✨✨
Muzaffer durduğu çelik kapının önünde, sinirle parmağını kaldırmadan bastığı zile bakarak söylenip Gonca’nın kapıyı açmasını bekledi. Dün akşamdan beri yüzlerce kez arayan kadın başının etini yemiş, Muzaffer dizi keyfini bile ısrarlı aramaları sonucu bölen kadına inanılmaz kurulmuştu dünden beri.
Mavi’yle çıtır balık çubukları dediği zımbırtıdan yerken izlediği diziyle dün akşam keyfine keyif katmıştı. Bu aralar hava açık olduğundan başına gelen olay yüzünden de geceleri çalıştığı yere gitmekten çekinen Mavi, sık sık çatı katındaki terasta gözlem yapıyordu. Dün gece de gözlem yapacağı esnada Muzaffer Mavi’nin peşine takılmış, ikisi birlikte Muzaffer’in ‘yavru kartal’ yıldınızını bulmuşlardı. Artık Muzaffer’in de bir yıldızı vardı, Mavi her terasa geldiğinde o da peşinden gidip yıldızını kontrol edecekti hâlâ yerinde mi diye?
O bunları düşünüp tüm bunları yaşadığı sırada aramayı bir türlü bırakmayan kadın sonunda kapıyı açtığında Muzaffer tam karşısında duran üzerinde toz pembe renginde, kısa, altı dantelli ve derin göğüs dekolteli bir gecelikle Gonca’nın kendisine gülümsediğini gördü. Sinir katmanına yeni bir kat daha çıkan adam, “Bu halde mi açıyorsun kapıyı kızım sen?” dedi.
“Senin geldiğini biliyordum Muzaffer, sana güzel görünmek için,” diye yanıtladı adamı cilveyle.
“Yapma bir daha, ne malum gelenin ben olduğum? Sapığı var manyağı var, İstanbul burası,” diyerek ayakkabılarını çıkarıp içeri geçti.
“Dünden beri kaç kez aradım seni Muzaffer, hiç böyle yapmazdın. Ya başıma bir şey gelmiş olsaydı benim? Kocaman şehirde yalnızım kadın başıma, erkeğimiz dedik sana sığındık, sen de böyle yapınca sabaha kadar ağladım. Şu gözlerimin haline bak,” dedi kadın dudaklarını büzerek.
Gonca’nın annesinden miras aldığı en büyük genetik özelliği karşısındaki insanı suçlu hissettirerek ya da kendisini mağdur göstererek istediklerini elde edebilmesiydi. Kimse Gonca’ya karşı çıkamazdı, çıkamamıştı da bunca zaman. O ne isterse alırdı, yeter ki o istesin bir şekilde olmazları oldururdu kadın.
“İşim vardı Gonca, her aradığında nasıl geleyim ben Allah kitap aşkına?”
“Hep gelirsin ama! Dün neden gelmedin? Tek başıma o kadar çok ağladım ki Muzaffer sensiz. Sana çok ihtiyacım vardı.”
“Gonca kavga edecek halim yok, bugün olmaz gitmem lazım. Bütün gün kadar yoruldum ki bak şaftım kaydı, gözlerimi açamıyorum. Şu çamaşır makinesine bakıp vınlamam lazım.”
Mavi’nin hediyesi için oradan oraya koşturmuş, üzerine semtlerinin az uzağında olan konser için herkesin taksi kullanası geldiğinden beş dakika kitabını okumak için bile vakit bulamamıştı Muzaffer. Ölüyordu şu anda, tek istediği bir an önce evine gidip kola-pasta yaparak Mavi’nin hediyesini vermekti.
Bu sırada banyodaki çamaşır makinesini gösteren kadın, “Baksana yine bozuldu,” dedi üzüntüyle.
“Yenisini alalım sana, bu ne böyle her hafta bozuluyor?”
“Yok aslanım, sana yük olur. Ben idare ederim. Zaten zor kazanıyorsun para, bir de bana yardım ediyorsun. Kıyamam ki sana, hem ben gerekirse çamaşırları elimde de yıkarım.”
Gonca, doğa ananın en büyük mucizelerinden biri olan örümcek kuşu gibiydi. Avını tüm dişiliği ve manipülatif hareketleriyle ruhları bile duymadan yakalar, tıpkı o küçük, sevimli ama kuşların en psikopatı olan hayvan gibi karşısındakinin bedenini dikenli bitkilerden geçirirdi, acımadan. Avı zehirli bile olsa günlerce güneşin altında zehrini atmasını bekler, dikenlere taktığı ölü bedenden uzun zamanlar faydalanırdı.
