Bölüm 9: Kaderimi Sen Yazdın


✨✨

Ahmet, Doğu’nun yarattığı lanet olasıca farkındalık yüzünden diken üstünde hissediyordu kendisini. Oysa, ‘Bilinmezlik mutluluktur.’ sözünün doğruluğuna daha çok inandığı şu anlarda kulağında kulaklık, otobüste akşama yakın arkadaşı Burak’a ne yemek yapacağını düşünüyor olmalıydı, onun kendisine olan duygularını elinde büyüteçle bir dedektif misali aradığı anılarını değil!

İçi sıkılarak indiği otobüsten evine doğru ağır adımlarla yürüdü. Her gün ağaçların oluşturduğu görsel ziyafeti büyük bir iştahla kabul ederken bugün nedense sadece içinde bunalmışlık hissediyordu, ağaçları bile gözü görmemişti sebepsiz.

Burak’ı da kaybetmek istemiyordu, biliyordu işte bu işin sonunu. Önce sanki onunla bir ömür geçirebilecekmiş gibi cesaretle hareket edecek sonra Ahmet bir adım attığında kaçıp geldiği yere saklanacaktı adam bir daha Ahmet’in hayatına girmemecesine. Ona bir şey olmazdı ki zaten. Olan Ahmet’e olacaktı, şimdiden Burak’ın varlığına çoktan alışmış şekilde hemen her gün onunla konuşmak istiyordu Ahmet.

Elinden bunun alınmasını istemiyordu. Burak’ın onunla olamayacağını anladığı gün ortadan kaybolduğunda Ahmet yeniden Ali’nin dizlerinde ağlamak istemiyordu. Değişiklik her zaman kederle gelirdi, olan her şey aynı kalmalı, hiçbir yere evrilmemeliydi Ahmet’e göre. Keşke elinde bir sihirli değnek olsaydı da herkesi içindeki duygularla birlikte bir anda dondurabilseydi!

İçindeki bitmek bilmeyen telaşlı kargaşayla asansörden indiği an evinin kapısından çıkan Mavi’yi gördü. Gülümsemeye çalışarak, “Merhaba Mavi,” dedi.

“Merhaba, neden yalancıktan gülüyorsun?”

“Hayır gerçekten gülümsedim sana Mavi.”

“Hayır, her zamanki gibi göz bebeklerin parlamadı. Yalancıktan güldün kızıl çocuk. Biri mi üzdü seni?” dedi Mavi.

“Hayır aslında. Sadece- bilmiyorum ki. Değişiklik sever misin hayatında?” diye sordu aklında dönüp duran düşüncelerini biriyle paylaşabilmek umuduyla.

“Asla!” dedi Mavi hararetli bir biçimde. “Olan her şey aynı kalmalı, değişiklik kötüdür.”

Ahmet bıkkın bir nefes vererek, “Bence de,” dedi.

Mavi, gözlerini ona dikerek yanına doğru yaklaşıp, “Taşınmak zorunda mısın? İstersen benimle aynı evde kalabilirsin ama her gün yerleri süpürmelisin, saçların kızıl dökülürse belli olur,” dedi.

Ahmet, kendi tarzında ona yardım eden çocuğa bakıp bu kez gerçekten, içten gelen bir gülümsemeyle, “Hayır hayır taşınmayacağım, konu bu değildi. Çok teşekkür ederim kibar teklifin için,” dedi.

“Kibar bir teklif yapmadım. Kiranın yarısını ödeyeceksin hakkın olan bu neden teşekkür ediyorsun?”

“Nezaket.”

“Nezaket demek,” diyerek kafasını sallayıp beynine kazımak ister gibi çocuğun sözlerini tekrar etti Mavi. “Neden üzgünsün peki?” diye yeniden sordu. Her zaman neşeli olan bu güler yüzlü çocuğun neden böylesine üzgün göründüğünü anlamak istiyordu.

“Aşk meşk işleri galiba bilmiyorum ki.”

“Aşk diye bir saçmalığın varlığına inanmayacak kadar rasyonel biri olduğunu sanıyordum, yanılttın beni,” diyerek burun kıvırdı Mavi.

“Aşk diye bir şey yok mu sence?”

“Tabii ki yok Ahmet, sadece homo sapienlerin soylarının devamı, çiftleşmeyi meşru kılmak için uydurdukları saçmalıktan ibaret. Tamamen biyokimyasal bir şey aşk, kitaplardaki, şarkılardaki gibi büyülü falan da değil. Tüm diğer duygular gibi nöral ve hormonal yollar aracılığıyla çok rahat açıklanabilir, iç güdüsel olarak çiftleşmek için ortaya atılan bir saçmalık işte.”

