✨✨
“Hadi oğluşum benim, işe geç kalacaksın.”
Bu cümle Ayaz’ın kreşe başladığı zamandan bu zamana her sabah tam uyanmadan önce kulaklarının ilk duyduğu, beyninin ilk anlamlandırdığı cümleydi. Cümle zamanla kreşten okula, okuldan dershaneye, oradan da işe evrilmişti tabii.
“Ya beş dakika daha.”
“Arkadaşınla beraber gidiyorsun diye kaldırıyorum. Bugün tek gideceksen uyu,” dedi kadın, Ayaz’ın fabrika ayarlarındaki açığı bulmuş gibi.
Ayaz, yüzyıllardır tabutunun içerisinde ölüm uykusuna çekilmiş ama tabutun tavanından çatlak bulup da dudağına sızan bir parça kanla gözlerini açıveren bir vampir gibi anında göz kapaklarını aralamış, yataktan da doğrulmuştu bile.
“Hayır hayır, arkadaşımla gideceğim,” dedi telaşla. Şimdi yataktan kalkmış, yüzünü yıkamadan önce bugün ne giysem diye düşünerek dolabına bakıyordu.
Kadın, boyuna liseden bu yana yetişemediği oğluna arkadan sıkıca sarılıp sırtına da çenesini yasladı. “Bence bugün şu toz pembesi gömleği giy. Altına da buz mavisi kot pantolonunu çekersen günlerdir etkilemeye çalıştığın kişinin dibi düşer.”
“Birincisi, her rengin başına toz, buz, sedef getirerek renkleri daha ne kadar kategorize edebilirsin kadın!? Pembe, mavi de geç.”
“Mavi mi bu kot sence? Bak gömlek pudra rengi de olabilir ama haklısın. Neyse ikincisi ne?”
“İkincisi, kimi etkilemeye çalışıyorum ben? Yalanın günah olduğunu unutmuş gibisin sen annem?”
“Külahım ve ben sana inanmış gibi yapacağız.”
“Anne!”
“Ayol salak mıyım ben? İşe başladığın üçüncü günden bu yana her gün erken kalkıyorsun. Gizli gizli süsleniyorsun, dün ne olduysa sabah giydiğin poları unutup kısa kolluyla gelmişsin eve!”
Ayaz tam ağzını açacaktı ki kadın elini kaldırıp havalı bir şekilde susturdu onu.
“Ayrıca geceleri mum yakıp koklayarak uyuyorsun oğluşum. Aman dikkat et, karşılıksız mı aşkın? Büyü mü yapıyorsun? Yapma oğlum. Büyü çok günah.”
Ayaz hayretler içerisinde, sabah sabah yüz farklı senaryoyla beyninin içini otel odası balkonunda mangal yakan türkücüye çeviren kadına baktı. Bu anneler neden böyleydi? Anne olunca yanında bonus olarak evham yapmak hediye mi ediliyordu?
“Allah Allah! Güzel kokularla uyumak istiyorum belki. Kendimi değerli hissedip rutin oluşturuyorum işte! Sabah kalkıp iğrenç yeşil içeceğini içtikten sonra, ‘Yoga yapıyorum, bedenim tapınak.’ diyen birisi için fazla cesur söylemler bunlar Zeynep Sultan.”
“Çirkeflik,” dedi Zeynep Hanım, eli çenesinde Ayaz’ın etrafında bir tur attı. “Hımmm.”
“Anne tam olarak n’apıyorsun şu an?”
“Sende aşık olmak üzere olan insan çirkefliği var. Geçmiş olsun, tanıştırırsın artık.”
“An-“
“Zinhar inkar etme!”
“Böyle diziler izlemeyi bırakmalısın, biliyorsun değil mi?”
“Ben kereviz sapı suyumu içeceğim. Beni oyalama, dediğim kıyafetleri giy. Kimse artık o kişi, seni görünce dibi düşecek,” diyerek tıpkı oğlu gibi göz kırptı. Ayaz’ın bu özelliği kimden miras aldığı belli oluyordu şimdi.
“Anne anne anne anne anne.”
“Zıkkım zıkkım zıkkım zıkkım zıkkım. Söyle.”
“O içtiğin şey. Sapın suyu mu neyse, yani o bağışıklık sistemi düşük olan biri için faydalı mıdır?”
“Aa tabii. Bak şimdi ben sana faydalarını iki dakikada anlatayım.” diyerek tam yarım saat Ayaz’ın kafasından dumanlar çıkararak konuşmuş, Ayaz en sonunda annesinden rica edip cam bir şişeye bir tane daha yapmasını istemişti.