Muzaffer, kadının bu özelliğini yıllardır bir türlü görememişti. Kadın onu ikisinin yatağında başka bir adamla aldattığında da boşanmalarına rağmen onu her anlamda sömürdüğünde de hâlâ pençelerini geçirmiş şekilde onu bir türlü serbest bırakmadığında da… Muzaffer yedi uyuyanlar gibi bir mağarada derince uyuyor, uyandığında nasıl bir dünya onu bekliyor bilmiyordu bile.
Çamaşır makinesinin sağını solunu kurcaladıktan sonra altındaki bölmeyi açıp, “Bismillah,” diyerek her seferinde aynı şekilde bozulan makineye önünde diz çöküp küfürler etmeye başladı adam. Bu sırada Gonca hemen mutfağa giderek yemek hazırlıklarına başlamış, nasıl olsa Muzaffer’le birazdan yaşayacakları ateşli bir sevişme sonrası adamın orada kalacağından çokça emin adama içmesi için rakı da çıkarmaya karar vermişti.
O, yemek hazırlıklarını bitirmek üzereyken Muzaffer mutfağa gelip, “Tamamdır Gonca, yenisini alalım sana artık. Her hafta gelemem buraya ben,” dedi.
Gonca, önce sertçe kaşlarını çatsa da tezgahın ucundan tutunarak kendisini sakinleştirmeye çalıştı. Şu anda fevri davranırsa Muzaffer’in saman alevi gibi olan sinirinden nasibi alır, sonuç adamın hırsla evden çıkıp gitmesi olurdu. Bu yüzden adamdan tarafa dönmeden önce yüzüne güzel bir gülümseme kondurup Muzaffer’e, “Kendine masraf çıkarma bebeğim, dedim ya kıyamam sana. Ben idare ederim,” dedi. Daha sonra derin bir nefes alıp uzaklara baktı. “Ben alışkınım eskilerle oturmaya zaten.”
“Evin yepyeni Gonca? Biz boşandıktan sonra tüm evi yenilemedin mi? İki yıl oldu daha.”
“Haklısın,” dedi gözlerini süzerek. “Senin sözünün üzerine söz söylemiş gibi oldum ben de işte. Neyse, hadi istersen duş al ben de sofrayı kurayım. Sana mantı açtım ellerimle, bütün gün uğraştım, rakı da var. Karşılıklı içeriz. Hem Beşiktaş’ın maçı varmış bugün, ben sana uğur getiririm.”
“Benim gitmem lazım Gonca, Mavi’nin yani benim ev arkadaşının doğum günü bugün. Bebelerle bizim evde toplantı var.”
“Ne biçim ismi var ev arkadaşının? Mavi ne?”
Muzaffer kaşlarını çatarak, “Bence on numara beş yıldız ismi,” dedi.
“Yani birden duyunca çok değişik geldi de ondan. Ahmet, Mehmet’e alışmışız biz. Hiç anlatmadın ev arkadaşını bana. Gel bir iki lokma yedireyim sana sonra gidersin, erkek adamsınız yemek yapamıyorsunuzdur şimdi, kadın eli değmiş yemek gibi olmaz, aç kalma. Bana da ev arkadaşını anlatırsın hem. Merak ettim.”
“Yok kalamam Gonca.”
“Bir yarım saatin de mi yok bana Muzaffer? Zaten yalnızım koskoca evde tüm gün. Hem ne diyeceğim, yaptığım yemeklerden koyalım ev arkadaşına ona da götürürsün, ev yapımı mantıyı ikiniz de yapamazsınız ki.”
Muzaffer saate baktığında saatin daha beş olduğunu görünce vaktinin olduğunu düşünerek yarım saat kadının gönlü olsun diye kalmaya karar verdi. “Tamam, yarım saat ama,” diyerek mutfaktan çıktı. Salondaki koltuğa kendisini attığında günün tüm yorgunluğu bedenine hunharca saldırmıştı sanki. Oradan oraya koştururken zamanın nasıl geçtiğini bile anlamamıştı adam.
Gonca, elleriyle Muzaffer’e rakısını hazırlayıp önüne de binbir emekle yaptığı mantıyı koyunca Muzaffer, “Eyvallah,” dedi.