“İlk kez bu şekilde bir aşk tanımı duyuyorum. Hiç aşık olmadın mı sen?”

“Tabii ki olmadım! Ben Demir Dağı’nda dövülmüş üstün bir insanım. Benim gibi birinin o aptal peri masalı duyguya kanmayacağını bilmen gerekir. Üfürükçüler gibi sahtekarlıktan başka bir şey değil,” dedi. ‘Duygu’ sözcüğünü söylerken elleriyle tırnak açıyor gibi bir hareket yapmayı da ihmal etmemişti çocuk.

“Aşık olursan bir gün peki?”

Mavi, gözlerini kocaman açarak hayretle Ahmet’e baktı. “Bunun yerine edebiyat doktorası yapmayı tercih ederim.”

“Sen ne iş yapıyordun?”

“Gök bilimciyim ben. Astrofizik üzerine araştırmalar yapıyorum, yıldızları, asteroitleri, gezegenleri inceliyorum. Basitçe anlattım ki sen rahat anlayabil diye.”

“Teşekkür ederim.”

Mavi kafasını sallayarak merdivenlere doğru ilerlemişti ki, “Ah, sosyal kurallar! hoşça kal Ahmet,” dedi.

“Hoşça kal Mavi,” diyen Ahmet evine girdi. Mavi ile konuşması kafasını biraz olsun dağıtsa da sürekli orada olan düşünce ve düşüncenin ana karakterinin yüzü gözlerinin önündeyken aklı yine Burak’a kaymıştı. Elindeki termosa bakıp içini çekerek kafasını dağıtmak için her zamanki gibi mutfağına sığınmaya karar verdi.

Akşam yemeği hazırlıklarına başlamadan önce güzel bir duş alıp tüm düşüncelerinin aklından, üzerine akan su ile beraber gitmesini istese de banyoda tutunduğu demirler bile düşüncelerinin gülüşü güzel bir esmere kaymasına sebep oluyordu. Oflayarak rutin işlerini halledip yeniden kaçışlarının en büyük sığınağına mutfağına doğru ilerledi.

Derste Doğu’nun dalga geçmeleri ve kendi dalıp dalıp gitmeleri eşliğinde yeniden kesilen ellerini umursamadan sabah kalkar kalkmaz Burak için buzluktan indirdiği eti, taze biberiyelerle yaptığı özel sosunda marine ederken aklına eti çok seven adam düştü yeniden. Sürekli böyle dalıp dalıp gidecekse işi vardı artık ama!

Söylene söylene dolaptan mantarları çıkarıp önce yıkadı, sonra soydu. Etin öncesinde kremalı mantar çorbası ikram etmek istiyordu misafirine, umardı ki hoşnut kalırdı. ‘Acaba yemeklerimi sevecek mi?’ sorusunun yanında, ‘Bugün ona açıkça bizden olmayacağını söylemeliyim.’ cümlesini de katık edip hem yemeklerini yaptı Ahmet hem de kendi içindeki tutarsızlığı düşünmek istemeden kendisinden de içinde başlayan duygulardan da kaçmaya çalıştı, kaçışlarının sonunun yeniden bir esmere çıktığını düşünmeden.

Saate baktığında neredeyse gelmek üzere olan adamın farkındalığıyla bir çırpıda üzerini değiştirip, saçlarını topladığı bandanayı kafasından çıkardı. Palmiye saçlarıyla yeterince rezil olmuştu ya zaten adama, bir kez daha olmazdı!

Apartmanın aşağısından çalan zille adamın aşağıda olduğunu fark edip, hemen otomata bastı. Son kez sofrasını kontrol edip, aldığı hediyeyi de özenle sandalyelerden birinin üzerine koyduktan sonra Burak’ın yukarı gelmesini beklemeye başladı.

Sonunda kapının zili çaldığında Ahmet derince bir nefesi ciğerlerine çekerek ‘Hadi bakalım.’ diye de içinden geçirip, kapıyı açtı. Karşısında her zamanki yakışıklılığı ve elindeki tatlı kutusuyla nezaketinden ödün vermeyen adam, “Merhaba,” dedi.

“Merhaba Burak, hoş geldin. Geçsene içeri.”

Burak, elindeki tatlı kutusunu Ahmet’e uzatıp montunu çıkardı. Üzerindeki gri, bol, uzun kazağı ve kalın bacaklarını saran kotu, hiç çıkarmadığı boynundaki zinciriyle Ahmet elinde olmasa da yutkundu. Gerçekten çok yakışıklı adamdı karşısındaki, kabul etmeliydi.

