“Mavi’nin bütün tonlarıyla haykırıyorum, seviyorum.”
✨✨
Einstein‘a olan kini artık hemen herkes tarafından bilinen, dahası bu durumu, ilginç bir şekilde, kabul gören Mavi, “Einstein‘ın teorisine göre zaman eğlenirken uçup gidiyor olmalıydı ama şu an resmen acı çekiyor,” diye söylenerek gruplar halinde ortalarda tıpkı serkeş elektronlar gibi gezinen öğrencilerin arasından geçip hızlı adımlarla yürümeye devam etti.
Babasının ona hediye ettiği pusulayı küçücük ellerinin arasına alıp da gülümsediği andan beri bilim onun tek eğlencesiydi ama eğlenebildiği vakitlerinin katili yönetim ve iş arkadaşları yüzünden şu an lise son sınıf öğrencilerinin oluşturduğu bir topluluğa verilecek seminerde konuşmacı olmak üzere konferans salonuna doğru ilerliyordu.
Birkaç hafta önce, okula adımını atar atmaz sekreterin onu dekanın yanına çağırmasıyla yine çıkması zorunlu kılınan izinlerinden biri hakkında nutuk dinleyeceğini düşünmüş, artık izinlerini sevgilisiyle olan tatil planlarına uydurduğu için bunu kesinlikle kabul etmeyeceğini zihninde tekrar tekrar oynatarak adamın odasına gitmişti. Ancak işler hiç de beklediği şekilde gerçekleşmemişti.
Dekan, Mavi’nin ülkede alanındaki tek keşifçi olduğunu memnun bir gülümseme ve övgü dolu sözlerle ona bir kez daha hatırlatarak okulun projelerine sponsor bulmanın kendisinin daha da görünür olmasıyla kolaylaşacağını belirterek Mavi’ye, “Edebiyat doktorası yapmalısın,” cümlesinden daha absürt şekilde düzenlenecek bir seminerde konuşmacı olması gerektiğinin altını özenle çizerek onun gözlerinin seğirmesine neden olmuştu.
Adamın bu isteğini, onu bezdirmek ister gibi uzun uzun cümlelerle reddetse de dekan geri adım atmamış, bunun yerine Mavi konuştukça masasının üzerinde duran kolonyayla duş almayı uygun görmüştü. En nihayetinde konu Mavi’nin durumu kabullenip söylenerek kendi odasına dönmesiyle sonuçlanmıştı. Eve gittiğinde bu kez de Muzaffer’e yakınmış, sevgilisinin, “İki gözüm bunu da deney gibisine düşün. Bakalım senin hocalığından sonra kaç tanesi ilimi irfanı sevecek,” önerisi ve çabuk gaza gelen bünyesiyle ışıl ışıl gülümseyerek adama çok akıllı olduğunu bir kez daha hatırlatmıştı.
Yine de çocukluğundan kalma kalabalık önünde konuşma fobisi yüzünden günlerdir içi içini yiyordu. Öyle ki bir makine addettiği bedeninin sonucu olan ve bir saat misali işleyen boşaltım sistemi bile bu konuyu fazlaca kafaya takması yüzünden aksamış, Mavi de vaktinin çoğunu tuvalette geçirmeye başlamıştı! Üstelik tuvalette kaldığı uzun vakitler sonucunda, dekanın bu kadar ısrarcı olmasının sebebinin arkasından iş çeviren ve sürekli onu şikayet eden meslektaşları olduğundan da emin olmuştu.
Özellikle yıldız keşfinden sonra gelen şöhreti, bu başarısından yalnızca birkaç ay sonra ülkenin en popüler bilim dergisinde yayınlanan ve baş yazarı olduğu makalenin herkesi heyecanlandırması, insanların henüz bu kadar genç yaşta böylesi başarılara ulaşmasını hayretle karşılıyor olmaları gibi sebeplerle Mavi’nin hayatı deneyimlemesi eskisine oranla çok da kolay olmuyordu. Sosyal ya da toplumsal kurallara yıllardır babasının öğütleri sayesinde bir şekilde adapte olmaya çalışsa da yıldızının ve makalelerinin ona getirdiği bu ünle başa çıkmaya çalışmak onu epeyce zorluyordu.