Ama bir günle bitmeyecekti. Yirmi bir gün, hem de her sabah içilmesi gerekiyordu. Bir araştırmaya göre vücudun bir bağımlılıktan kurtulması için de, bir şeye bağlanması için de yirmi bir günlük bir süre vardı ve bu günlerin sonu onlara ne getirir bilinmezdi ama Ayaz için bu iğrenç dediği içecek Mustafa’ya en azından şifa getirmeliydi.
“Sandviçleri neli yapacaksın bugün?”
Evet, Ayaz’ın söylediği gibi sandviçler hazır bir şekilde pastaneden ya da fırından alınmıyordu. Zeynep Hanım her sabah, üşenmeden hazırlıyordu hem Ayaz’a hem de Ayaz’ın arkadaşına.
Sadece Ayaz bu küçük bilgiyi arkadaşına söylemeyi atlamıştı. Elbette kendince sebepleri vardı ki bu sebeplerden en büyüğü Mustafa’ydı. Eğer Mustafa her sabah Ayaz’ın annesinin ona sandviç yaptığını öğrenseydi bıkmadan yanında taşıdığı kahveye bakmadan bin lakırdı eşliğinde ‘zahmet oluyor’ temalı cümleler sıralayıverirdi Ayaz’a. Bu da Ayaz oğlanın hiç mi hiç işine gelmezdi tabii ki.
“Zeytin ezmesi, hindi füme, krem peynir, domates, marul?”
“Salatalık da koysan canım anam, çilekeş anam, gariban anam?” diyerek merdivenleri inip mutfağa girdi Ayaz.
Toz pembesi gömleği teninde o kadar güzel durmuştu ki kadın dayanamayarak, “Ben doğurdum bunu ben! Maşallah ustalık eserim,” diyerek kendisiyle gururlanmıştı.
Ayaz’ın tıpkı her sabah annesiyle yaptığı rutin konuşmasında olduğu gibi bu sabahkinde de gülümsemesi genişçe yüzüne yayıldı. Çok şanslıydı bu kadın ona bahşedildiği için. Coğrafya kaderdir derler ya seni dünyaya getiren aile de kaderdi aslında. Bir kumardı hayata gelmeden oynanan, kumarın sonunda ne çıkarsa kişinin hayatı ona göre şekilleniyordu, istisnasız.
Onun için annesi bir türküydü, ilk yenilgisinde ağzına dolanan. Aklı erip de küçücük kalbinin yaşadığı ilk harpte tek başına çırpınırken aslında tek başına olmadığını görmüş, Bengi suyu gibi sonsuz bir sevginin onu herkese karşı kalkan gibi koruyacağını öğrenmişti.
Güçlüydü bu sevgi sayesinde Ayaz. Yenilmezdi, öz güvenliydi, sarsılmaz sayardı kendisini. İnsanların en kabul edemeyeceği şeyi annesi kabullenmiş, yüzüne vurmamış, bir kere Ayaz’a karşı bunu kullanmamıştı, en sinirli anında bile.
Bu yüzdendi Ayaz’ın dimdik, sapasağlam bir kurşun asker gibi duruşu.
Yine bu yüzdendi Mustafa’nın yerle yeksan, yaprak misali ayakta güç bela duran, tek bacaklı bir kurşun asker oluşu.
Ayaz, gömleğinin üst düğmelerinden iki tanesini kapatmayıp esmer teninin açık renk gömleğine zıt şekilde görünmesine izin verdi. İnsanlara baş kaldırıydı bu, savaş ilanıydı. Bu kadar güzel olan tene dokunamazsınız, bakmakla yetinin sadece demekti. Haksızlıktı bakıldığında biraz da.
Bir doksana yakın boyuna zıt bir elli beş olan annesini her sabah olduğu gibi kucakladı. Kadını bir tur etrafında döndürüp onun sahte serzenişleri arasında saçlarına öpücük kondurduktan sonra, “Akşama geç geleceğim, dün söylemiştim ya.” diyerek çıktı evden.
Her sabah olduğu gibi bugün de Mustafa’yı alacaktı. Karnında bir yerlerde bir şeyler kıpırdandı. Her sabah karnında birleşen ellerin olduğu yer beklentiyle karıncalandı. Üzerindeki kıyafetleri söküp atmak istedi, tenine değen beyaz ten ona dokunup da onu kutsamış saysın diye.
Mustafa’nın evinin önüne gelince adamın onu çoktan beklediğini gördü. Bugün siyah kaşe bir mont giymiş, kumaş parçasının altından siyah kot pantolonu, önünü iliklemediği için de siyah, ince kazağı görünüyordu.