Elindeki pasta kutusunu mutfak tezgahına bırakmıştı ki Burak avucunun içinde küçük bir tüple yanında gelip onun ellerini ellerinin arasına aldı. Ahmet, şaşkınlıkla adamı izlerken Burak önce çocuğun parmaklarındaki ince ince kesilmiş yaraları bir kez okşadı. Daha sonra yüzünde ciddi bir ifadeyle, kremi Ahmet’in yaralarına özenle sürdü, hem de hiçbir kesiği atlamadan.

“Günde iki kere sürmen gerekiyormuş, hızlıca iyileşirmiş,” dedi Burak lavaboda kremli ellerini temizlerken.

Ahmet, “Teşekkür ederim,” diyebildi sadece. Kalbi neden maraton koşmuş gibi atıyordu ki şimdi? Adam her onun dibine girdiğinde burnuna dolan parfümünün kokusu, sert yüzüne inat yumuşacık bakışları, onunla şefkatle ilgilenmesi ve en önemlisi onu yük olarak görmeyerek sürekli işlerini kolaylaştırması… Ahmet için izahatı kolay şeyler değildi bunlar, tıpkı kabullenmesinin de kolay olmadığı gibi.

“Hadi yemeğe geçelim, hem sevdin diye brokoli de yaptım sana.”

Burak, ‘Siki tuttun oğlum.’ diye düşünse de dışından, “Harika,” diyebildi yalnızca.

“Afiyet olsun o zaman,” dedi Ahmet çorbaları koyarken.

“Ben koysaydım ellerin sıcaktan etkilenmez mi şimdi? Hem kremli de, acımasın,” dedi telaşla adam.

“Dikkat ediyorum, otur sen.”

Burak, Ahmet’in tam karşısındaki sandalyeye oturup kendisi için özenle hazırlanmış masaya baktı. Yıllar olmuştu kendi evinde böyle sofra görmeyeli. Annesi, o küçükken çok güzel yemekler yapsa da yıllar sonra bu yemekler yerini makarna, köfte, pilav gibi kuru ama yapımı kolay tatsız tutsuz şeylere bırakmıştı.

Çoğu zaman babası eve geç geldiğinden annesi elinde telefonu kart açma oyunu oynar ya da sosyal medyadan magazin hesaplarını takip ederdi, beyni daha fazla uyuşsun ister gibi. Bu yüzden kocası yoksa kadın evde yemek pişirmez akşam yemekleri Darin için besleyici olmalı diye düşünen Burak’ın üzerine kalırdı.

Kardeşi sürekli dışarıdan yemek istese de Burak, ‘Vitamin girsin vücuduna biraz!’ diye çocuğu paylayarak zorla ona kendi yaptığı yemeklerden yedirirdi. Ama bu sofra onun hayal edebileceklerinden bile daha güzeldi. Peçetelerin katlanmasından renklerine kadar her şeyi düşünmüş ince ruhlu çocukla kendi hayatı arasındaki uyumsuzluğu bir kere daha iliklerine kadar hissetti adam.

Burak, kremalı mantar çorbasından bir kaşık aldığında kendi yaptığı hazır çorbanın tadıyla alakasız olduğunu düşündü. Paketli hazır çorbanın tadı neredeydi bu sıcacık ev yapımı çorbanın lezzeti nerede?

“Ellerine sağlık çok güzel olmuş.”

“Afiyet olsun, biraz risk aldım herkes sevmez.”

“Kardeşim çok sever.”

“Ben de çok severim,” diyen Ahmet, Burak giderken kalan yemeklerden kardeşine de koymayı aklının bir köşesine not etti. Aile evinde yaşıyordu çocuk, kesin annesi çeşit çeşit yemekler yapıyordu ama yine de içtiği çorbada kardeşi aklına gelen adamla birlikte Ahmet’in içinden bir ses çocuğa yemeklerden koymasını söylüyordu.

Sessizlik içinde içtikleri çorbalar bittiğinde Ahmet ana yemekleri servis ederken, Burak Ahmet’in bugün neden durgun olduğunu anlayamadı. Çocuk normalde kuş gibi cıvıldar, okulda yaptıklarını anlatır ya da Burak’ın ağzından çıkan tek tük kelimelere takılıp daha uzun konuşmasını isterdi ama bugün gözlerinin içine bakamıyor, tedirgin şekilde sessizce yemeğini yiyordu sadece.

“Ahmet bir sıkıntın mı var?” dedi Burak. Olan olayları anında, sıcağı sıcağına konuşmazsa ya da dolambaçlı yoldan ona bir şeyler anlatılmak istenirse Burak anlamazdı kolay kolay. Dümdüz bir adamdı çünkü, sıkıntım şu denmediği sürece ne olduğu konusunda Burak’tan kimse bir tepki alamazdı.

“Yok,” dedi Ahmet panikle, adamı misafirliğe çağırmış bir de terbiyesizce yüzünü asıyordu resmen! Her şey o sakalı dökülesice Doğu yüzündendi işte! Hiçbir şey bilmediği zamanlarda ne kadar mutluydu oysaki!

“Yok yok,” diyerek devam etti. “Çok yorulmuşum bugün Burak kabalığımı mazur gör olur mu? Ondan sessizim,” diyerek yalan söyleyiverdi.

Bilmediği şeyse geldiğinden beri bir türlü gözlerinin içine bakamadığı adamın aslında onu bir kitap gibi okuduğuydu. Burak, Ahmet’teki değişikliği fark etmiş bir sorun olduğunu anlamıştı çoktan.

“Ahmet, problem varsa benimle konuş. Ben hareketlerden anlam çıkarabilecek kadar zeki bir adam değilim,” dedi, yediği yemek de geldiğinden beri durgun olan çocuğu düşünmekten boğazına dizilmişti zaten. Oysa bugün ne umutlarla gelmişti buraya. Ahmet’in ona biraz da olsa yaklaştığını hissetmiş, Mustafa ve iş arkadaşı Elif’ten gazı alıp biraz daha çaktıracaktı Ahmet’e olan duygularını hareketleriyle güya.

Ahmet, çatal bıçağını zarifçe tabağının iki yanına koydu. Peçeteyle ağzını silip Burak’a dikti gözlerini.

“Doğu, ikimizi flört gibi bir şey sandı da ona canım sıkıldı biraz, umarım sana da rahatsız hissettirmemiştir.”

Burak, gelen cümleyle önce elinde çatalı tabağın hemen üzerinde kalakaldı donmuş gibi. Algılaması birkaç saniye aldı çocuktan gelen cümleyi. Bu kadar mı can sıkıcıydı onunla flört etmek yani?

“Anlayamadım Ahmet?”

“Beni yanlış anlamanı istemem. Ne bu girdiğin tripler diyebilirsin, senin bana o şekilde değil de arkadaş gibi yaklaştığını biliyorum Burak. Doğu’nun her zamanki boş yapması işte.”

“Boş yapması diyorsun?”

“Evet. Hemen yakıştırması da ayrı bir saçmalık. Kusura bakma aramızda böyle tuhaf bir konunun geçmesine neden oluyorum ama ben ömrüm boyunca yalnızlık istiyorum zaten. Eh senin de durumun ortada. Saçmaladı işte,” dedi Burak’a bakarak. Kartlarını açık oynayıp adama ‘Bizden olmaz.’ sinyallerini her şekilde göstermek istiyordu bu akşam sanki.

“Benim durumum da ne var peki?”

“Erkeklerden hoşlanan insanlara bakış açın az çok belli Burak, kendin de anlatmıştın. Tabii ki şu an farklı düşünüyorsun biliyorum ama bu sadece duruma ne kadar ılımlı yaklaştığını gösterir. Bir anda erkeklerden hoşlanacak değilsin ya,” dedi yüzünde anlayışlı bir gülümsemeyle.

“Bunun kararını kim verdi peki?”

“Neyin?”

“Benim erkeklerden ya da özellikle belli bir erkekten hoşlanıp hoşlanamayacağımın kararını?”

“Ben- Haklısın kabalık ettim Burak.”

“Kabalık etmedin Ahmet. Ben sana beni affeder misin dediğimde bana şunu yaparsan affederim demiştin, ben de elimden geleni senin için yapmıştım. Ama görüyorum ki hala içinde bir yerlerde affedememişsin beni. Canın sağ olsun ama- Neyse,” diyerek ağzını peçeteye silip, bir lokma bile almadığı yemeğe bakmadan kalktı masadan. “Ben gitsem iyi olacak, ellerine sağlık Ahmet her şey harikaydı,” dedi.

“Burak! Özür dilerim lütfen gitme. Ben- Yani nasıl anlatsam sana? Seni kaybetmek istemiyorum hiçbir zaman. Arkadaşım, dostum olarak hep yanımda olmanı istiyorum, ben de senin yanında olmak istiyorum tabii. Doğu kafamı karıştırıp korkuttu beni,” dedi panikle.

