Bölüm 8: Ömer Hayyam, Şarap ve Kadınlar

✨✨

Mavi, Muzaffer’in arkasından alışveriş sepetiyle bıkkınlıkla ilerlemesini umursamadan reyonlar arasında mekik dokurken, Muzaffer ise bu çocukla neden alışverişe geldiğini sorguluyordu aynı dakikalarda.

Ürünleri tek tek eline alıyor, içeriklerine uzun uzun bakıyor, daha sonra dokunduğu her şeyin ellerini kirlettiğini iddia ederek dezenfektanını sıkıp kısır döngüyle yeni bir ürüne doğru zıplıyordu.

Sabahın körü olmasına rağmen tepesine dikilmiş, dün Muzaffer’in, ‘Alışverişe gidelim mi?’ sözünü yanlış anlamış gibi daha kargalar kahvaltısını yapmadan adamı çekiştirerek favori alışveriş mağazasına getirmişti. Muzaffer daha afyonu patlamadan neden Mavi’ye evet dediğini anlamasa da şu anlık yalnızca çocuğu izliyordu, hayretler içerisinde.

“Bak bunun içeriği temiz, öldürmez bizi,” diyerek Muzaffer’in küçükken su sattığı pazarlarda göbekli dayıların tezgahını açtığı, jelatininden bile buram buram kalitesizlik akan ‘sağlıklı’ bir çikolatayı gösterdi Mavi.

“Yav şu fıstıklılardan alsana yavru ceylan!”

“Bu hurmayla tatlandırılmış, o dediğinde kaç kilo şeker var biliyor musun sen? Erken yaşta ölebiliriz onları yediğimiz için,” diyerek uzunca bir konuşmaya giriş yapmıştı ki karşı komşusu Ahmet ve kendisine umutsuzca aşık olan Burak’ı görünce neşeyle el salladı.

İkili onlara doğru yaklaşırken Muzaffer kankasıyla burada bir markette karşılaştığı için şaşkın şekilde, “Ciğerim ne işin var burada senin?” diye sordu gülümseyerek.

Onlar kafalarını tokuşturup selamlaşırken Mavi de Ahmet’e doğru, “Burak beni daha fazla görebilmek için sende kalıyor demek,” dedi üzgünce. “Ama ona söyle umut yok benden.”

Ahmet, karşısındaki çocuğa bakıp gülümseyerek, “Sonra konuşuruz bu konuyu ama aramızda kalacak konuştuklarımız tamam mı?” dedi. Ahmet, Burak’ın onun sevgilisi olduğunu ve Mavi’ye aşık olmadığını bir an önce Mavi’ye anlatmalıydı yoksa konu bambaşka yerlere gidecekti.

Mavi merakla Ahmet’e bakıp içini kemiren hemen öğrenme duygusuyla baş etmeye çalışırken kafasını salladı. “Ben dedikodu yapmam zaten, kalbim kararır.”

“Biliyorum yapmazsın.”

“Selam Mavi.”

“Merhaba Burak.”

Ahmet’le Muzaffer de selamlaştıktan sonra marketin ortasında küçük bir sohbet başlamışken, Mavi’nin dikkatini aniden bir şey çekti. Gözleri Burak ve Ahmet arasında mekik dokurken ikilinin birbirine bakarken bile dopamin salgıladıklarını anlayan çocuk birden tüm sırrı çözmüş gibi, “Aaa anladım!” diye bağırıverdi marketin ortasında.

Burak gülümseyerek Mavi’ye göz kırptığında Muzaffer, arkadaşının neden Mavi’ye göz kırptığını anlamadı. Ortamda konuyu anlamayan bir tek kendisi vardı şu an, hissedebiliyordu. Ne alakaydı Burak ve Mavi’ye göz kırpmak şimdi? Kendisine hâlâ doğru düzgün yaklaşmayan Mavi, iş Burak’a gelince sevimli sevimli gülücükler saçıyordu üstelik.

