✨✨
Açılan ağır kapının ardında güler yüzü ile beliren Mine, “Hoş geldin Mert,” derken Mert, onun iyiden iyiye ev sahibi rolüne bürünmüş olduğunu gördü. Yüzüne kondurduğu sahte bir gülümseme ile, “Hoş buldum ve iyi yıllar,” diyerek kendi babasının evine çok benzeyen eve, görüş açısında kalan koridoru süzerek adım attı.
Daha koridoru adımlarken bile her yerin sanat eserleri ile bezendiğini görünce akıl hastanelerinin de kademe kademe bir delilik ürünü olduğu inancına sıkı sıkıya tutundu. Modern bir Medici evine gelmişti ve bu yüzyılda, içerisinde milyon dolarlık parçaların sergilendiği tüyler ürpertici evlerin bu ülkede olduğu fikrinin yalnızca kendi büyüdüğü evle sınırlı olduğunu zannediyordu. Oysa bu ev, o evden bile kötü durumdaydı.
Sarmal iki merdivenin yukarıya doğru yükseldiği ve tam ortasında Rönesans Dönemi’nden kalan ağlayan bir kadın heykelinin olduğu yerden geçerken Volkan’ın bu evde tek başına nasıl yaşadığını düşündü. Salona adım attığındaysa adamın içindeki boşluğu pahalı sanat eserleri koleksiyonu ile doldurmaya çalıştığına emin oldu. Zira yerli-yabancı demeden pek çok sanatçının eserleri adamın şık ama modern döşenmiş salonunun çeşitli yerlerine dağıtılmış, yine bu parçalar buraya gelenlerin ağzını hayranlıktan açık bırakmak ister gibi evi sergilerin düzenlendiği bir müze havasına sokmuştu.
İş arkadaşlarının ikili-üçlü gruplar halinde ellerindeki içkilerle birlikte sohbet ettiklerini görünce günlerdir iyi bir uyku uyuyamayan bünyesiyle katlanmak zorunda olduğu gecenin daha da zorlu geçeceğine emin olarak, “Selam,” dedi.
“Geldin mi Mert?” diyen Volkan ellerini önündeki önlüğe silerek Mert’e doğru hızlı adımlarla yaklaştı. Önce onun elini sıkıp daha sonra samimi bir tavırla genç adama sarılırken, “O şarap?” dedi sorar gibi.
Mert elindeki koyu yeşil şişeyi mahcup bir ifade ile Volkan’a uzatırken, “Şarap sevdiğinizi düşündüm,” dedi. “Cömert ev sahipliğinizin karşılığı değil ama.”
“1945 Chateau Mouton-Rothschild,” diyen Volkan, genç adamın elindeki şişeyi teşekkür ederek aldı. Mert’in gözlerinin içine memnuniyetle bakarken o da karşısındaki önlüğüyle şarap şişesini izleyen adama doğru gülümsedi. İnsandı en nihayetinde işte. Sosyal sorumluluk projeleri, ücretsiz davalar ya da maddiyatın konu olmadığını savunması derken ona gelen çok pahalı ve özel bir şaraba bu yaşında gözleri ışıldayarak bakabiliyordu.
Herkesin içinde özel olan şeyleri tüketerek kendisini de özel hissetmek yatarken kimisi bunu iyi saklıyor, kimisi de açıkça gösteriyordu. Volkan’sa bu devasa ve milyonlarca liranın harcandığı evi ve pahalı bir şarabın onda yarattığı etki ile aslında çizdiği imajdan bir hayli farklı olduğunu çoktan iyi gören gözlere sunuyordu. Mert’te de sağlam bakan bir çift göz olduğundan neyin ne olduğunu o da anlamıştı elbette.
“Çok severim,” dedi Volkan. “Zevkli adamsın Mert.”
“Her konuda.”
“Senin bu flörtöz tavırların yok mu?” diyerek Mert’in omuzundan tutup salonundaki küçük kalabalığa doğru, “O zaman sofraya geçelim ve bu güzel akşamı resmi olarak başlatalım mı artık?” diye sordu.
Ortamdakiler memnunca onay mırıltıları çıkarırken kimisinin gözü Mert’in omuzundaki Volkan’ın elinde, kimisinin de şaraptaydı. Volkan’ın yanında çalışanların ülkenin en iyi hukuk okullarından mezun olmalarının yanı sıra onun tahtı saydığı marka mirasına ulaşma isteğinin altında yatan hırsları da vardı ki bu düşünceleri Mert’i eğlendiriyordu, hem de ruh halinin uyuyamadığı uykular yüzünden eğlenmeye çok da müsait olmadığı şu zamanda.
Mert, Son Akşam Yemeği tablosunu anımsatan devasa masanın üzerindeki lezzetli, bir o kadar da pahalı ve özel yiyeceklere bakarken Volkan onu tam yanındaki sandalyeye oturttu. Masanın en başındaki sandalyeye kendisi geçerken iki yanına da favori elemanları olan Mert ve Mine’yi alması kimsenin dikkatinden kaçmamıştı.
Bu durum da Mert’in düşman addettiği iş arkadaşlarının gelecekte onlara daha fazla bilenecekleri anlamına geliyordu. Umursamadan gelen çalışanların tabaklara servis yapmasıyla birlikte ona doğru gülümseyen Mine’ye baktı. Aklı zaten bulanıkken küçük insanların ona düşmanlığını ciddiye alacak hali de yoktu elbette.
“İç pilavı Mine yaptı gençler,” dedi Volkan. “Her yıl olduğu gibi. Eh tatlı da benden.”
Onun mütevazı gülüşüne masadakilerden biri atlayarak, “Eminim çok lezzetli olmuştur,” dedikten sonra, “Ama gözümden kitaplarınız kaçmadı doğrusu,” dedi.
Mert, bu konuşma tarzına oldukça hakimdi. Olduğu sınıfı reddeden, kullandığı kelimelerin içindeki ‘R’ harfini yumuşatarak söylediğinde kendisini elit zanneden, onun ise çokça utandırıcı bulduğu tiplerden yalnızca biriydi ve daha gece başlamadan yalakalığını da kuşanıp gelmişti.
Nitekim Mert’in adını bile bilmediği adam aynı yumuşak konuşma tarzı ile, “Montaigne gibisiniz Volkan Bey,” dedi. Kestane çorbasından bir kaşık alıp, “Bu kadar kitap okumuş olmanız hayranlık uyandırıcı. Ayrıca bu çorba da bir harika. Kırk yıl düşünsem kestane çorbasının bu kadar enfes olduğu aklıma gelmezdi,” diyerek Mert’e göre sinir bozucu bir gülümseme ile masadaki arkadaşlarına baktı. “Değil mi arkadaşlar?”
Masada onun sözlerinin üzerine onay mırıltıları yükselirken Mert, “Montaigne fildişi sayılabilecek bir şatoda yaşardı, biliyor muydun?” diye sordu. “Bin kitaba sahip olduğu ve hepsini okuduğu söylenir ama fildişi kulesinde sahip olduklarını bir başkası ile paylaşmaması ne kadar iltifata değer bir durum?”
Volkan ve Mine hariç herkes hayretle onun bu cüretine bakarken, “Volkan Bey’in sarayında oturup elindekileri bir başkası ile paylaşmadığını ima etmiyorsundur umarım,” diyerek siyah gözlerini yumuşak konuşup da birkaç yabancı yazar alıntısı ile farklı olduğunu düşünen adama doğru çevirdi.
Gecenin başından beri onu süzen birkaç kişi zaten çok da sevmedikleri ve her daim içi boş yalakalığı ile bilinen Enver’i bozmasını memnuniyetle karşılarken dudaklarını gülmemek için birbirine bastırdılar. Mert, salona girdiği anda Volkan’dan başka kimseye dikkat etmediği için onun smokininin içinde ne kadar yakışıklı göründüğünü düşünen ve ona hayranlıkla bakan birkaç gözü de seçememişti elbette.
Yemeğin resmi bir dress code ile yeneceğini buraya gelmeden hemen önce Mine’nin attığı mesajla öğrenmiş, tüm gece smokinin içinde birkaç aptala tahammül edeceği için evde kendisine bir kadeh viski hakkı bile tanımıştı. Nefret ederdi bu tip kasıntı, zorlama ortamlardan. Babasının yanında yaşarken onun verdiği ve Mert’in de katılmak zorunda olduğu davetlerde de bu tip kurallar vardı. O zamanlarda da Ulvi ile ikisi gecenin sonunda boyunlarındaki papyonlardan kurtulup kendilerini bahçedeki havuza atarken tüm davetlilerle dalga geçmeyi kendilerine eğlence sayarlardı.
Aklına düşen kardeşi ile ağzındaki çorba boğazından güçlükle geçerken onun ne halde olduğunu düşündü. Günlerdir tıpkı Barış gibi, Ulvi de kendisini aramıyordu. Bir şekilde ona ulaşması gerektiğini bilse de şu an Mert için doğru bir zaman değildi, özellikle de içindeki yabancı duyguların ne anlama geldiğini çözememişken…
Onu daldığı yerden az önce konuşan elemanın, “Siz baya kastınız ya,” cümlesinin eşliğinde gelen laubali gülüşü çıkardı. Bu, kendisini çok zeki zanneden hırs küpü cesaret bulup onunla direkt konuşabiliyordu demek. Mert, insanların cüretine bir kez daha içinden alay ederken adam Mert’in suskunluğundan aldığı cesaretle sözlerine devam etti.
“Ben Volkan Bey’in entelektüel bilgi birikiminden dem vuruyordum. Siz neden beni düzeltme ihtiyacı hissettiniz? Sonuçta Volkan bey gibi elit biri ülkemizde sayıca az. Böyle aydınlara hak ettikleri değeri cömertçe vermemiz gerekiyor,” diyerek önündeki kadehi eline alıp Volkan’a doğru kaldırdı.
Volkan, yüzündeki meraklı ve muzip gülümsemesi ile bu kez bakışlarını Mert’e çevirdi. Gençlerle olmayı işte bu yüzden çok seviyordu. Onların dinamizmi ve hayatta kalma içgüdüleri Volkan’ı da genç ve diri tutuyor, o da sanki onların yaşam enerjileri ile birlikte hiç yaşlanmayacağını hissediyordu. Tüm bunların yanındaysa en çok uzun zamandır görmediği kadar zeki, hazır cevap ve kurnaz olan Mert ilgisini çekiyordu.
Genç adamın beyaz teninden gelen o büyüleyici güzelliği, birer kara delik misali, yansıyan duyguların anbean değiştiği siyah gözleri, özellikle de korkusuz tavırları ve sözleri Volkan’ı bir dehliz gibi içine alıyordu. Öyle ki Volkan, Mert’i daha çok kısa bir süredir tanımasına rağmen uzun yıllar onunla olacağından şimdiden emindi. Onu bırakmaya da bir başkasına kaptırmaya da niyeti yoktu.
“Entelektüel olmak sandığın kadar kolay değil,” dedi Mert. Ona ‘siz’ diyerek duymadığı saygıyı göstermemek adına ‘sen’ demeye devam ediyordu. İnsanları nasıl küçük düşüreceğini de iyi bildiğinden, “Bunun için üç-beş kuşak üniversite mezunu olmak gerekir öncelikle. Bildiğim kadarıyla Volkan Bey’in babası onu zorluklarla okutan esnaf bir adamdı,” diyerek önündeki peçete ile ağzını hafifçe sildi. “Fildişi sarayında uzaktan halkı izleyen biri değil Volkan Bey, idealist bir hukuk adamı. Sınıf kininin sebebini-” dedikten sonra masanın diğer tarafındaki adamı küçümseyerek süzdü. “Anlayabiliyorum ama insanları bu şekilde ayrıştırmak halktan kopuk bir figür yaratmaya sebep olur ki firmamızı ilkeleri arasında böylesi gülünç bir durum yok.”
Volkan, gözlerinden taşan bir gururla Mert’e baktı. İçi boş, öylesine söylenen sözlerle gelen övgülerin amacının ne olduğunu bilecek kadar tecrübesi vardı adamın. Onun neye inandığı, nereden geldiği ya da savunduğu değerler hakkında onu salt çıkarı için yücelten insanlardan da hoşlanmazdı pek. Yine de gecenin ambiyansını bozmamak adına kadehini kaldırıp, “Ne mutlu bana, böylesi parlak gençlerle çalışıyorum,” dedi. Dudaklarının arasında kalan kadehten ağzına dökülen kırmızı şarabının tadına varırken bakışları yalnızca Mert’in yüzünde dolanıyordu, aklından geçenleri anladığını bilerek.
Nitekim masada o dakikadan sonra bolca sohbet, boşalan kadehlerin ardından çakırkeyif olan insanların attığı şen kahkahalar ve bir gece bile olsa her şeyi boş verip yalnızca yeni yılın güzelliklerle gelmesini dileyen insanların mutlu tablosu varken Mert, Mine ile birkaç yüzeysel sohbetin ardından içemediği şarabını viski ile değiştirmelerini istemiş, ne kadar sıkıldığını belli etmemek içinse zorlu bir de mücadeleye girmişti.
“Sürekli saatine bakıyorsun?”
Volkan’ın kulağına eğilerek söylediği sözlerle ne yaptığını fark eden Mert, “Gece yarısı olmasını bekliyorum,” dedi. “Bir an önce olsun bitsin bu tantana.”
Volkan, birkaç kadeh şarabın da etkisiyle gür bir kahkaha atıp, “Yeni yılla ne alıp veremediğin var?” diye sordu. Yeniden dudaklarını karşısındaki genç adamın yüzüne doğru yaklaştırıp, “Öpecek kimsen yok mu yoksa?” diyerek Mert’e bir göz kırptı.
Bu sırada ikilinin konuşmasını dinleyen Mine, kaşlarını çatarak bakışlarını sırasıyla bir Volkan’ın bir Mert’in suratında gezdirdi. Mert’i o da gözüne kestirmişti ve en azından birkaç gece onun gibi yakışıklı bir adamla olmak istiyordu. İş hayatı ona bir ilişki yaşama imkanı tanımasa da cinsel hayatını da bitirmişti. Mine kesinlikle bundan hoşnut değildi. Şimdi önündeki manzarayla birlikte çok sevdiği patronunun da Mert’e yiyecek gibi baktığını fark edince taze kanın iş hayatında her anlamda saldırıya açık olduğunu düşündü.
“Öpecek birini bulamayacağıma inanıyor musunuz gerçekten?” diye sordu Mert.
“Bu suratla hayır. Ama senin bu öz güvenini suratının güzelliğine kanmadan yıkacak biri de mutlaka çıkacaktır karşına.”
“O imkansız işte,” diyen Mert’in gözleri yeniden saatine kaydı. Çok sıkılmıştı ve yeni yıla bu kasıntı tiplerle girmek istemiyordu. Evine gitmeli, birkaç kadeh viski ile yalnızlığının tadını çıkararak bu curcunayı unutmalıydı. Ertesi gün tatil olduğu aklına gelince viski sayısını artırmayı planladı. Gelen yıl ona şans getirirdi de birkaç saat bile olsa sızardı belki.
Geceyi erken sonlandırarak Volkan’ın eline çok da çabuk düşmeyeceğinin sinyalini de vereceğini düşünerek yaptığı plandan çokça hoşnut şekilde, “Bana müsaade artık Volkan Bey,” dedi. Volkan çatılan kaşları ile birlikte Mert’e bakarak, “Daha saat on bir olmadı. Ne bu acele?” diye sordu.
Mert yüzüne kondurduğu arsız gülümsemesiyle, “Yalnız olsaydık sizinle sabahlardım Volkan Bey,” dedi. “Ama bu kadar tahammül edebiliyorum kalabalıklara ben. O da sizin için.”
“Zorsun.”
“Kim kolay ki?”
“Senden başka herkes.”
“O zaman farkım kalmazdı değil mi?” dedikten sonra zorla da olsa herkese iyi seneler dileyip Volkan’ın bakışlarının ağırlığını bedeninin her yerinde hissederek evden çıkıp motoruna doğru ilerledi.
Tüm o gereksiz insanların sözüm ona kültürlü görünmek için kıyıda köşede kalmış sıkıcı film muhabbetlerinden kurtulduğu için derince bir nefes alarak motoruna doğru ilerledi, günlerdir beşinci evinin içinde ona dadanan kahverengi gözlü bir hayaletin sureti göz kapaklarının ardında yeniden belirirken…
✨✨
Masanın üzerinde duran, saatlerce uğraşıp özenle kurduğu sofrayı pas geçip bu sene de bir yılı tek başına devireceğini düşünerek bıkkınlıkla saatine baktı. Gece yarısına yarım saat kaldığını görünce biraz daha dayanıp sonra kendisini bir çuval gibi yatağa bırakacağı anlara kavuşmak için beklemeye başladı. Neden şimdi uyumuyordu da saatin on iki olmasını bekliyordu Barış da bilmiyordu ama işte bir yıl daha kayıp gitmişti avuçlarından…
Şikayetçi değildi. Umut kelimesi onun lügatinde uzun zamandır yoktu aslında… Ta ki beyaz tenli, gözlerine anlamların kendisi oymuş gibi bakan adama kadar. Günlerdir ondan haber alamadığı için onun hayatından çıkıp gittiğine emin olsa da bir anlık bugünü onunla aynı sofrada geçireceği yanılgısına nasıl düştüğüne kendisi de anlam veremiyordu. Adama yılbaşında onunla olması için teklifte bulunmuştu bir de.
‘Ne de çok gülmüştür arkamdan,’ diye düşünürken gözlerinden akan yaşları elinin tersiyle sildi. Nefret ediyordu bu huyundan… Bu kadar çabuk akmamalıydı gözlerinden yaşlar… O da bu kadar aciz olmamalıydı ama yirmi yedi yıllık hayatında neyi değiştirebilmişti ki bu huyunu değiştirebilsin?
Dakikaları hızlıca tüketmeyi dilerken çalan zille yıldız çocuğun geldiğine emin oldu. Bu saate kadar uyumadığı için ona sağlam bir azar çekmesi gerektiğini düşündü. Barış, çizmesi gereken sınırları ona açıkça belirtmedikçe yıldız çocuk bazı şeyleri anlamlandıramayan aklıyla doğru ve yanlışı ayırt edemiyor, Barış’ın yumuşak tavrı yüzünden kendi sağlığını bozma pahasına inatçı oluyordu.
Kapıyı açar açmaz, “Bu saatte uyuyor olmalısın Güney, bunu defalarca konuştuk,” demişti ki daha öncesinde yaşadığı tanıdık sahne yeniden onun gerçekliğinin içine pat diye düşüverdi. Hayretler içerisinde kapısında dikilen adama baktı, hem de dakikalarca…
Mert, siyah smokininin ceketini işaret parmağına takmış, omzunun üzerinden arkasına doğru atmıştı. Papyonu açık şekilde beyaz gömleğinin süslediği boynunun iki yanından aşağı doğru sarkıyordu. Uzun bacaklarını saran kumaş pantolonu, dar gömleğinin ortaya çıkardığı ince beline zıt geniş omuzları, dalga dalga serbest bıraktığı asi ama ona çok yakışan siyah saçlarının çevrelediği yakışıklı yüzüyle birlikte sanki güzel bir bedende saklanan gizlenmiş bir ölüm meleği misali dosdoğru gözlerinin içine bakıyordu.
“Gelebilir miyim?”
Kelimeleri güçlükle saklandıkları yerden çıkaran Barış, “Tabii,” dedi. “Sarhoş musun se-” Sözlerini tamamlayamadan birden Mert’in güçlü kolları onu olduğu yerden kaldırıp kapattığı kapının arkasına yaslayarak kucakladı. Daha biraz önce onun kendi teklifine güldüğünü düşünen Barış ne olduğunu kavrayamadan Mert onun dudaklarına yapıştı.
Bacakları Mert’in beline tutunurken daha kaç kez bu sahneyi yaşayacağını düşündü Barış. Ne zaman ‘Bu kez son,’ dese boynundan buram buram viskiyle karışık güzel bir parfüm kokusu yayılan adam bir yerlerden çıkıp onun dengelerini alt üst ediyordu, üstelik ona söz hakkı bile tanımadan. Öpüşüne kendi vücudundan bağımsız şekilde karşılık verdiğini fark edince de Mert’in kucağından hızlıca indi.
“Sarhoşsun.”
“Değilim.”
Mert, ufak adımlarla koltuğa doğru ilerleyen adamı şöyle bir süzdü. Kapıyı açtığında da kaşlarını çatmasına neden olacak kıyafetlerini yeniden tek tek incelemeye başladı. Siyah, saten, epeyce kısa bir şort ve onun takımı olan bir pijama üstüyle salınan adamın kapıyı herkese böyle açıp açmadığını merak etti, neden merak ettiğini düşünmeden… Boyuna göre uzun bacakları kısa şortunun altında güzel görünüyordu ve gören gözlerin beğeni dolu bakışlarına maruz kalacağı da su götürmez bir gerçekti.
Zihninden geçen düşüncelerle bir kez daha kaşlarını çatsa da, “Yakışmış,” dedi.
Barış ona doğru bakmadan, “Ne yakışmış?” diye sordu.
“Üzerindekiler. Çok yakışmış.”
“Mert,” dedi Barış dudaklarını yalayarak. Mert’in gözleri bir anlığına adamın ince dudaklarına düşse de hızlıca gözlerini onun birkaç tutam halinde alnına dökülen saçlarına çıkardı. Saçlarının doğal haliyle bıraktığı zamanlarda daha güzel olduğunu düşündü.
“Saçların- Güzel görünüyor.”
“Buraya bana sahte iltifatlarını sıralamak için gelmedin değil mi? Sanırım işin düştü ve yardımıma ihtiyacın var?”
Mert, başını iki yana sallayarak gülümsedi. Gözleri dolu dolu olan adamın yüzünü saklamasına izin vermeden yanına doğru gitti. Tek hamlede onu kendisine çekerek başını göğsüne yaslayıp iki elini onun ince belinde birleştirdi. “Ağlama.”
“Ağlamıyorum.”
Burnunu kahverengi, yumuşak saçlara daldıran Mert, yeniden onu kucağına alıp gözlerinin içine baktı. Daha sonra Barış’ın arkasında kalan, hiç dokunulmadığından onun bu saate kadar yemek yemediğini anladığı sofrayı gördü. “Yemek de yememişsin.”
Barış, kucağında alt dudağını ısırarak durduğu adamın sözlerini duymazdan gelerek, “Beni her istediğinde kucağına alamazsın,” dedi huysuzca.
“Alabilirim ve alıyorum da.”
“Neden?”
Barış’ın çatılı kaşlarını umursamadan onu masanın yanındaki uzun sandalyenin üzerine bırakıp, “Küçüksün, hafifsin ve kucağıma çok yakışıyorsun,” dedikten sonra gömleğinin kollarını sıvamaya başladı.
Ortaya çıkan damarlı kollara bakıp yutkunan Barış ise sürreal bir tablonun manzarasını izler gibi beyaz gömleğininin kollarını katlayarak önündeki tabakta duran çorbanın soğuduğunu fark edip kaseyi masadan alan adama baktı. “Ben bir yetmiş beşim Mert. Bana küçük demek haksızlık olur. Ayrıca senden iki yaş büyüğüm. Durup durup kucağına alacağın peluş, oyuncak bir hayvan değilim.”
Mert, başını sol omuzuna doğru eğip kaşlarını kaldırdı. Bunu gören Barış onun ne demek istediğini anlayarak, “Herkesin boyu iki metre olmak zorunda değil. Ben boyumdan şikayetçi de değilim.” diyerek yeniden huysuzlandı. Daha sonra gözleri aklına gelen şeyle yeniden nemlenirken, “Hem sen neden geldin?” diye sordu.
Dudaklarını yalayan Mert, bu soruya ne cevap vereceğini bilemediği için önündeki çorbayı karıştırmaya başladı. Neden burada olduğunu, hatta neden bu adamın yemek yemediğini anladığında içinin huzursuzlukla dolduğunu o da bilmiyordu. Hikayenin en başına dönerse neden buraya geldiğini bile anlamamıştı ki o. Yolda birden dönmesi gereken sapağı atlamış ve kendisini Barış’ın apartmanının önünde bulmuştu. Tam vazgeçip evine gideceği sırada birileri dış kapıyı açıp apartmandan çıkmış, Mert’se onların arkasından içeri girip kendisini karşısındaki adamın evinin önünde bulmuştu, üstelik yalnız kalmayı dilediği bir zaman diliminde…
“Patronuna yardım etmek için gelmediysen sevişmek mi istiyorsun?” Oluşan sessizlikle hâlâ sorularına cevap alamayan Barış bu kez de, “Kimseyi bulamadın mı?” diye sordu kısık bir sesle.
Ona doğru dönen Mert adamın bakışlarının kucağında birleştirdiği ellerinde olduğunu görünce yanına doğru adımlayıp, “Sence?” diye sordu.
“Bence imkansız.”
“O zaman?”
“Sen söyle Mert. Neden?”
Mert, onun tam yanında duran sandalyeye oturup Barış’ı kendisine doğru çevirdi. “Bilmiyorum…” dedikten sonra elini onun alnına dökülen yumuşak tutamlarına atıp tutamlarını geriye doğru parmaklarıyla taradı. “Gerçekten bilmiyorum. Sadece- Geldim işte.”
“Yeni yıla benimle mi gireceksin?”
“Evet.”
“Gitmeyeceksin yani.”
Mert, bu kez de onun burnunun üzerindeki küçük, top şeklindeki hızmasına bakıp saçma metal parçasının karşısındaki adamı sevimli gösterdiğini düşündü. “Gitmeyeceğim.”
“Sevişmeyeceğiz ama?”
“Sevişmeyeceğiz.”
Duyduğu sözlerle yeni yıla ilk kez yetimhane haricinde bir yerde yalnız girmeyeceğini düşünen Barış, “Bana aşık oluyorsun,” dedi muzip bir gülümseme ile. “Dikkat et.”
Mert, onun küçük oyununa ayak uydurmak isterken buldu kendisini. Burnunun ucuna bir öpücük kondurup adamın öpücüğün etkisiyle şaşı olan gözlerini komik bularak gülümsedi. “Aşık olmak için önce bir kalbinin olması gerekmiyor mu?”
“Seninki de buz tutmuştur belki. Sadece buzları eritmen gerekiyordur.”
Oturduğu yerden kalkıp ısınan çorbayı ocaktan almak için o tarafa doğru giden Mert, adamın sözlerini yanıtsız bıraktı. Nedense Barış’ın sözlerinin imkansız olduğunu ona söylemek istemedi. Bunun yerine sanki şu an yapması gereken en önemli işin sessizce yerinde oturan kahverengi gözlü adama çorba içirmesi olduğunu düşündü.
Birkaç farklı yerden kopan kalbinin parçalarının çoktan birbirine yaklaşmakta olduğunu da o kalbin çok yakında birisi için delice bir cesaretle atacağından da habersizdi Mert. İmkansız addettiği sevdanın onu yerden yere vuracağını bilmeden, elindeki kaseyi heyecanla ona bakan adamın önüne bıraktı. Günler sonra onunla uyuyacağı uykuyla zamanın tik taklar eşliğinde geçmesini değil de durmasını isterken kendini bulacağını bilmeden…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