Abdullah’ın artık yer almadığı ama o olsun ya da olmasın Mavi’nin zihninde her daim kazılı şekilde duran ‘katlanılamaz’ insanlar listesi akademik hayatındaki başarılarının sonunda daha da çoğalmıştı. Diğer meslektaşlarının derslere girmediği ya da seminerlere katılmadığı için sürekli onu şikayet etmesi Mavi için önceleri çok bir problem teşkil etmese de eskiden onun olmadığı ortamlarda kendisi hakkında konuşan insanların artık bunu açıkça yapıyor oluşu babasının yıllardır ona, ‘Kalbinin kristalini parlak tutmaya özen göster mavi bezelyem,’ sözlerini bile zaman zaman unuttuyordu.
Kendi on metrelik kuyusunda saklandığı sıralarda ona uzatılan beş metrelik yardım iplerine Muzaffer’in yaptığı eklemeler sayesinde bulunduğu yerden çıkarak parlayan zafer yıldızının ışığıyla öyle veya böyle hayatına devam ediyordu Mavi. Ama insanların bir çocuk gibi sızlanması sonucunda birilerine hiç hoşlanmadığı şekilde bir şeyler öğretme işini de kabullenmek zorunda kalması onun için hiç de kolay değildi. Mavi bir kez daha bu sırrı hâlâ çözülememiş, mavi bir bilye saydığı dünyada sadece kendi işine bakarak yaşayamayacağını anlamak zorunda bırakılıyordu.
Özel ve seçkin bir lisenin özellikle onun konuşmacısı olduğu bir seminer düzenlenmesini istemesiyle birlikte en azından, bundan sonra kendi üniversitesindeki öğrencilerin derslerine girmek zorunda olmayışının garantisini de cebine koyarak iki kapılı, geniş seminer salonundan içeri doğru girdi. Muzaffer’in ya da kendi güvenli alanındaki kişilerin olmadığı bir yerde duygular konusunda hâlâ çok da tecrübeli sayılmayışının verdiği hissin altında ezilirken kendisine çevrilen gözlerle birlikte yutkundu. Oldum olası sevmezdi insanlar tarafından pür dikkat izlenmeyi…
Kürsünün önünde dikilirken salona şöyle bir göz gezdirdi. Hâlâ kendisine bakmakta olan suratların çok da ilgi çekici olmadığına kanaat getirerek önündeki küçük mikrofona doğru eğilip, “Merhaba,” dedi. Öğrencilerden kendisini tatmin edecek kadar güçlü bir ses çıkmayınca, “Sosyal kurallar gereği sizler de bana merhaba demelisiniz,” diyerek başını iki yana salladıktan sonra dudaklarını birbirine bastırdı. Bu hareketi ne zaman yapsa yanaklarının elmacık kemiklerinin üzerinde kalan kısmı tombullaşıp belirginleşirdi ama Mavi bunun da farkında değildi elbette…
O daha yüzünü düzeltemeden amfi şeklinde dizayn edilmiş konferans salonunun ortalarından ince bir ses sanki dayanamamış gibi boşlukta yankılanıverdi. “Ya çok tatlı. Elmacık kemiklerine bakın!”
“Önünden ye genç hanım.”
Duyduğu tanıdık sesle kafasını kaldırıp da o tarafa doğru bakışlarını çevirdiğindeyse Muzaffer’in kırmızı koltukların en arkada kalan kısımlarından birinde oturduğunu gördü. Hayatına gireli neredeyse iki yıl olmasına rağmen hâlâ onu gördüğünde ısınan ve renk değiştiren tenine alışamayarak ellerinin tersini yanaklarına bastırıp kaşları çatık şekilde az önce onu tatlı bulan kıza doğru bakan sevgilisini incelemeye başladı.
Elinde Mavi’nin favori filminin favori evine ait olan yılan armalı, yeşil kalemiyle birlikte kollarını önündeki koltuğun sırt kısmından boşluğa doğru uzatmış, az önceki kıza doğru sabır çeken adam mümkünmüş gibi Mavi’nin kalp atışlarını daha da hızlandırdı. Açık renkteki gömleği, son zamanlarda kısacık kestirdiği saçları ve Mavi’yle beraber yaptıkları spor sebebiyle iyice belirginleşen kol kaslarıyla sevgilisinin kendisini dinlemeye geldiğini anlayan Mavi’nin içini kalabalık bir topluluğun önünde konuşma yapacak olmasının verdiği heyecandan fazla bir his kapladı. İşte bu tanıdık duygunun artık ne olduğunu biliyor, dahası bu hisle yaşamaya alışmaya çalışıyordu o da.