Ağzını açıp ortama bir ‘Hayırdır?’ çekecekti ki kızıl eleman ona doğru yaklaşıp, “Muzaffer Bey birkaç parça tamir tadilat için malzeme alacağım da bir dakika benimle gelir misiniz?” dedi.

Muzaffer, “Tabii, aslında buradan almasan daha iyi kardeşim ben sana ucuz bir yer tarif edeyim hele,” diyerek Ahmet’i yanıtlayınca Ahmet kaş göz yaparak adamı ikilinin yanından uzaklaştırdı.

“Haa,” dedi Muzaffer konunun başka bir şey olduğunu Mavi’nin deyimiyle ilkel zekası sebebinden geç kavrayarak.

“Muzaffer Bey, yarın Mavi’nin doğum günü. Bana verdiği komşuluk sözleşmesinde görmüştüm. Dün ağzını aradım galiba babası yurt dışında olacakmış bu hafta, yalnız yani. Az çok tanıdınız onu, böyle şeyleri sallamaz görünse de o gün bir şeyler yapalım istiyoruz biz Burak’la.”

Muzaffer, Burak ciğerinin Ahmet’le ‘biz’ olacak kadar ne ara yakınlaştığını kafasında birkaç saniye tartsa da ‘Demek ki sıkı eleman,’ diye düşündü. Burak yıllardır ondan başka kimseyle dostluk kurmamış, yanına yöresine kimseyi yaklaştırmamıştı.

“Olur ciğerim, akşam mı?”

“Evet, benim arkadaşlarım da gelecek. Belki Mavi bahsetmiştir, Ayaz ve Mustafa. Mavi Harry Potter‘ı çok seviyor ya filmde bir pasta var ondan yapacağım ben. İşte hep beraber olmak amaç, büyük bir şey değil de.”

Muzaffer, Mavi’nin doğum gününü bilmemesine içinden bir anlık kızgınlık duysa da, kızıl elemanın bunları düşünüp ona söylemesiyle içini rahatlattı. Öyle ya onun ev arkadaşıydı Mavi, bu aralar gözüne fazlaca tatlı gelen, küçük kardeşi gibi gördüğü Mavi’yi o da mutlu etmek isterdi elbette.

“Tamam kardeş, ben n’apayım peki? Pek anlamam bu tip afili meselelerden.”

“Hediye alırsınız isterseniz, gerisi bende,” dedi Ahmet gülümseyerek.

“Siz deme ciğerim yav sen de. Burak’ın kankası benim de kankamdır.”

Ahmet, gelen kanka sözüyle içinden gülse de Muzaffer’e ikisinin durumlarını sevgilisinin açıklamasının daha uygun olduğunu düşünerek, “Tamamdır Muzaffer. O zaman yarın yedi gibi pastayla size gelir sürpriz yaparız olur mu?” dedi.

“Eyvallahsın kardeşim.”

Gülümseyen Ahmet, kıroluğun da seviye seviye olduğunu fark etti bir anlık. Kendi sevgilisini yüzyılın kırosu zannederken onu bile sollayan bu adam, kıroluğun ayrı bir kitabını yazmış gibiydi sanki.

Mavi ve Burak’ın yanına doğru ilerlediklerinde Muzaffer, Mavi’nin, “Benden sır çıkmaz,” diyerek Burak’a yeniden o güzel gülümsemelerinden birini attığını görünce anlamadığı bir sinirle içi kaynarken, “Ne sırrıymış o?” diye sordu.

“Sır olduğu için söylenmiyor Muzaffer.”

“Ne var söylesen bana da yavru ceylan? Ben mahalle karısı gibi dedikodu mu yapacam sanki?”

“Olmaz, birilerinin bana güvenip anlattığı şeyleri bir başkasına anlatırsam bir daha kimse bana güvenmez, bu da beni kötü biri yapabilir.”

