı kapmışsın yine.”.
Kendi zihnimde düşünüp de hiçbir zaman sahip olamayacağımı bildiğimden yaptığım çocukça şeyi yine kendime saklayarak, “Sol benim,” dedim.
“Sen yokken ben yatıyorum, bir bakıyorum oraya doğru kaymışım. Demek ki aslında benim ama hadi senin gönlün olsun boncuk,” dedi havalar sıcak olduğundan ve sıcak havaları da hiç sevmediğinden çıkardığı pikeyi açıp da içine girerken.
“İlla bir şey örtmek zorunda mıyız?”
“Evet.”
“Lan sen şuna gece üzerim açık olunca canavar ısıracak diye korkuyorum desene,” dedim anırarak gülerken.
“Yalan parayla olsa borç harç bir şekilde söylerdin yine kardeşim,” dedi ama o da bunun doğru olduğunu biliyordu.
“Küçükken de ayağını yataktan dışarı uzatamazdın.” Ne kadar çok gülmüştüm bu gece. “Isıracaklar diye.”
Huysuzlandı. “Lan anı zamanı mı şimdi? Zıbar.”
Dudaklarımda asılı kalan gülümsemeyle yatakta biraz aşağı doğru kayıp Ömer’in sol tarafına uzandım. O da kollarını başının altında birleştirmeden önce ışığı tam yatağın yanındaki düğmeye basarak kapattı.
“Nas Felak oku, gece ayağını yemesinler.”
“Selim sikecem ha şimdi. Bazen sana kudurmalar geliyor kardeşim,” diye homurdandı.
“Utanma lan, altına yaptığın zamanları da biliyorum ben. Hanimiş benim Prima marka bez seçip de annesine zorla onu taktıran Ömer’im?”
Küçükken Aysel teyze başka marka bebek bezleri aldığında Ömer bunu hemen fark eder, markette gördüğü Prima marka bezi küçük elleriyle zorlukla tutup annesine verirdi. Diğer bezler daha ucuz olduğu için kalitesiz malzemeden yapılıyordu belki de. Bu canını yakıyor olmalıydı ki götü kıymetli sevdiğim pahalı markadan olan bebek bezini takmak istiyordu sürekli.
“Unutmuyorsun da. Bu kadar sene geçti.”
“Tabii lan ileride çocuğuna da anlatacağım. Babanız boklu bezinin markasını kendi seçerdi, öyle de havalıydı diye. Anneanneniz de çaresiz alırdı götü kıymetli babanıza kıyamadığından da diyeceğim.”
“Mekanı cennet olsun.”
“Öyledir,” dedim. “Ama yine de cennet olsun.”
“Aycan bir şeyler yapalım diyor.”
Yükselen modumun sınırlarında dolanırken ‘Yine mi?’ diye düşündüm. Yine ikisinin arasında mal mal düşüncelere daldığım anlar beni bekliyordu demek. Gitmemek için bahanem de çoktu üstelik ama Ömer’in göçmen inadı dediği damarımı kesip o damarı besleyen kan akışına izin vermeyeceğini de biliyordum.
“Ne yapalım diyor?” diye sordum.
“Ormana yürüyüşe gidecekmişiz, temiz hava muhabbetleri.”
“Siktir oradan, pembe piknik sepeti de alalım. Instagram‘a fotoğraf salarız.”
“Lan kız heves etmiş işte. Okul da bitiyor hem, kafa dağıtırız hep beraber.”
“Siz gidin kardeşim, beni bulaştırma.”
“Selim, kardeşini sikerler senin bak. Kafan dağılır diyorum, gel işte. Bilmiyor muyum aklının Nurcihan’da olduğunu?” dedi. Sokak lambasından yansıyan soluk ışık yüzüne vururken kaşlarını çattığını gördüm.
“Orada mıymış aklım?”
“Sormadığımdan sallamadığımı sanıyorsun,” diyerek sağ kolunun üzerine yatıp da bana döndü. “Ben bilirim aile acısını amına koyayım. İnsan konuşmak istemez. Ama sen benden kaçıyorsun, anlatmıyorsun. Saçma sapan insanlara gidip aklını oyalamaya çalışıyorsun.”
“Psikanalize tutma beni, iktisatçısın sen sayın mal.”
Bakışları yüzümde turlarken yeniden kaşlarını çattı. Anlamlandırmak ister gibi yüzümü incelerken neden baktığını anlamasam da içimi görür gibi bakmasını istemiyordum, görmüyordu çünkü. Ya da ben öyle sanıyorum, kim bilir?
“Geleceksin. Yarın okula bir bakınalım sonra daha gitmeyiz. Hafta sonu da ormana gidelim, yeşil iyi gelir sana.”
Yeşil dediği an aniden gözlerimin önünde beliren bir çift kırık, yaralı bakışların sahibi güzel adamı düşündüm. Kalbim sancıdı nedensizce, canım yandı. Tüm modum sikilmişken aynı anlarda telefonum titreyince aklımı dolandığı yerden uzaklaştırmak için elimi uzatıp telefonu yanımdaki komodinin üzerinden aldım. Gelen mesajı görünce dudaklarım benden bağımsız şekilde kıvrıldı, hissetmiş gibi Mikail mesaj atmıştı.
“Kim?”
“Mikail.”
“Onunla mı buluşacaksın?”
“Yok lan nasıl olduğumu sormuş sadece.”
Elimdeki telefona doğru bir bakış atıp, “Anladım, hadi uyu artık. Saat kaç oldu yarın kalkamayacaksın,” dedi.
Hayatımın çatlaklarından sızan, her koldan başka bir şekilde üzerime büyük bir yıkımla gelen düşüncelerimi bir kenara atıp Mikail’e sabah mesaj yazmak üzere telefonumu yeniden komodinin üzerine bıraktım.
Burnumun ucunda kokusu kalan adam imrendiğim şekilde hızlıca uykuya daldı. Ben ani hareketlerle cebimde tuttuğum ve benden bir türlü uzaklaşmayan bilinmezliklerle üzerime gelen tüm yıkımların çatlaklarını sıvayarak kapatmaya çalışırken göz kapaklarım yavaşça aşağı düşmeye başladı.
Bu şekilde yalnızca geçici önlemler aldığımı, çatlakların arkasında daha güçlü şekilde üzerime gelmek için hazırda bekleyen düşüncelerimi bilmeden…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