Mavi’nin kendisine daldığını gören Muzaffer, sadece onun anlayabileceği çapkın bir gülüşü suratına kondurarak, “Bazıları burayı konser alanı sandı zaar. Sizi dinliyoruz,” dedikten sonra bu kadar kibarlığın yeterli olduğunu düşünmüş olacak ki, “De haydi,” diye de ekledi.
“Senden izin mi alacaktı?”
Muzaffer, tam önünde oturan çocuktan gelen sesle birlikte, “Sana buradan bir kapatırım,” diyerek mırıldansa da Mavi’nin günlerdir bu seminer için evde dört döndüğünü bildiğinden onu daha fazla germemek için yüzüne sahte bir gülümseme kondurup, “Ciğerim ilim irfan öğrenmeye gelmişsin, araya gidersin kitabıma,” dedi.
Mavi’yse kısılan sesler yüzünden konuşulanları tam duyamadığı için yeniden önündeki küçük mikrofona doğru eğilip, “Evet,” diyerek söze başladı. “Konumuz, bitkiler neden evrime uğradı?”
Asistanlar gerekli teknik ayarlamaları önceden yaptığından arkasında kalan genişçe ekrana bir bakış atıp işaret parmağından hiç çıkarmadığı yüzüğüyle oynamaya başladı. Gövdesi küçük ve parlak yıldızlarla süslü olan yüzüğü Muzaffer ona çıktıkları bir tatilde sürpriz yaparak almıştı. Mavi ise ‘uğurlu yüzük’ gibi hurafelere inanmadığı ve büyük büyük konuşarak bu tip objelere bel bağlayan insanlar hakkında atıp tuttuğu zamanları çabucak unutuvermiş gibi alındığı günden beridir parmağından çıkarmadığı yüzüğe bir bahane bulamıyordu şimdilerde.
Yeniden Demir Dağı’nda dövülen üst bir insan olduğunu kendisine hatırlatıp Muzaffer’i ve onun sırıtan yüzünü kaçamak bakışlarıyla izledikten sonra heyecanını kontrol etmeye çalışarak kendisini dikkatle dinleyen öğrencilere doğru konuşmaya başladı. Biraz zaman geçince sevgilisinin de varlığıyla sanki evinin salonunda, Muzaffer’le yaptığı herhangi bir sohbetin içindeymiş gibi hissettiğinden yıllar sonra kalabalık önünde konuşma fobisini de yendiğini fark etmeden kelimelerin iradesinden bağımsız ağzından çıkmasına izin verdi.
Muzaffer, tam da bu yüzden gelmişti zaten. Mavi, dekanın ona zorla konuşma yaptıracağı haberini aldığı gün evde terör estirmiş, Neşet’in cıvıltıları bile onu sakinleştirememişti. Ta ki Muzaffer’in deney yapma fikrini duyana kadar… Sonrasında sevgilisi yanında kendi derslerine çalışırken o da anlatacağı konuya hazırlanmış, birkaç saat Mavi’nin tenine dokunamayan adamın, “Bugünlük bu kadar yeter yavru ceylanım. Biraz da biyoloji çalışak,” diyerek kendisini kucağına almasıyla kıkırdayarak, “Anlatacağım konu da biyoloji!” dese de günü yatakta, Muzaffer’in kollarının arasında bitirmişti.
Muzaffer’in vuslat saydığı anlardan sonra gelenekselleşen sevişmeleri ilk yaşadıkları günkü kadar Mavi’nin yanaklarını kızartmıyordu artık. Hâlâ ilk adımı atmakta çekiniyor, hâlâ zevkten aklı bulandığı o anlara kadar utanıyordu ama bu konuda da diğer konular kadar arsız bir sevgilisi olduğundan Mavi’nin çok da düşünmesine gerek kalmıyordu.
Asistanın getirdiği yüz doksan derecede kaynamış sütle yapılan sıcak çikolatasını yudumlamak için konuşmasına ara verdiği anda salonda bir ses yankılandı. “Bitkiler neden hayvan olmadı?”
Gelen soruyla gözlerini hayretle kırpıştıran Mavi, lise hayatının sosyal taraflarını çok da deneyimlediği için duyduğu cümlenin absürtlüğü ile derince bir nefes aldı. Lise dönemini çok hatırlamak istemediği, çoğunda da spor salonunda popüler bilim dergilerini okuyarak geçirdiği için soruyu soran çocuğa benzer öğrencilerin kendi zamanında olup olmadığını da kestiremiyordu ki!