Bu adam son günlerde neden insanları çıldırtırcasına giyiniyordu? Üstelik emindi, ona sorsaydı şu an kendisinden bahsetmekten nefret ettiği, utandığı için ya konuyu kapatırdı ya da konuyu bir şekilde evirip çevirip Ayaz’a getirirdi. Fark ediyordu Ayaz, adamın her şeyini izliyor, içini görüyordu.
“Günden güne senin siyah, benim pembe olmam ne kadar manidar,” diyerek indi motorundan.
“Pembe tenine çok yakışmış, yani sana çok yakışmış. Hani sen esmersin o da toz pembesi ya, çilekli Max var dondurma. Onun gibi olmuşsun. Yani- işte- çok-“
“Çilekli Max sever misin?”
“Bayılırım, çilekli her şeyi çok severim! Ama alerjim var diye az yiyebiliyorum. İçindeki dondurma süt gibi ya, yalamak çok eğlenceli oluyor.”
Ayaz yeniden yutkundu. Gözleri anlık göremeyeceğini bildiği, belki de ömür boyu ona bahşedilmeyecek bir görüntü olacak Mustafa’nın piercinglerinin olduğu yere takıldı.
‘Yapma Ayaz yapma oğlum yanarız.’
Sonra gözlerini aklını başından alan tertemiz yüzlü ama ona göre şeytanı bile baştan çıkarabilecek bakışlara sahip olan adamın suratına çevirdi yeniden. En kötüsü, ışıklar altında sarı olan gözlerinin taşıdığı kışkırtıcı bakışları kendisinin fark etmemesiydi. Bir insan nasıl kendisini bu kadar bilmez, nasıl kendisinin bu kadar farkında olmazdı? Ayaz’a göre hareler içindeydi Mustafa sanki. Öyle ki zaman zaman gözleri kamaşıyordu ona bakarken, aciz bir insan gibi, çıplak bir gözle ilahi olan varlığa bakmaya çalışırken gözleri yanıyordu.
Bakışları ilk günden beri gözlerini alamadığı, adamın dudağının üzerindeki bene kaydı. İnsan dudak üzerinde bir minik bene sahip olacak kadar şanslı olup bunun muazzam bir bahşediliş olduğunu göremeyecek kadar aptal, kör nasıl olurdu?
Her zamanki gibi, elinden bir şey gelmeyerek sadece yutkundu. Bazı şeylere erişebilmek için çok şeyi feda etmeye hazır Ayaz sadece yutkunabiliyordu işte.
“Ben de vanilyalı severim.”
“Tahmin etmiştim, neydi senin kelime? Heh, öngörülebilir,” dedi Mustafa bilmişçe.
Bilmiş olduğu zamanlarda ne kadar tatlı olduğunun farkında mıydı acaba? Sahi otuz üç yaşında bir adam nasıl bu kadar tatlı olabilirdi?
Götünden uydurduğu teorilere değil keşke bunlara kafa yorsaydı biraz Einstein.
“Bugün neşeli ve de pek çeneliyiz. Atla bakalım, uçuralım kralımızı. Halkınız sizi özlemesin daha fazla.”
Mustafa kıkırdayarak kaskını taktı, motorun üzerine atladığı gibi ellerini çocuğun onun sardı.
Bir de şu kıkırdama yok muydu? Son günlerde bu kıkırdamaların sayısı artmış, buna eş Ayaz’ın kalp çarpıntıları artık bir kardiyoloji uzmanına görünmesi gerektiğinin sinyalini verircesine yükseliyordu.
Keşke o kask olmasaydı da Mustafa onun sırtına yaslanabilseydi. O sırta yalnızca annesi sarılabilirdi ama annesi darılmasın, gücenmesin şimdi Ayaz’ın hem sırtında hem göğsünde misafir etmek istediği biri vardı.
İş yerine geldiklerinde Mustafa evde çıkardığı plana uygun olarak Ayaz’a iş akışını anlatmaya başlayacaktı ki Ayaz camdan yapılma, kapağı ahşap, şık bir şişede ona yeşil bir içecek uzattı.
“Bu ne?”
“Sap suyu.”
“Neyin sapının suyu?”
“Kerevizin. Çok faydalıymış bağışıklık sistemini güçlendirecek senin. Çöp gibi beslendiğin için muhtemelen dirençsiz kalıyorsun. Hastalıklar dışarda kol geziyor. Yirmi bir gün içeceksin bunu.”
Mustafa hiçbir şey duymadı sanki. Sadece aklında, ‘Yirmi bir gün bana kereviz sapı suyu mu getirecek, yoksa tarifi verip kendin yapmaya devam et mi diyecek?’ düşüncesi dolanıp duruyordu.
Ayaz onun çok düşündüğünü çoktan çözmüş, “Annem kendisine de yapıyor, ben her gün getireceğim sana. Hafta sonu da dahil. Şimdi iç,” dedi.