“Çamaşırlarını getirmiyorsun artık,” dedi kadın, Muzaffer’in tam yanına oturduktan sonra rakısından küçük bir yudum alıp. Bu sırada bacak bacak üzerine attığından zaten kısa olan geceliği iyice yukarı sıyrılmış, pürüzsüz, kumral renkli, uzun bacakları gözler önüne serilmişti.
Muzaffer, bir an bile Gonca’nın bacaklarına bakmadan o da rakısından bir yudum alarak, “Ev arkadaşımla hallediyoruz. O yıkıyor, ben katlıyorum falan,” dedi.
Aklına birden Mavi’nin katladığı çamaşırları bir kez daha ona öğreterek katlaması ve Muzaffer’in yine yanlış katlaması sonucu çocuğun çamaşır katlama videosu çekip Muzaffer’e, “Bu telefonunda dursun, anlamadığın zaman bakarsın,” diyerek videoyu yollaması geldi.
Gonca, karşısındaki adamın gülümsemesine anlam veremeyerek, “Çamaşır mı katlatıyor sana?” dedi hayretle. Öyle ya Muzaffer’e bazı işleri yaptırmak pek de kolay olmamıştı hiçbir zaman. Allah’ı var evli olduklarında Gonca’yla beraber her işi yapardı adam ama çamaşır yıkamak, katlamak, toz almak, bulaşık makinesi boşaltmak Muzaffer’in yapması için imkansız olan işler arasındaydı her zaman.
“Ortak yaşıyoruz, bizim de ayar çekmemiz lazım.”
“Nasıl biri ev arkadaşın? Beni de tanıştırsana.”
“Çok tatlı biri, böyle nasıl desem bıcır bıcır,” dedi Muzaffer. Boşalan bardağına Gonca’nın çaktırmadan rakı eklediğinden habersiz hafif çakırkeyif olmuş, dili açılmış şekilde yalnızca Mavi’yi anlatıyordu kadına, içkisinden yudumlar alarak. “İnsan sürekli ondan bir şeyler öğreniyor, zahmetsiz baya. Kolay yani hayat onunla. Çok zeki bir de, gök bilimci mi ne haltsa ondan, dün bana yıldız seçtik gece.”
“İki kocaman herif yıldız mı seçtiniz?” dedi Gonca kahkaha atarak.
“Ben ona herif demezdim,” diye mırıldandı Muzaffer. Ona göre herif dediği adamlarda zarafet bulunmazdı ki. Mavi bu kelimeden çok uzak tıpkı ismi gibi masmavi bir yıldızdı ona göre.
“Anlamadım.”
“Bir şey demedim,” dedi Muzaffer gözleri kapanırken.
Gonca mantısına dokunmayan adama üzgünce bakıp, “Mantını da yemedin ama bebeğim, ben yapınca iki tabak yerdin sen,” dedi.
“Yeriz yeriz,” derken bile gözleri kayan Muzaffer en sonunda dayanamaz gibi rakı bardağını elinden masaya bırakıp, “Ben kalkayım artık,” dedi.
“Bu halde nereye Muzaffer? Kaza yaparsın, hayatta bırakmam seni,” diyerek panikle adamı kaldıran Gonca, onun kolunun altına girerek Muzaffer’i yatak odasına doğru götürdü.
Adamın üzerini çıkarıp, yorganı altından çektikten sonra sıkıca üzerini örtüp dudaklarına bir öpücük kondurarak masayı bile toplamadan adamın yanına kıvrılıverdi Gonca, yüzünde Muzaffer’in yine onunla kaldığına çokça memnun olduğunu belli eden gülümsemesiyle.
✨✨
Mavi, heyecanla etrafındaki dört adama bakarken bir yandan da Mustafa’yla İspanyolca konuşup Ahmet’in ona yaptığı meşhur Hagrid’in pastasından çatal çatal götürüyordu, üstelik tek sürpriz bu da değildi. Tıpkı Ahmet gibi aşçılık okuyan Ayaz, ona çeşit çeşit hem sağlıklı hem de lezzetli yiyecekler yapıp getirmişti yanında. İçindeki duygu tıpkı babasının onu ılık bahar akşamlarında götürdüğü kamplarda hissettikleriyle aynıydı.
Elindeki bilim dergisini karıştırıp, “Bu makaleyi mi yayınlamışlar?” diyerek burun kıvırdığı sırada kapı çalmış, paldır küldür Muzaffer geldi diye düşünerek açtığı kapının ardından Ahmet, artık ona aşık olmayan Burak, Ahmet’in güzel arkadaşı Mustafa ve onun sevgilisi olduğunu öğrendiği yakışıklı çocuk Ayaz, “İyi ki doğdun!” demişlerdi aynı anda.