Burak, montunu eline alıp üzerine bile giymeden elindeki kumaş parçasını sıkarak Ahmet’e döndü. “Ben seninle arkadaş olmak istemiyorsam ya Ahmet? Gerçekten seninle flört mü ne zıkkımsa onu ediyorsam? Hayatında yerim yok mu benim şimdi?” diye sordu.

“Senin her zaman benim hayatımda yerin var Burak,” dedi Ahmet üzgün gözlerle. Dürüst olmak adına her şeyi batırmış, evine çağırıp güzel bir yemekle birlikte hediyesini vermek istediği adamın da gecesini, kendi korkuları yüzünden mahvetmişti. Yarın o beyinsiz Doğu’yu öldürecekti!

“Ama en fazla dostun olarak?”

“Evet, tabii ki.”

“Anladım. Ben bu şekilde söylemek istemezdim, böyle de hayal etmemiştim aslında ama madem konuyu açtın ben seninle dost falan olmak istemiyorum Ahmet. Ben sana Ayaz’ı ziyarete geldiğinde, seni ilk gördüğüm gün vuruldum, o zamandan beri de aklımdan çıkmıyorsun ya zaten hiç.” diyerek çenesini sıktı. “Düz adamım ben anlamam öyle oyun falan, sadece bu şekilde değil de daha anlamlı bir anda söylemek isterdim bunu sana, hayır desen de bana yakışan şekilde duygularımı ifade etmek daha iyi olurdu.”

Ahmet, bu gece daha ne kadar kötüye gidebilir diye düşünürken daha da kötüye gittiğini fark ettiği an ne yapacağını bilemedi. Şu an ne dese bilmiyordu, ne yapsa da olan her şeyi geriye alsa Doğu’nun ağzından çıkanları hiç duymamış olsa kestiremiyordu çocuk.

“Üzgünüm Burak, ben ilişki yaşayacak biri değilim. Senin hayatına girip de bu halimle senin üzerine yük olacak biri hiç değilim, beni anlayacağını umuyorum.”

“Anlamadım ama. Sen sabahtan beri kendi kararını benim adıma vermişsin, benim kaderimi de kendince yazmışsın Ahmet. Senin bana yük olman hayatımdaki zorluklar sıralamasında sonuncu bile olamaz. İlişki yaşayacak biri değilim diyorsun ama bana haksızlık bu, bana sordun mu ne istediğimi? Seni ne kadar istediğimi?”

“Burak gitmesen de bir konuşsak?”

“İyi akşamlar Ahmet, eyvallah,” diyerek geldiği gibi çıkıp gitti Burak.

Gözleri dolu dolu bir anda her şeyi nasıl mahvedebildiğini anlamayan Ahmet’in bakışlarıysa hazırladığı sofraya kaydı. Onun için pişirdiği etten bir çatal bile almayan adamın omuzlarının çöküp de evden çıkışını yeniden gözlerinin önüne getirdi çocuk.

Onun için özenle aldığı hediyeyi bile verememişti. Oysa bugün sadece güzel bir yemek yiyecekler, Ahmet düzgünce bir teşekkür edecek sonra hediyesini de verip gönderecekti Burak’ı. Gözleri etrafa boşça bakarken bu kez ocağın üzerindeki çorba tenceresine kaydı, yemeğin ortasında adamın kardeşine vermeyi düşündüğü çorbayı bile koyamadığı aklına gelince gözleri yandı yeniden.

İyi yapmamış mıydı? Olacak olanı baştan kesmişti işte… Peki neden tam kalbinin üzerinde kocaman sıra dağlar misali bir sıkıntı vardı? Şu an rahatlaması, ona en fazla arkadaş olabileceklerini söylediği için, yolun daha en başında aralarında bir şeyler derinleşmeden seti çektiği için ferahlaması gerekmez miydi? Neden Burak’ın kırgın gözleri baktığı her yerdeydi peki?

Sıkıntıyla sofrayı bile toplamadan salonun ortasındaki koltuğa çöktü. Eline telefonunu alıp adamı aramak istese de yapamadı. Arayıp ne diyebilirdi ki? Özür dilerim yeterli olacak mıydı onun kırgın gözlerindeki izleri silmeye?

Yine de yalnız kalmak istemedi, bu gece yalnız kalırsa delireceğini düşünerek şu an ihtiyacı olan tek kişiye ‘Bana gelir misin?’ diye mesaj atıp, gözlerinden iki damla yaşın akmasına izin vererek koltukta küçüldükçe küçüldü Ahmet, aynı anlarda, aynı çatının altındaki apartmanın aşağısındaki garajda arabasının içinde bir esmerin gözlerinden akan iki damla yaştan habersiz…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Scroll to Top