Bu çocuğun emir vermesi… Dünyanın en itici hareketlerinden biriydi belki de birinin emretmesi ama Ayaz burada da nadide bir parça olduğunu gösterip emrederken bile güzel duruyordu Mustafa’nın gözünde.
Şişenin kapağını sakince açıp bir yudum aldı. Dili, dudaklarına bulaşan yeşil sıvıyı temizlemek ister gibi bir tur dudaklarının çevresinde gezindi, birilerini sarhoş ettiğini bilmeden.
İnsan dünyanın en lezzetli yemeğini yemeden de yaşardı. Adını bilmezdi, görmezdi, varlığından haberdar olmazdı çünkü. Ama o leziz yemek gözlerinizin önünde, en güzel pazarlama taktiğiyle size sunuluyor, sizse yiyemiyorsanız işte o zaman vay halinize. Ayaz tam olarak işte bu durumu yaşıyordu. Artık yutkunma eylemi nefes almak gibi olağan bir şey olmuştu Ayaz için.
Mustafa’ysa yanındaki çocuğun düşüncelerinden bihaber ona doğru dönerek, “Harika bu! Ekşi ekşi. Bayılırım ekşi şeylere,” deyip biraz daha içti. Gerçekten ferah ferah kahvaltı öncesi çok iyi gelmişti.
“Aç karnına içeceksin, bolca da su içmelisin Mustafa. Her zaman yaptığın gibi geçiştirmek için tamam deme. İki litre de su içmelisin, ben senin su içtiğini bile görmüyorum.”
Mustafa ne dese bilemiyordu ki. Ömrü çalışıp durmakla birileri tarafından yargılanmak arasında geçip gitmişti. Hayatı boyunca, gün boyu önce ders çalışmış, sonra işe girmek için çalışmış, en sonunda işinde çalışmış biriydi o. Ertesi gün, önceki günden tekrar, aynı şeyleri yaşamak için kör karanlıklarda uyanmadan önce sızıp kalmış, hiçbir şeyin değişmediği aynılığın sarmalındaki bir labirentin içinde debelenip durmuştu, yeni şeylerin ona gelmeyeceğinden çokça emin.
İnsan en çok gözünün önündeki şeyleri görmekte zorlanırdı, Mustafa için bu da pek doğru değildi. Çünkü onun gözünün önünde duran şeyler hiç var olmamıştı. O çabalamış, didinmiş ama hiçliğin ortasında yapayalnız sadece küçük bir su damlası gibi okyanusa karşı gelmeye çalışmıştı. En sonunda okyanusa karışmış bir damla misali dalgalar onu yutmuş, o bir damla sudan geriye hiçbir şey kalmamıştı.
Ama üç hafta önce okyanusuna bir dolunay ışığı vurmuş, dalgalar seyrelmiş, Mustafa karıştım sandığı okyanustan ayın ışığıyla birlikte karaya vurup kendi küçük su birikintisini bulmuştu. Önce damlaya damlaya, sonra çağıl çağıl akarak…
‘Su içtiğini görmedim.’
Sonunda birileri Mustafa’yı görmüştü. Hem de öyle bir görmüştü ki kendisinin bile yıllar sonra kendisinde fark ettiği özellikleri tek tek yüzüne vuruyordu, hem de onu düşünerek.
Peki neden? Sızım sızım sızladı içi Mustafa’nın.
‘Alışırsam sonum kör kuyularda yangınlar. Üstelik Anka kuşu değilim ki küllerimden doğayım.’
Küçücük bir serçeydi o, birilerinin uçamadığını sürekli yüzüne vurarak ağaç dallarındaki yuvasından acımadan attığı…
‘Alışma Mustafa, tıpkı görünmez bir mürekkeple yazılan yazılar gibi uçacak sözler, sen mana arama.’
Tüm bu düşündüklerine eş yalnızca kafasını sallayarak, “Çok teşekkür ederim-” diyecekti ki Ayaz sözünü kesti.
“Çok teşekkür ederim ama annene zahmet olur, ben yaparım Ayaz,” diyerek Mustafa’nın taklitini yaptı, hem de sesini incelterek!
“Ya Ayaz! Benim sesim öyle mi!?” İşte bu kadar! Mustafa, az önceki düşüncelerini birden unuttu. Ayaz’ın onun taklidini yapmasına söylenmeye başladı. Bu kadar kolaydı işte, birinin düşüncelerini tebeşir tozu misali üfleyerek dağıtmak.
Sonra içeceğini içerek bugün anlatmak için planladığı işleri hem yapmaya hem de Ayaz’a göstermeye başladı. Sonra bir an Ayaz’ın hiç not almadığını fark etti.
“Ayaz neden not almıyorsun? İleride işine yarayacak bunlar.”
“Ben ilk anlatılışta kapanlardanım, kolay kolay unutmam merak etme.”
“Öyle mi?”
Ayaz’sa, “Öyle tabii,” diyerek kendini beğenmiş bir ifadeyle sandalyesinin arkasına yaslanıp kollarını yukarı kaldırarak omuzlarını rahatlatmaya çalıştı.
Mustafa iyiydi hoştu da Aytül Hanım gibi iki de bir sigara ya da kahve molasına çıkmadığı için adamı yoruyordu bu iş azmiyle.
“Pekala o zaman, bir soru sorayım sana. Bakalım iyi anlamış mısın?”
“Hıh!” diyerek güldü Ayaz. “Zekama hakaret bu.”
“Kendinden çok eminsin.”
“Tabii ki,” diyerek göz kırptı Ayaz. “Peki ben soruyu bilirsem sen ne yapacaksın?”
Mustafa şaşkın şaşkın bakakaldı Ayaz’a. “O ne demek? Soruyu bilirsen soruyu bilmiş olursun işte.”
“Öyle şey mi olur? İyi bir öğrenci her zaman ödüllendirilir.”
“Bilemezsen de cezalandırmalıyım o zaman?”
Sesinin tonunu daha da düşüren Ayaz, Mustafa’ya doğru yaklaştı. Fısıldar gibi bir tonda, “İstediğin her şekilde cezalandırabilirsin. Bana uyar,” dedi.
“Olur mu hiç? Cezalandırma sistemine karşıyım ben. Peki o zaman,” dedikten sonra birkaç saniye düşündü. Aklına gelen fikirle tebessüm ederek, “Bilemezsen sen bana yine churro yap olur mu? Çok lezzetliydi, geçen yine canım çekti,” dedi hüzünle.
Mustafa, Ayaz’a verdiği sözü tuttuğunun farkında bile değildi. Gerçekten söz verdiği gibi yemeklerle barışıyor, yedikten sonra pişmanlık yaşamıyordu artık.
“Bunu her zaman isteyebilirsin Mustafa. Ben ve her türlü yeteneğim emrine amadeyiz.”
Mustafa neşeli bir ruh halinin dalda dalga tüm vücuduna yayıldığını hissetti. Gerçekten çok güzel yapmıştı Ayaz tatlıyı. Bir kez daha yemek için yanıp tutuşuyor, bazen aklına gelince ağzı sulanıyordu.
“Ben ne istesem ki?” dedi Ayaz. Sanki aklının her bir kıvrımında isteyeceği şeyin görüntüsü dolanmıyormuş gibi.
“Bilemedim ki? Yemek konusunda iyi değilim. İstersen sana muhasebe notlarımı atabilirim. Kimseye vermemiştim.”
“Eyvallah, o kadar iyisin ki.”
“Ne demek. dediğim gibi elimden ne gelirse,” dedi Mustafa, muhasebe notlarının hâlâ Ayaz’ın sikinde bile olmadığının farkında olmadan.
Ayaz, diliyle damağına vurup olumsuz anlamda bir ses çıkardı. “İstemem. Başka bir şey buldum ben.”
“Neymiş?”
“Ben de piercing yaptırmak istiyorum ama nasıl olacağını bilmiyorum ki,” diyen Ayaz alt dudağını oyununa katkı sağlaması açısından hafifçe aşağı doğru sarkıttı. “Soruyu bilirsem bana piercinglerini göstereceksin.”
Mustafa, gündüz kuşağında yayınlanan bir yemek programında kremanın hazır olduğunu öğrenen yarışmacı gibi dondu kaldı. Nasıl yani?
“Aslında Google‘dan bakabilirsin, çok fotoğraf vardır.”
“Benim canlı görmem lazım. Ya o fotoğraflar çok güzelse ama ben yaptırınca beğenmezsem? Düşünsene dönüşü de yok, piercingi çıkarsan bile delikler kapanmıyormuş.”
Mustafa düşündü. Göstermesinde sakınca yoktu aslında. Sonuçta herkes üstü çıplak şekilde denize, havuza giriyordu. Ama Ayaz’a kimselerin bilmediği bir yanını sunma fikri nedense içinde bir yerlerde hiç ona bahşedilmeyen bir duyguyu ortaya çıkardı. Bu duyguyla gelen, ‘Acaba beğenecek mi?’ sorusu da neydi böyle? Bir başkasının onu beğenme fikri zaten geçmişte sancılı şekilde önüne sunulmuş, o da beğenilmemeye alışmıştı. Ama ya bu sefer farklı olur da beğenilirse?
“Daldığına göre içinden kesin soruyu bileceğimi düşünüp korkuyorsun. Öngörülebilir.”
“Pekala. Bu arada hiç sanmıyorum soruyu bileceğini ama neyse.”
Gerçekten de Mustafa anlatırken Ayaz hülyalı hülyalı daldığı için çocuğun onu dinlediğini hiç sanmıyordu. Dalıp dalıp nereye gidiyordu bilmiyordu ama kesinlikle Mustafa’nın anlattıklarıyla ilgilenmediği kesindi.
Ayaz hin bir şekilde gülümsedi. “Hemen, burada göstereceksin.”
“Nerede?” diye bağırınca Mümin dahil herkes Mustafa’nın olduğu tarafa baktı. İyiden iyiye çalışma arkadaşlarına rezil olduğunu düşünen Mustafa kırmızı yanaklarla gerisin geri yerine sindi.
Yıllardır bu müdürlükte çalışıyordu ama bir kere bile başına böyle bir şey gelmemişti. Hep bu Ayaz yüzünden oluyordu!
Ayaz bu sırada Mustafa’nın incelen sesine kahkahalarla gülmekle meşguldü. Sanki dün aynı durumu kendisi de yaşamamışçasına…
Müdürlüktekilerin onlara doğru baktığını fark bile etmemişti çocuk ki etse de götüne bile takmazdı.
Kahkahaları durmaya yakın, “Tuvalette gösterebilirsin, hemen görmek istiyorum. Yarın akşam gidip yaptırırım beğenirsem,” dedi. Aslında bu akşam diye abartacaktı ama akşama Gizem ve iş arkadaşlarıyla çıkacakları aklına gelmiş, yarın diyerek kıvırıvermişti.
“Pekala. O zaman dün anlattıklarımdan soruyorum.”
“Yolla gelsin.”
“Accrual kayıtlarını hangi muhasebe ilkesine göre atarız?” dedikten sonra yüzünde ilk kez oluşan öz güvenli ifadeyle kollarını birbirine bağlayıp koltuğunun arkasına yaslandı.
Ayaz önce Mustafa’nın yüzünde ilk kez gördüğü ifadeyi izledi. Öz güven kesinlikle Mustafa’ya çok yakışmıştı, dilerdi günün birinde o da bunun farkına varır, kendisinin ne kadar değerli olduğunu kendisine de kabul ettirirdi.
“Dönemsellik.”
Mustafa kendisini dinlemediğine emin olduğu çocuğun kullandıkları programı muhasebeyle temellendirdiği sorusunu tekte bilmesinin şokuyla gözlerini kocaman açarak hayret ettiğini belirtmek ister gibi bir ses çıkardı. Rezil olmayı falan da geçmişti artık. Bu çocuk dinlemiyor görünüp her şeyi gerçekten beynine not mu alıyordu?
“Zekamla birilerini susturmak o kadar olağan ki. Alışırsın, neyse ben tuvaletteyim,” diyerek günün ikinci göz kırpmasını yolladı Mustafa’ya doğru.
Mustafa hızla tuvalete giden çocuğa bakıp sakinleşmeye çalıştı. Elleri terliyor, neye şaşıracağını bir türlü kestiremeyen beyni ise jöle kıvamında sallanıyordu. Cidden bunu yapacak mıydı? Ellerini pantolonuna silip ayağa kalktı. Merak ediyordu işte, dümdüz Ayaz’ın göreceklerini beğenip beğenmeyeceğini merak ediyordu.
Belki Ayaz’ın amacı sadece yaptıracağı piercing için Mustafa’dan akıl almaktı ama Mustafa için konu bambaşkaydı şu an. Yersiz bir cesareti heybesine attığı gibi ikinci kez ‘Acaba?’ demeden dümdüz yürüdü Ayaz’ın yanına. Bir kez, sadece bir kez düşünmeyecek, yapacaktı.
Tuvaletin kapısını açtığında ilk olarak gözleri kalorifere yaslanmış şekilde duran Ayaz’ın çarpık gülümsemesini seçti.
“Sözünde durmanı beklemiyordum ne yalan söyleyeyim.”
Mustafa yutkundu. ‘Beni beğenip beğenmeyeceğini ölesiyle merak ediyorum.’ diyemezdi ya. Kararlı bakışlarla, sahte bir öz güven maskesini aldı diğer yalancı suretlerine ait maskelerinin arasından.
“Söz verdik mi tutarız biz.”
Ayaz’ın kahkahası tuvalette çınladı. “İçinde bir Polat Alemdar yattığını bilmiyordum, sürprizlerle dolusun Mustafa. Her gün daha da şaşırtıyorsun insanı.”
Mustafa mı sürprizlerle doluydu? Monoton hayatın sözlük anlamı, gri rengin çağrıştırdığı belki de tek insan…
Beraberce kabine girdiler. Daracık kabinde Ayaz tam Mustafa’nın gözlerine bakıyordu, cesaretinin sınırlarını zorlar gibi. Yine de sesini çıkarmadı. Bekliyordu, onun bunu yapamayacağına o kadar emindi ki. Az da olsa Mustafa’yı tanıdıysa birazdan kıpkırmızı şekilde tuvaletten kaçacaktı. Sadece onu biraz daha zorlamak, onun bir konuda ne kadar ileri gidebileceğini görmek istemişti. Ama tam o anda beklemediği bir şey oldu. Mustafa önce kapıyı kilitledi, sonra üzerindeki siyah ince kazağı, tek eliyle yavaşça yukarı doğru sıyırdı.
Ayaz, karşısındaki görüntüyü hemen tüketmek istemez gibi sakin olabilmek adına kendisini de içinden telkin ederek baktı. Önce Mustafa’nın ayva göbeğim deyip durduğu göbeği görüş açısına girdi. Bembeyazdı, biraz da beyaz tenli oluşunun getirisi açık sarı kılları seyrekçe göbek deliğine doğru yol yapmıştı. Sonra tek tük benlerin süslediği gövdesine çıktı bakışları. Daha sonra yine yeniden yutkunmasına sebep olacak o görüntüyle kutsandı aciz gözleri.
Kahverengi meme uçlarını daha da belirginleştiren, öne çıkaran yataylamasına takılmış iki kalın demir parçası… Bu kadar yakışamazdı bir insana iki metal… Bakışları biraz daha yukarı çıktığındaysa tam boynuyla memelerinin arasında bir yere yapılmış, boynuna daha yakın duran minimal bir pırlanta gördü, hem de hilal şeklinde.
O kadar zarif duruyordu ki sanki uzun bir kolye vardı da boynunda, kolyenin zinciri görünmez şekilde ucuna pırlanta bir hilal tutturulmuştu.
Yaptırdığı piercingler bile Mustafa gibiydi sanki. Biri nazende, nahif pırlanta; diğer ikisi sert, kaya gibi, metal…
Gördüğü görüntüyü aklına kazımak ister gibi çekemedi bir süre bakışlarını. Mustafa görmese de Ayaz’ın sağ eli yerinden milim oynadı ama yumruk olup kaldı olduğu yerde, hareketsizce. Baktığında vücudundaki piercinglerden hayali bir üçgen çiziliyordu. Demek ki biri hilal olandan öpmeye başlasa, dudakların izi üçgen olacak gibiydi gövdesinde…
Siyah, dar kesim pantolonu, yukarı çektiği siyah kazağı ve tüm bunlara tezat bembeyaz tenine eş bir eli havada kazağı tutan ve alt dudağını ısıran Mustafa…
Ayaz bin kere öldü, bin kere yeniden dirildi. Antik zamanda Çin’de yapılan işkencelerin fragmanını yaşıyordu şu an. Ölüp ölüp diriliyor yeniden bu ilahi görüntü önüne sunuluyor, gözleri bu görüntüye dayanamıyor sonra yeniden ölüyordu.
Kararsız bir ses yükseldi Mustafa’dan, sanki dayanamayarak sormuş gibi. “Beğendin mi?”
“Öldüm.”
“Anlamadım?” diyerek Ayaz’ı hüngür hüngür ağlatabilecek o eylemi yaptı. Kazağı indirdi aşağı.
“Çok güzel. Birine bu kadar yakışabileceğini düşünmezdim. Ben yaptırmayacağım ama.”
“Neden?” Al işte, nezaketen beğendim demişti demek ki. Aslında beğenmediği için kendisi de yaptırmaktan vazgeçmişti, keşke gösterip de çocuğun hevesini kaçırmasaydı.
Hangi akla hizmet bu çok da güzel olmayan vücudu açıp piercinglerini göstermişti ki zaten? Estetik bir yapısı olsaydı belki çocuk kararından vazgeçmezdi. Göbeği yüzünden mi yakıştıramamıştı acaba? Düz bir karın için neler vermezdi şu an!
“Bende bu kadar güzel durmaz da ondan. Bu sana özel kalmalı, çok yakışmış Mustafa,” dedikten sonra dilini ısırdı. ‘Güzelliğine güzellik katmış,’ demek istedi ya da, ‘Gözümün gördüğü en güzel şeylerden biriydi,’ diye devam etmeyi diledi ama bunları yapamayacağı için sadece dilini ısırmakla yetindi.
Mustafa inanamaz gibi bir kez daha, “Beğendin mi gerçekten?” diye sordu.
“Valla billa beğendim. Yemin ederim bayıldım, Kuran’ıma öldüm.”
Mustafa, Ayaz’ın bu kıro taklidine kahkaha attı küçücük kabinde. Erkekler tuvaletinin kadınlar tuvaleti kadar işlek olmaması ikisinin de işine gelmiş gibi daracık kabinde ilginç sohbetlerini sürdürüyorlar, bu konuşmayı kim nasıl bitirecek de yerlerine ne ara dönecekler ikisi de bilemiyor gibi görünüyordu şimdi.
En sonunda Mustafa, ‘Daha fazla utanamam nasıl olsa.’ diye düşünerek, “Ben geçeyim artık.” dedi.
Ayaz kafasını salladı. “Benim biraz işim var, elimi yüzümü yıkayacağım. Gelirim birazdan.”
Mustafa alt dudağının kenarını ısırarak çıktı tuvaletten. Yüreğinde yine kendisine çok yabancı bir duygu vardı. ‘Beğenilmek.’ Bugün daha önce hiç yaşamadığı hislerin tadını almış, ilk kez bu duyguları yaşamanın heyecanıyla kavruluyordu sessizliği içinde. Bu öyle bir histi ki sanki bir baraj kapağının arkasına saklanmıştı olancası. Ufacık bir anla kapak açılmış her şey müthiş bir hız ve gürültüyle kopuyordu zincirlerinden Mustafa’nın yüreğine doğru…
Yürürken ilkel bir duyguyla daha çok beğenilmek istediğini fark etti. Ama sadece bir kişi tarafından… Ayaz’ın kabinden çıkarken bakışlarını görmüştü, hep öyle baksın istedi kendisine. Biraz şaşkın, biraz heyecanlı, çokça da beğenmiş. Karşısındakinin yakışıklı biri olup olmamasının önemi yoktu, Ayaz’dı o. Onun gibi birine bu bakışları verdiği için kendisini çok iyi hissetti, eğer Ayaz, Mustafa’ya hep böyle bakacaksa daha neler neler yapabilirdi.
Yüzünde oluşan gülümsemeyi bastırmak istiyor ama bir türlü başaramıyordu. Belki bir başka zaman yaşasa utanacağı sahneyi bugün, burada, bir tuvalet kabininde Ayaz’la yaşamış olması ona inanılmaz bir haz veriyordu. Beyninde döndürüp durdu o anları. İlk kez herkesten saklamaya çalıştığı, akşam mesailerinin yanında gelen hazır gıdaların hediyesi göbeğinden bile utanmadı, beyninde o anlar dönüp dururken. Hem utanacağı bir şey olsaydı Ayaz ona öyle bakar mıydı?
Sahi sanki hayran gibi bakmıştı değil mi? ‘Düşündükçe gerçeklik algısından kayıp senaryo yazıyorsun Musti. Saçmalama o kim sana hayran bakmak kim? Piercingleri beğendi işte sadece.’ diye düşündü.
Kendi içinde yaşadığı duyguları baltalamaya devam ediyordu ki tam o anda Gizem gülümseyerek yanına geldi.
“Merhaba Mustafa. Aramızda yaş farkı var ama bey ya da abi demesem? Ayaz da sana abi demiyor, üstelik o benden de küçük.”
Gerçeklik… Mustafa düşüncelerinde bile hayal kuramaz, mutlu olamazdı. Mustafa’ya düşen ona yazılan kaderi öpüp başına koymaktı yalnızca.
“Tabii, istediğin gibi.”
“Şey diyeceğim çıkışta ben Ayaz’ın motoruna binsem olur mu? Siz taksiyle gelirsiniz,” diyerek dudaklarını ısırıp utangaçça gülümsedi kız. Niyetini açık edercesine.
‘Payına düşeni kabul et Mustafa.’
“Elbette,” dedi kibarca gülümseyerek.
Gizem istediğini almış olmanın heyecanıyla gülümseyerek yerine dönüyordu ki o sırada kıpkırmızı şekilde, yüzünden su damlaları akarak ofise giren Ayaz’ı gördü. Hemen yanına gidip elini çocuğun koluna koyarak bir şeyler söylemeye başladı. Ayaz gülümseyerek cevapladı onu.
Mustafa önündeki manzaraya bakıp, ‘Kaçınılmaz bir yalnızlık seninkisi.’ diye düşündü. Pek çok şeyin aksine işaretlere inanırdı. Beş dakika bile sürmeyen düşüncelerini Gizem’in yanına gelmesi bölmüş, Mustafa’ya insanların nasıl olduğunu hatırlatmıştı işte… Katı, ilgisiz, eğreti…
Kurbağayı pamuklara da sarsan o yine çamura atlar. Masal yalan, prens yok. Artık çirkin adam öpme.
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