Mavi kıpır kıpır olmuştu, bu dörtlüyü evlerine girdiği ilk an ‘Katlanılabilir’, onlarla biraz vakit geçirdikten sonra da ‘Olumlu’ bulmuştu! Ayaz’la gezdiği ülkeleri konuşmuş, Mustafa’yla bildiği dilleri o dillerde konuşarak tartışmış, önce Burak ve Ahmet’e, sonra da Mustafa ve Ayaz’a dinmeyen merakıyla nasıl tanıştıklarını en ince detayına kadar anlattırmıştı.
Üstelik hepsi ona favori filminden hediyeler almış, Mavi rengarenk paketleri heyecanla açarken ilkokulda babasıyla düzenledikleri doğum günü partisine kimsenin gelmediği, babasının belki de hayatındaki nadir yalanlardan birine sebep olacak bir biçimde, ‘Topluca okuldaki yemekten zehirlenmişler mavi bezelyem, sen Demir Dağı’nda dövüldüğün için sana bir şey olmamış,’ diye sarf ettiği sözlerine inat en güzel doğum günlerinden birini geçiriyordu şimdi.
Babası ve Muzaffer de olsa iyi olurdu ama babası Nepal’de bir ayinde, Muzaffer ise işte sıkışmış olmalıydı, yoksa ikisi de onun doğum gününü kaçırmazdı kesinlikle. Onlar olmasa bile şimdi elindeki asasıyla oynuyor, bir yandan da ilk kez bu kadar eğlendiği insanlarla birlikte olduğu için tebessümle pastasını yiyordu.
“Biraz da Muzaffer’e ayırabilir miyim?” dedi Ahmet’e bakarak.
“Tabii ki, tüm pasta senin Mavi. Bugün senin günün,” diye şakıdı Ahmet.
Burak, birinin daha hayatını güzelleştiren sevgilisine bakıp dayanamayarak çocuğun yanağını öptü. Mavi’yse gelen öpücükle gözlerini kapatan Ahmet’e bakıp, ‘Mikrop geçme ihtimalini hiç mi düşünmüyor?’ diye içinden geçirirken odadaki dört adamın da salgıladığı mutluluk hormonunu gözleriyle somut şekilde görebiliyordu aynı zamanda.
“Lan yedin kankamı lan!” diye bağıran Ayaz’a doğru bakıp kıkırdadı Mavi.
“Sevgilim karışma.”
“Tabii güzel bebeğim,” diyen çocuk da dayanamayarak Mustafa’nın dudağının üzerindeki beni öpüverdi.
“Bu tapir de amma beyci kitabıma ha.”
“Burak!”
Burak gözlerini kocaman açıp panikle, “Emret yavrum,” dedi Ahmet’e bakarak.
Onları gülüşleri eşliğinde izleyen Mavi’yse hiç aşkı düşünmediğini fark etti bir anda, biriyle bırak bir ömrü bir yatağı bile paylaşmak ona göre çok gereksizdi. Ama odadakiler onun gibi düşünmüyordu ki birbirlerine bakarken gözlerinin bebekleri parlıyordu. ‘İlginç,’ diye düşündü yalnızca.
Kendisini biri öpse kesinlikle yüzünü üç gün kolonya ya da etil alkolle temizlerdi ama mesela Muzaffer temiz bir adamdı, belki ondan mikrop bulaşmazdı Mavi’ye. Keşke o da şimdi yanında olsaydı, hem ona özel yapılan pastasından taze taze yerdi. Bu gece eve gelmezse pastası yarına kalacak ve belki de bayatlayacaktı, en iyisi güzelce streçleyip buzdolabına kaldırmaktı.
Ettikleri sohbetler ve Mavi’nin Mustafa’yla oynadığı satrancı bitince vaktin nasıl geçtiğini anlamadıklarından saat neredeyse gece yarısı olmuştu. Aslında Mavi’nin uyku saati çoktan geçmişti ama bir kerecik buna razı gelebilirdi, dahilerin bile yılda bir kez geç yatma hakları vardı.
Herkesle vedalaşırken yeniden Ahmet ve Mustafa’nın ne kadar güzel olduğunu ağzından kaçırdığı sırada Ayaz ve Burak çocuğa pis pis bakınca onlara da, “Siz de çok yakışıklısınız ama,” diyerek ikilinin de kalbini fethederek sosyal kurallara riayetli şekilde vedalaşıp teşekkürünü de ettikten sonra mutlu şekilde salona döndü.
Babasıyla görüntülü konuştuğundan geriye bir tek onun doğum gününü kutlamayan Muzaffer kalmıştı ama sabah evden çıkarken, “Sana bir sürprizim var,” diyen adam çoktan doğum gününü kaçırmıştı. Mavi belki duygularına isim koyabilseydi, kalbinden ciğerine sızan acının isminin üzüntü olduğunu bilirdi ama maalesef Mavi’nin bunu anlamlandırabildiği zamanlara daha vardı.
Bugün pasta yediği için sıcak çikolata içmek istemeyerek kalan pastasını yarın Muzaffer’e de yedirebilmek için güzelce streçleyip buzdolabına kaldırdı. Saate baktığında on ikiyi geçtiğini görünce Muzaffer’i aramaya karar verdi. Normalde bugün gece çalışmayacaktı, neden bu kadar geç kalmıştı ki?
Telefonundan Muzaffer’in ismini bulup aradıktan sonra kulağına götürerek, “Bir, iki, üç,” diyerek çalışları saydı. Üçüncü çalıştan sonra kapatmazsa kabalık olduğunu bildiğinden tam telefonu kapatacaktı ki birden telefon açıldı.
“Muzaffer?”
“Merhaba canım, ben Gonca,” dedi bir kadın sesi.
Mavi, kadının Muzaffer’in eski karısı olduğunu anlayarak, “Merhaba, Muzaffer eve gelmedi de merak ettim,” dedi, kadınla ilk kez konuştuğu için standart kurallara uyduğunu düşünerek selamını da vermişti.
“Canım bendeydi bugün, epey yoruldu, yanımda uyuyakaldı,” dedi Gonca. Yoruldu kısmını vurgulasa da karşısındaki çocuğun bu imayı anlayamayacağından habersiz.
“Anladım, ben de merak etmiştim. Tamam o zaman, kusura bakmayın rahatsız ettim sizi de,” derken, kadının onunla bir samimiyeti olmamasına rağmen ısrarla canım demesi ne kadar da kaba biri olduğunu gösteriyordu. Sonra kadın hakkında kötü düşündüğünü anlayınca aklına babasını getirip içinden kadından özür diledi.
“Önemli değil, Mavi değil mi adın?”
“Hım hım.”
“Ben aradığını söylerim ama bu gece gelmez o, içtik de beraber. İçince nasıl olduğunu biliyorsundur sen de. Sızdı.”
“Anladım. İyi geceler.”
“İyi geceler.”
Mavi, üzgün gözlerle kapanan telefonun ekranına baktı. Muzaffer’in onun doğum gününü hatırlayıp diğerleri gibi partisine geleceğini düşünmüştü ama o tıpkı geçmişindekiler gibi umursamamıştı demek ki. Oysa beraber film izleyip yıldız bile seçiyorlardı. Mavi, ikisinin arkadaş olduklarını bile düşünmeye başlamıştı son zamanlarda.
Mavi’nin Muzaffer’e karşı yeni yeni indirdiği tüm kalkanları bir telefon konuşmasıyla hızla ve aniden yeniden surlarında hayat buldu. Birden az önce evinden ayrılan dörtlü o farkında olmasa da beyninin ‘güvenli’ alanında can buldu ancak bunlara inat Muzaffer yeniden tıpkı Mavi’nin ilk günkü gördüğü haline bürünerek ‘güvenli’ alanından var olmamış gibi silindi.
Onun elinde olmayan şekilde Muzaffer’le anıları kafasında bir bir değersizleşti, öyle ki Muzaffer Mavi için yalnızca vitrinde duran ve işlevsiz, ucu kırılmış porselen bir çay takımı oluvermişti, yalnızca misafirler geldiğinde akla gelen, yine de kullanılamayan ama aynı zamanda da atılamayan.
Ona karşı kuşandığı tüm kalkanlarını indirmeye başladığını sandığı, dün gece onunla çatıda üşüyerek onun için yıldız seçen çocuğun yeniden ona karşı istemsiz duvarlar ördüğünü bilmeden uyuyan Muzaffer içinse asıl yenilgileri şimdi başlıyordu, hayatında bilmediği, görmediği, tatmadığı duyguların peşinde bir mavi yıldızın sebep olduğu tüm karmaşasıyla beraber geliyordu hayat ona doğru, hem de büyük bir yıkımla evinde ne kapı ne de duvar bırakarak…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