Muzaffer burnunu kıvırarak önündeki çocuğa doğru, “Ciğerim maymun neden insan olmadı desen daha mantıklı olurdu,” dedi.
“Onu da soracağım zaten. Her şeye karışma be!”
“Peki cinler uzaylı mıdır?”
“Üç harfli desene lan!”
Salonda birden yankı bulan uğultularla birlikte dünyası kendine kadar olan Mavi, lisede bile olsalar öğrencilerle uğraşmanın gerçekten çok zor olduğuna bir kez daha emin oldu. ‘Başarabilirsin,’ diyerek kendisini telkin ettikten sonra yeniden önündeki mikrofona doğru eğilerek, “Anladığım kadarıyla dünya dışı varlıklar olup olmadığı bitkilerden daha çok ilginizi çekiyor,” dedi.
Öğrencilerden onay mırıltıları duyulduğu an Muzaffer rahat bir tavırla oturduğu koltuğun arkasına yaslandı. “Dünya dışı varlıklar falan nanay ciğerlerim.”
Tam önünde oturan ve Muzaffer’e iyiden iyiye kurulan çocuksa yandaki arkadaşına dönüp, “Bu amca evrimi de inkâr ediyordur şimdi,” diyerek güldü.
“Amca sensin, evrim de sana gir-” dedikten sonra kendisine ayıplar gibi bakışlar fırlatan sevgilisini görüp sözlerini yarıda kesti. “Bir kere adaptasyonlar dışında evrilen bir şey yok. Yüce Rabbim her şeyi o kadar mükemmel sistemlerle yarattı ki kendi kendine oluştuğunu sanıyonuz.”
Mavi, “Din ve siyaset konuşmamalısınız!” diye hızlıca tüm salona ultimatom verdikten sonra sıcak çikolatasından bir yudum daha aldı, kendisine yardım eder umuduyla. “Birbirinizi kırabilirsiniz.”
“Ayrıca evrenin bittiği yerde zihnimizin sınırları başlar. Düşünün, okuyun, araştırın. Belki de bilinmeyeni bulacak olan sizlersiniz.”
Muzaffer, Mavi’nin sözlerinin üzerine kendisine imalı imalı bakan çocuğa doğru başıyla bir ‘hayırdır’ çektikten sonra, “Madem bu bebelerin dediği gibi uzaylı Zekiyeler var neden ziyarete gelmiyorlar sayın hocam? Gelsinler bir çay içirelim, bir cağ kebabı yedirelim. Onlar da Beşiktaş’a bir hoca önersinler. Malum dünyada Kara Kartal’ıma uygun bir hoca hâlâ bulunamadı,” dedi. “Lan bir yılda altı hoca değişti kitabıma.”
“Keşke José Mourinho gelse be abi be.”
“Ne iyi söyledin ciğerim, Sergen de olur.”
Mavi, konunun hiç hoşlanmadığı ve Muzaffer’in kankalarıyla toplanıp ‘totem’ dedikten sonra kendisini öpücüklere boğarak izlediği yirmi iki adamın bir topun peşinde koşturup durduğu futbola kaymasıyla iyiden iyiye heyecanını unutup hızlıca salona müdahale etmesi gerektiğini anladı.
Ortaokulu bitiren şimdilerde ise dışarıdan lise sınavlarına hazırlanan sevgilisinin tıpkı evde olduğu gibi konuyu kaynatmaya çalışması da gözünden kaçmamıştı elbette. Evdeyken çalışmalarının her bir saatlik periyodunu Mavi’yi kucağına çekerek sonlandıran adam, bu yetmez gibi zar zor kabul ettiği seminerini de baltalıyordu!
“Kazanmanın belli bir istatistiğe bağlı olduğu sporu seminerin sonunda konuşun lütfen!” dediği anda Muzaffer’in ona doğru attığı gizli öpücükle adama sinirlenmenin imkansız olduğunu düşünüp gülüşünü güçlükle bastırdı. “Sözleriniz Fermi Paradoksu’nu anımsattı bana. Bu kadar yüksek rakamlı olasılıklar arasında matematik bize tip üç medeniyetlerin, yani sizin deyişinizle uzaylıların, kesin var olduğunu söylese de matematik işlemini de tıpkı Einstein gibi bir adamın yapmış olma ihtimali de her daim olası. Dediğim gibi, bilinmezlerin çözümü belki de aranızdan birinin ellerinde.”
Muzaffer’in tam önünde oturan çocuk yeniden adama doğru ukalaca bakınca Mavi, ikilinin yeni bir tartışmaya girmesini istemediğinden hızlıca kaldığı yerden anlatımına devam etti. Bir daha değil dekan, babası gelse ve ondan böyle bir iş istese kesinlikle kabul etmemesi gerektiğini kendisine yeniden hatırlatıp seminerin sonuna kadar öğrencilere ilgi çekici görsellerle desteklediği bitkiler ve evrim konusunu kesintisiz aktararak en nihayetinde semineri sonlandırdı.
Kürsünün üzerindeki bilgisayara bağlı kabloları yerinden çıkarırken salonda bulunan öğrencileri deneyinin başarılı olup olmadığını anlamak için göz ucuyla gözlemlemeyi de ihmal etmedi. Büyük bir çoğunluğun memnuniyetle karışık hayran gözlerle onu izlediğini görünce bu işi de halletmesinin verdiği rahatlıkla dışarıda sevgilisini kıstıracağı gizli bir köşe bulma ümidiyle herkese, “İyi günler,” dileklerini iletip ağır adımlarla salondan çıktı.
Onun ‘problemli’ oluşu sebebiyle bu semineri batıracağına dair kendi aralarında Mavi’nin arkasından eğlenen meslektaşları da salondaydı aslında, her ne kadar Mavi bunu fark etmese de… Aynı zamanda hepsi zaman zaman Mavi’yi okula bıraktığı anlarda gördükleri Muzaffer’le konuşmak, Mavi’nin evde nasıl olduğuna dair biraz da olsa bilgi alabilmek adına adamı konferans salonunun diğer kapısının önünde beklemeye başlamışlardı çoktan.
Mavi’nin aynı insanla istikrarlı biçimde bir evde yaşıyor olduğu bilgisi sıkıcı hayatlarında onlara bir farklılık katacaktı ya da onlar bu şekilde düşünüyordu, kim bilir? Aralarında Mavi’nin çay ocağında duyduğu, ‘Onunla kim aynı evde yaşamak ister ki?’ cümlesini kuran meslektaşlarının da olduğu grup, seminere katılan ve Mavi’den oldukça farklı görünen Muzaffer’i beklerken aynı anlarda Mavi de eşyalarını asistana verip etrafını saran, bulduğu yıldızla ilgili sorulan soran öğrencileri nasıl başından atacağını düşünüyordu.
Muzaffer’se çirkin el yazısıyla birkaç not çiziktirdiği defterini ve Mavi’nin çalışma masasından arakladığı kalemini de alıp sevgilisinin odasında onu kıstırma isteğiyle birlikte salonun diğer kapısından çıktı. Geniş koridora henüz adımını atmıştı ki ona gülümseyerek, “Merhaba,” diyen tiplere bakıp, “Eyvallah,” dedi.
Sevgilisi son zamanlarda belli kesimlerde epeyce popüler olduğundan kendisini onun ev arkadaşı sanan elemanların meraklı bakışlarını gülümseyerek karşıladı. Mavi’ye olan hayranlıklarını falan söyleyecek olmalılardı. İçte içe gururlanarak elini göğsüne atıp kafasını hafifçe aşağı doğru eğdi.
Adı Ayşegül olan ve Mavi’den gerçek anlamda hoşlanmayan kadın Muzaffer’e doğru tebessüm ederek, “Mavi Bey’in ev arkadaşıydınız siz, değil mi?” diye sordu. Kendisi ve Mavi haricinde kalan hemen hemen tüm iş arkadaşları derslere, konferanslara katılırken Mavi’nin sanki Amerika’daymış gibi, “Ben burada bilim yapmak için varım,” diyerek her şeyden muaf olmasından hiç ama hiç hazzetmiyordu kadın. Üstelik defalarca kez okulun yönetimine kadar bu durumu bildirse de değişen pek de bir şey olmamıştı.
“Evet,” dedi Muzaffer.
“Evde de böyle mi?”
Muzaffer, kadının dudak bükmesiyle birlikte etrafındaki elemanların kıkırdamalarını fark etti. Oysa, daha birkaç saniye önce karşısındaki tipler için iyi şeyler düşünmüş, sevgilisiyle ilgili kendisini Mavi’den daha çok gururlandıracak kelâmların beklentisi içine girmişti. Ama kocaman, hatta mürekkep yalamış insanların bu tavırlarını görünce bir kez daha okumanın eşekliği almadığına kanaat getirdi. Mavi, özellikle Abdullah’la yaptığı ateşkes sonrası okulda olanları eve yansıtmıyor, Muzaffer sorsa da bir sorun olmadığını söyleyerek sevgilisiyle olan günlük rutin hayatına devam ediyordu.
Muzaffer biliyordu az çok neler olduğunu ama bu raddede olacağını bu yaşında o bile tahmin edemezdi. Kendi geçmişinde yaşadıklarıyla da tecrübelendiğinden insanların acımasız çocukluğunun tezahürünün büyüdüklerinde de silinmediğini öngörebiliyordu. Ülkenin en fiyakalı üniversitesinde de olsalar bir parça dedikodu için ev arkadaşı sandıkları kendisini sıkıştırmalarının nedeni de olmayan hayatlarına eğlence aramaktı, farkındaydı.
Az önceki alaylı tavırlardan sonra alacağı cevabı az çok tahmin etse de belki birileri kendisini yanıltır umuduyla, “Evde de nasıl mı?” diye sordu.
“Burada-” dedi kadın gözlerini kısarak. “Nasıl desek uygun olur ki? Çok geçimli biri olduğu söylenemez ev arkadaşınızın. Hatta sizi gördüğümüzde ufak çapta bir kriz yaşamıştık.”
“Niye? Margarini mi çok yiyonuz da kriz yaşadınız? Yemeyin, zararlı.”
Kadın, Muzaffer’den gelen sözlerle kahkaha atarken tam yanında duran adam, “Genelde daha akademik çevresi vardır Mavi’nin. Yani Haydar’la sınırlı ama,” diyerek ukalaca tebessüm etti. “Sizinle aynı evde yaşayabildiğine göre siz baya uyumlu olmalısınız. Değişikmiş.”
“Babası da Şamanmış galiba, doğru mu?”
“Siz bizim derdimize mi düştünüz beyler hanımlar?”
Ayşegül, karşısında duran adamı çaktırmadan şöyle bir süzdü. Onu, Mavi’yi sabahları işe bıraktığında ya da akşamları, iş çıkışında almaya geldiğinde görmüştü. Üniversitesinde Abdullah hariç çok da kendi zevkine hitap eden birileri çıkmadığından adamın erkeksi hatları, beyaz dişleri, uzun kirpikleri dikkatini oldukça çekmişti. Hoş biriydi ve kendisi de kesinlikle bir hamle yapmaya değeceğini düşünüyordu.
Zihninden geçirdikleriyle birlikte Muzaffer’e doğru bu kez daha ılımlı bir tavır takınarak, “Merak ediyoruz diyelim,” dedi. “Mavi Bey bizimle pek iletişime geçmez. Bölüm yemeklerine ya da eğlencelerine yıllardır gelmiyor. Hâl böyle olunca neden bu kadar asosyal olduğunu öğrenmek istiyoruz biz de. Meslektaşımızı yakından tanımaya çalışmak hakkımız değil mi?”
Muzaffer kaşlarını çattı. Otuz dördünde olmasına rağmen hâlâ onu şaşırtacak olayların içinde kendisini buluyor oluşuna bir kez daha hayret etti. Bir yıl kadar önce Abdullah denilen dalyarağın Mavi’ye acayip bir isim takarak onu üzmeye çalıştığı anlar henüz zihninden silinmemişken şimdi bir de bu omurgasızlar çıkmıştı demek. Öyle veya böyle insanlar diğer insanları siktir edip de kendi işlerine bakmayı bir türlü öğrenemiyorlardı.
“Değil,” diyerek kibarca gülümsedi. Şu an sinirine yenilip yanlış bir şey söylese, bu da Mavi’nin kulağına gitse işin sonunda en çok sevgilisi üzülecekti, biliyordu. ‘Hani ben hasta gibiyim ya,’ sözleri zihninde çınlarken bir kez daha ömrünün baharı saydığı sevgilisini kırmaktan korkarak hayatına Mavi’yle birlikte giren sakin kalma güdüsüne tutundu. “O sizi yakından tanımak istemiyorsa siz de ona bu hakkı tanımalısınız.” Daha sonra bakışlarını az önce kendisini küçümsediğini sanan cıvık mantara çevirip, “Bak isteyince nasıl akademik oluyorum dayı oğlu, gördün mü?” dedi.
“Sohbet için gelmiştik,” diyen kadın ortamın gerilmesine müsaade etmek istemez gibi Muzaffer’in koluna dokundu. “Mavi konusunda hassassınız sanırım.”
“Aynensin,” dedi Muzaffer. “Kendi işine bakmayan zerzevatlara olan tiksintimden daha hassasım.”
“Mavi ile nasıl anlaştığınız şimdi belli oldu,” diyerek yaylana yaylana konuşan şırdansız adama doğru sakin kalmayı falan siktir edip kallavi üç beş laf söylemek için ağzını açmıştı ki tam o an arkasından gelen Mavi’nin sesini işitti.
“Primatlar da birbirlerine bağlanmak için dedikodu yaparmış. Evrim psikologları, antropologlar sizleri görse iştahları kabarırdı.”
“Mavi Bey,” diyen kadına doğru burnunu kıvıran Mavi kafasını olumsuz anlamda salladı. Muzaffer, onun konuşmanın ne kadarını duyduğunu merak ederken o, içinde oluşan tarifi kendisi için imkansız hisleri şimdilik görmezden gelerek Ayşegül’e doğru dönüp, “Sizin mayalarla uğraşmanız gerekmiyor mu? Vaktinizi benim, hatta babamın hayatını öğrenmek için harcayacağınıza maya kaç dakikada aktif olur falan konularını araştırsanıza.”
Yaptığı işin bu şekilde küçümsenmesi iyiden iyiye sinir uçlarına dokunan kadın, “Siz yabani gibi bizden kaçınca biz de çareyi ev arkadaşınızı sıkıştırmakta bulduk,” diyerek gülümsedi. ‘Yabani’ kelimesini söylerken de iki elini havalandırıp bu kelimeye vurgu yaptığını belirtmek ister gibi işaret ve orta parmaklarını kıvırıp açtı.
“Skolastik döneme geri döndük sanırım. Dedikodu yaparak benim olanlara el mi koyacaksınız?” dedi Mavi. ‘Benim olanlara’ sözlerini söylediği anda tıpkı karşısındaki kadın gibi parmaklarıyla hayali bir tırnak açmayı da ihmal etmemişti elbette. “Başkalarının hayatını dikizlemekten daha önemli işleriniz olsun Ayşegül Hanım. Belki o zaman siz de yıllardır bir arpa boyu yol alamadığınız akademik kariyerinizde bir yerlere gelirsiniz.”
Onlar, yıllardır imayla söylenmiş sözcüklerle arası iyi olmayan ya da argo kullanımına şiddetle karşı çıkan Mavi’nin ‘dikizlemek’ kelimesini kullanmasının verdiği şaşkınlığı atmaya fırsat bulamamışken Mavi, Muzaffer’i çekiştirerek yanlarından ayrıldı. Okulun arkasında yer alan çıkış kapısına kadar sessizliğini koruyan çocuğun aslında neler hissettiğini ondan daha iyi bilen Muzaffer’se buraya geldiği için çoktan pişman olmuştu bile.
Oysa o, yalnızca sevgilisine destek olmak, biraz da olsa onun heyecanını yatıştırmak istemişti. Başarısız girişiminin sonucunda Mavi’nin yüzünün aldığı hâl, geçmişte açlıktan ağrıyan midesinden bile daha çok yakıyordu şimdi canını. Sevgilisinin ne kadar yol katettiğini de çıktıkları bu yolda onu nasıl adama çevirdiğini de en iyi Muzaffer biliyordu üstelik. Elinde olsa tüm dünyanın seslerini Mavi için susturur, geriye sadece ikisinin kaldığı bir zaman yaratırdı.
Onun kırgın bakışlarla bezeli kocaman, ceylan gözleriyle sessizce yanında yürümesine dayanamamış gibi, “Mavi ceylanım?” dedi. “Ben- Özür dilerim.”
“Sen neden özür diliyorsun ki?” diyerek burukça gülümsedi Mavi. “Sana söylemiştim. Ben alışkınım.”
Muzaffer, Mavi’nin kolundan tutup onu sağ taraflarında kalan duvarın bahçe kısmına doğru çekiştirdi. Kimselerin onları görmediğine emin olduğunda çocuğa sıkıca sarılıp tam boynundan, ona rahat bir uyku sağlayan kokusundan öpüp, “Seni rezil etmemek için ses etmedim,” dedi. “Yoksa hepsinin tohumuna tükürmesini bilirdim ben.”
“Hâlâ anlamıyorsun değil mi?” diyerek Muzaffer’in kollarının arasından sıyrılan Mavi, sanki ona bakmamaya yeminli gibi gözlerini tam adamın omuzunun üzerinden karşısına doğru çevirdi. “Beni rezil eden sen değilsin. Senin hayatını zorlaştıran benim. Nereye gidersen git hasta olan birinin gölgesinde yaşayacaksın. Beni rahat bırakmadıkları gibi seni de sürekli aynı şeylere maruz bırakacaklar.”
“Ne diyorsun yavru ceylanım sen?”
“Öyle,” dedi Mavi. “Bu yüzden evde buradakilerden bahsetmek istemiyordum ben. Birinden kaçsan, birini görmezden gelsen bir başkası sanki kobay hayvanıymışım gibi beni izliyor. Sen de payına düşeni alıyorsun. Buna katlanmamalısın Muzaffer. Haksızlık bu.”
“Mavi-“
Elini alnına doğru götüren Mavi, hemen ardından göz kapaklarını ovuşturdu, yanan gözlerini sevgilisinden saklamak ister gibi. “Anlamıyorum üstelik. Sen de görüyorsun, biliyorsun Muzaffer. Hâlâ seni bile anlamadığım zamanlar oluyor benim. Hayır deme, bildiğine eminim ben. Senin üzüldüğünü yüz ifadenden çıkarabiliyorum. Kırıldığında bile dudaklarının içini ısırıyorsun, öyle çözümlüyorum. Oysa sen, ben kırıldığımda hissediyorsun. Hem de en derininden. Benimle olmaya devam edersen seni de rahat bırakmayacaklar.”
“Bırakmasınlar,” diyerek bir çırpıda konuştu Muzaffer. “Hayatın süt liman olacağını düşünmemiştik zaten. Varsın bizim yolumuz da böyle olsun iki gözüm. Şu an üzgün olduğun için bu şekil konuşuyorsun ama deme böyle şeyler.”
Mavi, hislerinin üzerine bir bir ve aynı anda gelmesinin verdiği bunalmışlıkla az da olsa sesini yükseltti. “Üzgün olup olmadığımı bile bilmiyorum ben, görmüyor musun? Yaşadığım duyguları bir öncesinden referans alarak anlamlandırmaya çalışıyorum. Sen kendine sevgili arıyordun, bir ömür bakacağın bir çocuk değil. Lütfen git Muzaffer, konuşmak istemiyorum ben.”
“Lan ne diyor senin ağzın yavru ceylanım? Ben seni bu halde bırakıp nereye gideyim şimdi?”
Mavi, sevdiği adamın ne kadar inatçı olduğunu bildiğinden hızlıca yanından uzaklaşmak adına ilerlemeye başladı. Elini kulaklarına götürüp bir şey duymak istemez gibi, “Lütfen, şimdi değil,” diye tekrarlayarak derin derin nefes alıp verdi.
Arkasında bıraktığı adamın gözlerinin dolu dolu olduğunu görse de tıpkı evrenin aslında rastgele ihtimaller sonucunda oluştuğuna olan inancı gibi Muzaffer’in de kendisine milyarda bir ihtimalde denk geldiğine inanarak bunun adamın hayatında deneyimlemek zorunda kaldığı en kötü şeylerden biri olduğuna kanaat getirip hızlı adımlarla yürümeye devam etti. Ne yapacağını bilmeden Muzaffer’in peşinden gelip de onu bulmasını istemediği için öylesine girdiği bir koridordaki tuvalette hızlıca yüzünü yıkadıktan sonra bugün burada kalamayacak kadar kendisini güçsüz hissedip okulun ön kapısından acele adımlarla çıkıp gitti.
Cebinde titreyen telefondan gelen aramanın sahibinin kim olduğunu bilse de şu an ne bir konuşma yapacak gücü vardı ne de kendisini varlığından şüphe duyduğu cennetin merdivenlerinin en başında hissederken birden dünyaya düştüğü hissiyle başa çıkacak cesareti. O da onu anlayacak tek kişinin gölgesine sığınmak üzere hızlıca yola koyuldu. Melike’nin yalnız olmasını umduğu için inanmasa da içinden dilekler dilerken bir anlık aklına Melike’ye değil de babasına gitmek geçti. