✨✨
“Oldu mu sence bu şimdi bana?”
Dudaklarının kenarı beni baştan aşağı süzerken yukarı doğru kıvrıldı. “On numara oldu mavi boncuğum.”
“Sen benden daha uzunsun, şu paçalarıma bak.” Bir yandan da bacaklarımı sırayla önüme doğru uzatıp pantolonun benim boyumdan birkaç santim uzun olan paçalarını gösterdim.
“Sanki defileye gidiyoruz anasını satayım. Altı üstü okula şöyle bir uğrayıp geleceğiz, ne bu süs?”
“Saatlerce saçını yapan herif mi söylüyor bunları?” diye sordum.
“Hadi hadi. Doğru düzgün yemek de yemedin zaten.”
Sabah uyandığımızda eve gitmek istesem de tek başıma kahvaltı yapmayacağımı bildiğinden beni bırakmamış, kıyafetlerimin kirli olduğunu söylediğimdeyse kendi kıyafetlerinden giyebileceğimi söylemişti.
Üzerine onun evinde hiç kıyafet bırakmayışımdan girmiş, göçmen inadımdan da çıkmıştı. Dediklerini yapmazsam susmayacağını bildiğimden itaatkârca dediklerini onaylayıp sabah sabah üç beş parça zorla yemem için çıkardığı kahvaltılıklardan tırtıklamıştım.
Okula gitmek için mahalleye indiğimizde ben yine irademe açtığım savaşa yenilip de başımı öne eğmiştim. Birilerinin beni gördüğü andaki acımasız bakışlarına maruz kalmak ya da uğultu halinde kulaklarımda çınlayan fısıltılarını duymak istemiyordum.
Ben başım önümde yürürken, “Taksiyi gececi almış dün, tabanvay?” diye sordu Ömer.
“Olur,” dedim, bu boğucu havada minibüse binmek istemezdim zaten.
Biz hem yürüyüp hem de okulun bitmesiyle ilgili bir sohbete başlamıştık ki tam sokağın dar köşesinden üzerime doğru gelen karanlık bakışların ağırlığı altında ezildim birden.
Ben kafamı yerden kaldırmadan yürürken Ömer bana sertçe, “Kaldır o kafanı,” dedi. Köşeyi dönen Kadir’in nefretle dolu bakışlarını her bir zerremde hissederken Ömer olduğu yerde dikleşerek ona doğru aynı nefret ifadesiyle gözlerini dikip de baktı, ısrarla.
Kadir dudaklarında alaycı bir gülümseme üzerimize doğru gelerek son anda bizi pas geçip yanımızdan öylece giderken bu kez de gözüm biz köşeyi döner dönmez karşımıza çıkan eczaneye takıldı. Yansıyan camdan içeride müşterilerle ilgilenen adama şöyle bir bakıp da yeniden başımı öne eğmiştim ki Ömer aniden yolun ortasında durdu.
Birkaç adımda tam karşıma geçip baş ve işaret parmağıyla çenemi kavradı. Israrla öne eğilmek için kıvranan başımı zorlayarak yukarı doğru kaldırdı. Daha sonra ondan birkaç santim kısa olduğum için bu kez de o başını hafifçe eğerek gözlerimin tam içine bakıp, “Sen utanılacak bir şey yapmadın. Dertleri varsa kendilerini siksin o pezevenkler. Başını yere eğme Selim,” dedi.
Benden habersiz canımı yakan neşter kesiklerinin tüm ruhumda bıraktığı güçsüzlükle gözlerimi bir kez açıp kapatınca bu kez de eczanedeki adamın alaycı bakışlarını üzerimizde hissettim. Soktuğumun yerinde normal bir öğrenci gibi yana yakıla okula gitmek bile lükstü sanki.
Yeniden yürümeye başladığımız esnada, Ömer’in aklına bir şey takılmış olacak ki bana bakarak, “Bu Kadir iti eskiden bizimle oyun moyun oynardı, hatırlıyor musun?” dedi.
“Hayal meyal.”
“Hatta bunun yanında sarı saçlı, daha ufak tefek bir bebe vardı. Adı neydi onun?”
“Bilmiyorum ki.”
“Bazen senin zorunla dördümüz oynardık, misketlerimizi takas ettiğimizi bilirim lan. Bu pezevenk diğer elemanın dibinden ayrılmazdı hatta. Sonra o bebe mahallede bir daha görünmeyince bu şerefsiz Kadir’e de bir şeyler oldu sanki, mal mal triplere girdi.”
“Ne bileyim lan?” dedim neden bahsettiğini bile anlamadan.
Kadir’in bizimle oynadığı zamanları az çok hatırlasam da bahsettiği çocuğu hatırlamıyordum bile. Ömer o zaman da onların bizimle oynamasını istemez, yalnızca iki kişilik oyunlar kurar kimseyi aramıza almazdı.
“Kadir itinin birine bilenmek için sebebe ihtiyacı mı var? Adam ben kendimi bildim bileli böyle, hep bir şeylere öfkeli. Puşt.”
“Derdi neyse götüne sokarım onun, sana ilişemez bir daha,” dedikten sonra aklına takılan şeyleri çözemediği zamanlarda olduğu gibi durumdan hoşnutsuz şekilde bakışlarını bir yere kitleyip, “Neydi o bebenin adı amına koyayım ya? Senin peşinden de ayrılmazdı. Nefret ederdim ondan,” dedi hırsla.
“Lan elalemin bebesini nereden hatırladın şimdi? Hızlı yürü, son gün bari vaktinde gidelim derse.”
Sözlerimi duymazdan gelip seri adımlarla yürüdüğüm için bana yetişmeye çalışırken, “Düşünsene bu Kadir’in bile cinsel organı var. Abi herkesin sikinin olması beni delirtiyor,” dedi.
“Ya sabır, Ömer alacağım ayağımın altına şimdi seni lan. Yürü!” diyerek emir versem de sabah sabah düşen moduma rağmen yine de beni güldürmek için söylediği sözlerin etkisiyle dudaklarım iki yana kıvrılmıştı bile.
“Emredersin mavi boncuğum,” dedikten sonra pantolonunun arka cebinden çıkardığı telefonun ekranında hızlıca parmaklarını kaydırıp sırıtarak Aycan’a mesaj yazmaya başladı.
Dudaklarımdaki gülüş hızla solarken sessizce yanında büyük adımlarla ilerlemeye devam ettim, söyleyecek başka bir söz kalmadığından…
✨✨
İki gündür uğramadığım evime üzerimde Ömer’in kıyafetleriyle girip de zihnimin gerilerinde hafta sonuna kadar evden çıkmama planları yaparken salondan, “Selim? Sen misin oğlum?” diyen annemi işittim.
“Benim annem,” diyerek salona doğru yorgunca adımladım. Okula bu dönemlik son gidişimiz olsa da orada olmak bile tüketiyordu sanki bu aralar beni.
Muhtemelen aklını oyalamak için yine örgüsüne sığınan annemin yanaklarından öpüp tam karşısındaki tekli koltuğa oturdum. Kardeşimin durumu tüm mahalleyle birlikte bizim evde de bomba etkisi yarattığından beri git gide zayıflayan, gözlerinin altında benimkiler gibi koyu halkalar olan anneme bakıp göz kırptım, aramızda gizli bir anlaşma var gibi bu konu konuşulmadığından başka ne yapacağımı bilemiyordum ki.
Elindeki örgüyü kenara bırakıp derince nefes alan annem, “Oğlum, sen Recep’in oğluyla mı görüşüyorsun?” diyerek suratıma baktı.
“Burak’la mı?”
“Evet, onunla.”
“Görüştüm bir iki kez. Neden?” diye sordum, sanki arkasından gelecek cümleleri bilmiyormuşum gibi.
Kısık bir ses tonuyla, “Selim,” dedi. Yorgun omuzları çökmüş, küçücük kalmış gibiydi sanki. “Onun ne olduğunu biliyorsun oğlum. Erkekle yaşıyor diyorlar. Tövbe Estağfurullah. Görenler olmuş, sen de babanla görmüştün hatta el ele. Görüşme kurban olduğum.”
“Anne!” diyebildim yalnızca. Herkesin, benden başka herkesin hayatımda söz hakkı vardı. Birileri ipi kopuk uçurtmaymışım gibi rüzgarında beni savuruyordu ama ben bir türlü göğün tadını çıkarıp da maviliklerde istediğim gibi salınamıyordum.
“Anne deme kurbanın olayım oğlum. Zaten adımız çıkmış. Baksana bana. Bir komşum hariç yüzüme bakan yok. Allah adı verdim Selim bir de sen öldürme beni. Baban inat, taşınmıyor. Kardeşin tımarhanede altı ay kaldı doğuma, ben- Ben o çocuğu ne yapacağım bile bilmiyorum. Allah aşkına beni öldüreceksiniz siz. Adam oğlancı diyorlar, bir de arkamızdan seninle ilgili şey olmuş demesinler,” diyerek yalvaran bir ses tonuyla benden anlayış bekler gibi gözlerimin içine bakmaya devam etti. Oğlunun da şey olduğundan bihaber…
Yıllardır kardeşim dediğim adama gizliden gizliye beslediğim hisler hariç kendimi bir kez düşünmemiştim ben. Çok kez bir yer bulup da kitabımın sonunda beni beklediğine inandığım canavardan kaçıp bilinmeyen bir yerlere saklanmak istemiş ama hep annem, babam, Ömer, birileri üzülür, kırılır diye kalmıştım kanlı hikâyemin içinde.
Şimdi sadece birkaç kez çıkıp yanlarında az da olsa eğlenebildiğim insanlarla yaşadığım anları da elimden almak istiyorlardı, üstelik onların beni koruduğundan habersiz. İçimdeki tüm duygular birikmiş yaşımın tam tersi gibi hissettiren ruhumdaki çatlaklardan sızmaya başlamıştı, daha dün gece aynı çatlakları kapattım zannederken.
İçimde aylardır biriken öfke uykuya dalmış bir yanardağın beklenmedik patlaması gibi oluk oluk lavlarla taşıyordu her bir zerremden, geçtiği yerleri yakıp yıkacak ama arkasında verimli toprak bırakmayacaktı sanki…
“Anne, Burak benim arkadaşım. Sen ne dersen de arkadaşım. En zor zamanlarımda yanımda oldu. Ben nasıl derim seninle görüşmeyeceğim diye?” diyerek sesimi yükselttim. Oysa ben anneme karşı her zaman uysal olan taraftım, bir işe yaramadığını fark dahi etmeden.
Bu sırada bizim konuşmalarımızı duymuş olacak ki çatık kaşlarla salondan içeri giren babam görüş açımda belirdi. “Annene mi bağırıyorsun sen?”
Sessiz bir gülüş dudaklarımda peydâ olurken titreyen ellerimi yumruk yaparak kucağımda birleştirdim. Bir annem değildi bugünkü derdim demek ki. Babam da oğlunun uyarılması gerektiğine karar vermiş olmalıydı ki Nurcihan evden gittiğinden beri doğru düzgün benimle konuşmayan adam şimdi soluğu yanımda almıştı.
“Hem de ahlaksızın oğluyla konuşma dedi diye?” deyip kaşlarını çatarak bana baktı.
“Konu bu mu baba? O adamın suçu yok. Ne yaptıysa onun o şerefsiz babasıyla Nurcihan yaptı!” dedim yeniden tüm sinirlerim zihnimdeki direnişini bir bir kaybederken.
“Kardeşin hakkında temiz konuş Selim, kandırdı küçücük kızımı o herif.”
“Hadi oradan. Sen kimi kandırıyorsun anne? Beni mi kendini mi? Ne bok yedilerse beraber yemişler işte. Kaç zaman önce kızını uyardım ben! Tehdit etti beni, bir boktan haberiniz yok sizin. Nurcihan sütten çıkma ak kaşıkmış gibi koruma bana!”
Tüm hücrelerim bir bardak kahve içmek için kıvranırken kin tutmamak için tek tek ördüğüm tüm duvarlar da üzerime yıkıldı sanki.
Bir hışım ayağa kalktığım an karşımda beliren babam daha ben ne olduğunu anlamadan sağ yanağımda hissettiğim acıya eş gözlerinde beliren nefretle bana bakıp, “Bir ibne için bas bas bağırıp elaleme rezil edeceksin bizi! Bak cam kapı açık. Mahalleye reklam olduğumuz yetmez gibi bir de sen mi çıktın başımıza? Görüşmeyeceksin Selim, benim yüzümü bir de sen yere eğdirmeyeceksin. Ben onlar gibi değilim, alnım ak kaldım mahallemde. Varsa derdi olan gelir yüzüme konuşur, yoksa ben korkak gibi kaçmam. Adam olacaksın, kocamansın, abisin sen. Kardeşini kandırmış o adam, birlikte yemişler bir halt. Allah’ın izniyle sen toparlayacaksın ailemizin itibarını zamanı gelince,” dedi.
Benden beklenen her bir sorumluluk omuzlarıma bir bir sıra dağlar misali yüklenirken kimsenin benim nasıl olduğumu umursamadığı gerçekliği aniden yüzüme az önceki tokat misali çarptı. Tam o anda içimde kirden görünmeyen, bir balonun içine sakladığım ama artık kokmaya başlayan cesedin bıraktığı irin dolu boşluğu duyumsadım.
Kulaklarım boşluğun verdiği hisle uğuldarken yer ayaklarımın altından kaydı gitti. Geriye benden istenen ama artık taşıyacak gücümün kalmadığı şeylerin bıraktığı kocaman bir karanlık kaldı, aydınlıklara hasret yitik benliğimde…
✨✨
Şimdilerde hiçliğin siyah atını pervasızca sürdüğü, bir zamanlar her şeyin bol olduğu topraklarımda içimdeki açlığın giderek büyüdüğünü hissederken gözlerimi açtım sessizce. Sanki içimdeki açlık açtı, ben onu nasıl doyuracağımı bilemezken hem de…
Ne ara yatağa geldiğimi düşünürken kafamı çevirdiğim pencereden dışarı baktığımda havanın çoktan karardığını gördüm. Eve geldiğimde hava aydınlıktı oysa. Elimle ağrıyan başımı ovup zihnimdeki kayıp parçaları kimin yağmaladığını düşünürken içerden gelen sesler doldu kulağıma.
“Gidelim şuradan Hamit, birini kaybettim diğeri de o yolda. Allah adı verdim sana, evlatlarımla sınama beni,” diyen annemin ne dediğini anlamlandırmaya çalışan zihnim gözlerimin karardığı vakti bulup da tutundu. Babamla konuşurken bayılmış olmalıydım.
“Sadece bayıldı. Abartma. Sınav haftasında yorgun düşmüştür. Kocaman adam senin oğlun, ben Hamit kaçtı dedirtmem Zeliha. Otur oturduğun yerde.”
Annemin sesi kesilirken koridordan birinin geçtiğini ayak seslerinden anladım. Daha sonra dış kapı hızla çarptı. Çarpan kapının ardındaki dandik süs düşmüş olmalıydı ki bir gürültü daha yankılandı boş koridorda.
Derince bir nefes alırken zihnim annemin yanında olmam gerektiğini fısıldasa da parmağımı oynatacak halim kalmadığından sessizce yataktan kalktım. Üzerimde hâlâ Ömer’in kıyafetleri varken kokusu burnuma dolarken şu an bile onu düşünen sikik beynimden nefret ettim. Her şeyin bir sırası olmalıydı öyle değil mi? Ama Ömer düşüncelerimde bile bencildi, en öndeydi her daim.
Her bir uzvum uyuşmuşken şu an açlığını çektiğim tek şeye kavuşmak için sessiz adımlarla odanın kapısına yürüdüm. İçerden gelen televizyonun sesiyle, annemin yine beynini oyalayacağı dram dizilerinden birine kendini kaptırdığı saatlerin başlangıcında olduğunu anlayınca mutfağa doğru ilerledim.
Su ısıtıcısının düğmesine basıp etrafta tadı bok gibi olan granül kahvelerimden birini aramaya başladım. Atan düğmeyle suyun ısındığını görünce kendime zift gibi bir kahve yapıp kahve kupasıyla beraber odama ilerledim.
Yeniden yatağa oturduğumda içimdeki karanlığın yansıması olan odaya bakıp ışığı bile açmadan kahve kupasını komodinin üzerine bırakıp cüzdanıma yöneldim. Keşke çocukluğumdaki gibi kalsaydı her şey. Yitik adreslerin var olmadığı, tek derdimin akşam ezanından sonra biraz daha Ömer’le oynamak için anneme yalvardığım o anlar olduğu zamanlar birleşseydi de evim olsaydı yeniden.
Kahve kupasının içindeki kaşıkla kahveyi karıştırırken çıkan rahatsız edici sesi duymazdan gelip sokak lambasının loş ışığı yüzünden seçebildiğim kahvenin üzerinde oluşan beyaz tabakaya dalarken tüm duygularımın yeniden çekilmesine ihtiyacım olduğu gerçekliğiyle yüzleştim.
Bir yudum, iki yudum, üç yudum…
Kahvenin sıcaklığına bakmadan hızlıca aldığım yudumlar içimi bir temmuz akşamı gibi kavururken bir daha bu temmuzu yaşayamayacağımı düşündüm, bu yaşımla beraber… Elimden alınan çok anlar vardı belki ama en barizi bu temmuzdu sanki.
Karşımdaki çalışma masasını izleyerek bitirdiğim kahvenin kupasını yeniden komodinin üzerine bırakıp arkaya doğru yaslanmıştım ki telefonumun odanın içinde bir yerlerde titrediğini duydum.
Parmak uçlarım hissizleşirken arayanın kim olduğuna bakmak için masanın üzerinde olan telefonu elime aldığımda yine zor zamanlarımı hissetmiş gibi arayan, hayatıma yeni girse de bende bıraktığı tüm unutulmaz izlerini memnuniyetle kabul edebileceğim Mikail’in ismi ekranda yanıp sönüyordu.
Onunla ilgili şeyler aklıma geldiğinde dudaklarımda benden bağımsız bir gülümseme belirirken şimdi onun aradığını görünce yeniden tebessüm ederek telefonu açıp da kulağıma götürdüm. “Efendim.”
“Çok kibarsın,” dedi kısıkça gülerken.
“Sana böyleyim,” diyerek pencerenin olduğu tarafa doğru ilerledim. Camın önündeki küçük bölmeye kalçamı yaslayıp da dışarıyı seyrederken, “Normalde küfür dilimden düşmez,” dedim.
“İnanmadım. Bana kötü çocuk olduğunu mu söylüyorsun?”
“Kötü çocuklar sikilip atılmıyor muydu? Öyle demiştin.”
“Öyle. İyi olanı da sikiyorlar bu arada.”
“Bu hikayede öyle veya böyle birileri sikiliyor o zaman.”
“Cık,” dedi. Çıkardığı sesi sevimli bulurken yeşil gözleri aklıma gelince yeniden kıvrıldı dudaklarım. “Herkes değil, siken de var. Onları unutma.”
“Ne çok küfür ettik bak, sana kibar olmadığımı söylemiştim.”
“İyi bir oyun arkadaşısın, seninle oynamak zevkli.”
“Her zaman oyun oynayamayız ama. Eve gitme vaktimiz geçer.” Bütün duygularım yeniden benliğimin gerisine çekilmiş, yalnızca neşe kalmıştı.
“Biz de gizlice oynarız mavi, eve gitmek istiyor musun ki erkenden?” diye sordu o güzel sesiyle.
“İstemiyorum.”
“İsteme, benimle kal o zaman.”
“Tamam.”
“Selim?” dedi sorar gibi.
Göz kapaklarım ağırlaşırken hayal meyal duyduğum sese yalnızca, “Hımm?” diyerek cevap verebildim. Kahve içmemin üzerinden dakikalar geçmesine rağmen kafein bünyemdeki uykulara savaş açmıyor gibiydi, oysa bazen de sabahlara kadar otururdum. Ben de çözememiştim bu işi. Her şeyi tek başıma çözmeme rağmen. Her zaman…
“Değişmiyorsa, sen yolunu değiştir olmaz mı?” diye sordu.
“Yolun sonunda beni bekleyecek misin?” diyebildim güçlükle.
“Sen gelmezsin Selim. Beni bekletme, güçsüzüm,” dedi kırık bir sesle.
“Gelirim.”
Zihnim beni karanlıklara çekip de tüm algılarım paralize olmuş gibi uyuşurken gözlerimin önündeki irisleri titreyen, kırgın, yeşil bakışlar birden yok oldu. Ben labirent misali girdiğim o yolda çaresizce çıkışı bulmak için sağa sola doğru debelenirken, kafamı ümitle zifiri karanlık gökyüzüne kaldırıp baktığımda yeniden beliren bakışlar hâlâ kırgındı, gözlerse mavi…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