“Anladık anladık,” diye homurdanan Muzaffer’e bakan Burak, ikilinin neden evli çiftler gibi kavga ettini, hatta Muzaffer’de normalde sabır namına bir kırıntı bile bulunmadığından nasıl Mavi’ye bu kadar tolerans gösterebildiğini anlayamadı. Aynı anda Ahmet’se kızıl yılan Ilgın’ın abisi olarak ortamdaki Muzaffer’in tavrının altında yatan sebebi az çok kavrayarak sadece gülümsedi.

“O zaman biz gidelim ciğerim,” diyen Burak, yeniden Muzaffer’le kafa tokuştururken Ahmet ve Mavi birbirlerine gülümsediler yalnızca.

“Eyvallah bizden başkan, görüşürüz.”

“Burak, bana da hoşça kal demelisin ve Muzaffer, sen de Ahmet’e memnun oldum, görüşürüz demelisin.”

“Hoşça kal Mavi.”

“Memnun oldum, görüşürüz.”

Ahmet, dev gibi iki adamı muma çeviren Mavi’ye yeniden gülümseyip yanlarından ayrılırken ikili kaldıkları yerden alışverişlerine devam ettiler. Muzaffer’in Anadoluluğunu kanıtlamak ister gibi pirince, makarnaya, karbonhidrata düşmeleri, Mavi’ninse ısrarla onu öldürmeyecek öğünler hazırlamak için seçtiği ürünler arasında koşarak dolanması derken Muzaffer bir daha Mavi’yle alışverişe çıkarken iki kere düşünmesi gerektiğini aklına yazarak çıktılar marketten.

Muzaffer’in taksisine aldıklarını yerleştirip arka koltukta oturmak isteyen Mavi’yi, “Makam şoförün müyüm lan ben senin?” diyerek azarlayıp öne oturttuktan sonra kemerini bağlayan Muzaffer, arabadaki radyoyu açarak sabah sabah Mavi’nin tüm enerjisini emmesiyle birlikte arabasını çalışırdı.

Radyoda çalan ‘Mavi mavi masmavi’ şarkısına eşlik eden Muzaffer, “Bak sana şarkı yazmış reis,” dedi.

Mavi burnunu kıvırarak, “Hiç sevmem kendisini,” diyerek oralı bile olmadı.

“Neden?”

“Toksik maskülen tavırları irite edici çünkü,” dedi Muzaffer’e bakarak.

“O ne demek lan? Sikli mikli konuşma bana.”

“Zehirli erillik yani, erkek adam şöyle yapar böyle yapar gibi tutumları var. Eski bir iş arkadaşım magazini çok severdi, bana bu adamı anlatmıştı. Ataerkil toplumlarda erkeklerin gösterdiği davranışların rol modeli bu adam. Kısacası dinlemeye değmez bile.”

“Erkek adam demenin nesi yanlış? Erkekliğin raconu vardır oğlum, yazısız kuraldır bu,” dedi Muzaffer Mavi’ye bir bakış atarken.

“Toplumda kabul görmek için bu şekilde alfa erkek, beta erkek gibi saçma ayrımlara giriyorlar. Erkeklik bu şekilde olmaz, dişil-eril dengesi diye bir şey uydurmuşlar bazı davranış kalıpları dışına çıkanları erkeklikten afaroz ediyorlar. İlla erkek olmak için mağara adamı olmaya gerek yoktur Muzaffer. Benim iş arkadaşım oje sürüyor dediğim gibi, bu onun erkekliğinden bir şey götürmemişti en son baktığımda.”

“Saçmalama lan, karı gibi oje sürmek ne? Erkek adam saçını bile taramaz.”

“Of seninle çok işimiz var Muzaffer. Erkek adam sağa sola kurşun sıkıp, kadınları çalışmaması için tehdit ediyorsa benim gözümde bir bakteri kadar bile değeri yoktur. Değerli fikirlerimi ve çenemi böyle bir adam için yoramam ben. Ayrıca yavaşlar mısın? Ölmek için çok gencim, dünyanın bana ihtiyacı var.”

“Daha ne kadar yavaş gidebilirim yavru ceylan? Boş yolda ne ölümü?”

“Yanında ne kadar değerli bir beyin taşıdığının farkında değilsin, yeni bir yıldız keşfedip ona ad verdiğimde anlarsın.”

“Yıldız mı buldun lan?” dedi heyecanla Muzaffer.

“Bulmak üzereyim bence, isim konusunu düşünmeye başlasam iyi olacak ama,” dedi çocuk sıkıntıyla.

“Muzaffer koy lan. Benim hiç yıldızım olmadı, taksi durağında hava atarım millete.”

“Gökyüzündeki tüm yıldızlardan birini seçip kendine saklayabilirsin aslında, o senin yıldızın olur.”

“Lan! Çok mantıklı ha. Akşama bana bir yıldız seçelim ismini yavru kartal koyacam kitabıma,” dedi Muzaffer. Şimdiden seçeceği yıldız için heyecanlanıyordu nedensizce. Küçükken de böyle şeyleri bilmezdi Muzaffer belki de ondandı kocaman adamın çocuk gibi heyecanlanışları.

Arkadaşları oyunlar oynasa da o ‘piç’ olduğu için kimselerin arasına karışamazdı evvelden beri, onun zamanında aileler onun annesi gibi bir anneye sahip olan çocukları kendi çocuklarıyla oynatmazdı. Sanki Muzaffer’de bir veba varmış da kendi çocuklarına geçecekmiş gibi davranırlar, uzak tutarlardı.

Bu yüzden Muzaffer de bir yerden sonra mahallenin diğer çocuklarıyla oyun oynamaya çalışmayı bırakmıştı. Herkes bilirdi ki çocukların dünyası ne kadar saf da olsa acımasızdı da aynı zamanda. Dillerinde filtre olmadığından anne babalar evde ne konuşurlarsa duyduklarını çekinmeden Muzaffer’in yüzüne söyleyiveriyorlardı.

Muzaffer ise onun deyimiyle halası olacak o kaltağa birkaç kez, ‘Hala piç ne demek?’ diye sorduğunda, karşılığında aldığı yeni bir aç bırakılma ve banyoya kitlenmeyle bırakmıştı bir yerden sonra işin ucunu. O da insan muamelesi görmediği evde öğreniyordu bazı şeyleri büyüdükçe.

Mavi’yle birlikte başladığı ev arkadaşlığı maratonunda çocukken bile içinde kalan ama adamın farkında dahi olmadığı şeyler gün yüzüne çıkıyor, Muzaffer’i heyecanlandırıyordu istemsiz.

Bolca atışarak geldikleri evlerinde alışveriş poşetlerini Mavi’nin dezenfekte ederek yerlerine yerleştirmesiyle Muzaffer kahvesini eline alıp Mavi’ye alacağı hediye için düşünmeye başladı. Aklında bir fikri vardı elbette ama çocuğu nasıl etkilerdi onu kestiremiyordu işte.

O zehir saçan kahvesini yudumlarken birden Mavi önünde belirip kucağına bir kitap bırakıverdi. Muzaffer, anlamsız bakışlar atarak kitabı eline alıp evirip çevirmeye başladı. Koyu yeşil, ‘Fedailerin Kalesi Alamut’ yazan kitabı inceledikten sonra çocuğa bakıp, “Bu ne?” diye sordu.

“Kitap.”

“Yok yav, dana billuru sandıydım ben.”

Mavi, billur ne demek diye sormak istese de konunun uzayacağını bildiğinden, “Hani sen geçenlerde bana Ömer Hayyam’dan şarap alıntısı yapmıştın ya, alkolü ve kadınları güzellemek için?” dedi.

“He kültürlüyüz çok şükür biz de.”

“İşte bu kitabın ilgini çekebileceğini düşündüm. Hayyam, Nizâmülmülk ve Hasan Sabbah okul arkadaşıdır derler. Biri dünyanın ilk hümanistlerinden, biri iki padişaha vezirlik yapmış bir devlet adamı, diğeriyse tarihin ilk terör örgütünün lideri olarak geçer. Üçünün yolu bambaşka yerlere gidiyor ama bu kitabı okursan seveceğinden eminim.”

“Ben kitap okumam ki. Ökkeş Kadayıf Satar’da bıraktım ben. Tatlı tatlı kadayıf tatlı,” dedi, okuduğu kitaptan gülerek alıntı yapan Muzaffer.

“Bunu okursun, taksi durağında müşterileri beklerken ne yapıyorsun?”

“Tavla atıp milleti kerpiyorum.”

“Bundan sonra tavlanı daha az oynar bu kitabı okursun o zaman, olur mu Muzaffer?” dedi gülümseyerek Mavi.

Muzaffer, Mavi’den gelen hem gülümseme hem de isminin çocuğun dudaklarından dökülmesiyle uzun süredir pek çok şeyin gömülü olduğu mezar kalbinde birkaç kötü niyetli ipek böceğinin işlediği ipeklerin arasında bunca yıl rahatça uyuyan alışkanlıklarının yırtıldığını hissetti, yavaşça.

Kalbindeki yırtıkların verdiği hissi anlamıyordu adam üstelik. Bunca zaman böyle hissetmediğinden kalbinin ona ne demek istediğini çözemiyordu. Anladığı tek şey, Mavi ona ismini söyleyip de gülümsediği takdirde yapamayacağı ya da hayır diyebileceği şeylerin olmayışıydı.

“Olur, okurum ben bunu.”

“Çok seveceksin eminim, bakalım kaç günde bitireceksin?” dedi Mavi, kendisine sıcacık bir çikolata hazırlamaya giderken.

“O ne demek lan? Cahil miyim ben iki-üç güne elinde bil,” dedi Muzaffer sinirle.

“Hımm, pek sanmıyorum ama hadi bakalım.”

Muzaffer gaza gelerek, “Görürsün yavru ceylan perşembe günü elinde,” dedi.

“Soru sorarım ama?”

“Tamam lan, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Sen bu Muzo’yu çok hafife alıyorsun.”

Mavi, küçük insanların ne kadar çabuk manipüle edildiklerini bir kez daha kendisine kanıtladı. Oysa kendisi öyle miydi? Özü Demir Dağı’nda dövüldüğü için kimseler onu kandıramazdı, bir kez daha kendisi ve zekasıyla gurur duyuyordu ki Muzaffer’in Beşiktaş marşını zil sesi yaptığı telefonu bangır bangır çalmaya başladı.

Muzaffer ekrandaki Gonca yazısını görünce bugün ona gideceğini hatırladı. Kadına çamaşır makinesini yapmak için söz vermişti ama taksiye çıktıktan sonra ona gitmek istemiyordu bugün canı hiç.

Eve gelip ayaklarını uzatarak Mavi’yle seyrettikleri sikişemediği için sinirli olan ejderhayı izlemek istiyordu, dün geceden beri aklında nankör göt boncuğu ejderha vardı, acaba anası onu ne zaman terbiye edecekti? Üstelik dizi başrol falan demeden resmen satırla adamları doğrayıp öldürüyordu, ilk sezon karizmanın öz evladı olan sakallı, kaslı, ejderhaların anası kadının kocasını bile öldürmüşlerdi!

“Açacak mısın?” diye sordu Mavi sıcak çikolatasından bir kaşık fincanına koyarken.

“Yok yav, çalar çalar susar. Salla.”

“O zaman sesini kısar mısın? Arayan kimse çok ısrarcı. Görgü kuralları gereği üçüncü çalışta telefon açılmıyorsa kapatmalıyız.”

“Öyle miymiş?” diyerek telefonun sesini kısan Muzaffer bir de telefonun ekranını ters çevirdi. “Bana bak, akşama ben gelince dizimizi izleyeceğiz değil mi? Bensiz izleme sakın.”

“İzleyeceğiz, bakalım bugün yemekte ne varmış?” diyerek buzdolabının üzerindeki listesini hızlıca gözleriyle tarayan Mavi, “Bugün çıtır balık çubukları günü Muzaffer!” dedi neşeyle.

“O ne? Ayrıca sen hani et yemiyordun?”

“Bu et sayılmaz ki. Çubuk çubuk ve çıtır balıklar, soğan halkası gibi düşün. Sen işten gelmeden ben yemekleri yaparım. Senin sevdiğin pembe turp salatasından da yaparım havuçla tamam mı? Dizimizi izlerken yeriz. Ne dersin?”

Muzaffer kahve bardağını sudan geçirip bulaşık makinesine koyduktan sonra, “Cila cila, on numara plan yavru ceylanım. Ben üzerimi değiştirip çıkıyorum o zaman, akşama bir şey eksik olursa çıkma evden, bana yaz,” dedi.

“Tamam, her şeyi aldık zaten. Ama zararlı ve asitli içeceklerinden içmek istersen gelirken al tamam mı?”

“Eyvallah, senin maden suyun var mı?”

“Var.”

“Tamamdır,” diyen Muzaffer Mavi’nin omzuna dokunup iki kere hafifçe vurarak odasına doğru ilerledi.

Bir günlük kendi keyfi için Gonca ve bir türlü düzelmeyen çamaşır makinesi bekleyebilirdi pekala da. Yıllardır kadın ne zaman ona ihtiyaç duysa zaten dibinde bitiyordu Muzaffer, sadece bugünlük kendi keyfi için bir şey yapası gelmişti nedense.

Evden kolunun altında kitabı, dudaklarında ıslığıyla çıktığında ilk kez bir iş gününün hızlıca bitmesini ve hemen eve dönüp de azgın ejderhayı izlemeyi istedi. Taksi durağına geldiğinde yoldaşlarına bir, “Selamünaleyküm agalar,” çektikten sonra sırasını beklerken elindeki kitabını açarak okumaya başladı.

“O ne la? Entel dantel mi oldun?” dedi Fehmi, kendi jenerasyonunun kitap okuyan birini gördüğünde sekmeyen ‘entel dantel’ yakıştırmasını ihmal etmemişti sorarken tabii.

“Ne alakası var Fehmi dayı? Kültürlenmek de suç.”

“Lan git, gel şuraya da adam gibi iki tavla atak.”

“Olmaz, kitabımı okumam lazım. Sal beni.”

“Lan kütüphane mi bura? Erkek gibi tavla oynanır burada racondur bu,” dedi Fehmi dişli rakibi Muzaffer’in damarına basarak ikna etmeye çalışırken.

“Ne kadar da toksik maskülen konuşmalar bunlar,” dedi Muzaffer burnunu kıvırarak. “Kitap okucağım ben ciğerim, sen de oku bilgin artsın biraz. Toplumun dayattığı kurallara karşı gel.”

“Ne diyor lan bu?” dedi Fehmi, yaşı onlara göre daha genç olan üniversitede okuyan Ömer’e bakarak.

“Doğru söylüyor Fehmi abi, bak ben de finaller için ders çalışıyorum. Biraz okusak fena mı olur birlikte?”

Fehmi, “La Havle,” dese de ne Ömer ne de Muzaffer adamı sallamayarak kitaplarına döndüler.

Muzaffer, sırası gelene kadar çay üzerine çay içerek heyecanla kitabını okurken vaktin nasıl geçtiğini anlamadı. Çok sevmişti kitabı gerçekten de, ‘Yeter bu kadar okumak,’ diyerek halasının eline bakmamak için ortaokulu bırakıp pazarlarda su satarak başladığı meslek hayatı boyunca eline bir kez bile kitap almamıştı adam.

Taksi sırası ona geldiğinde tıpkı heyecanla izlemek istediği dizisinin yarıda kalması gibi kitabının da yarıda kalmasına oflayarak arabasına doğru yöneldi, sabahtan beri sessizde unuttuğu telefonunun onlarca kez arandığından habersiz…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top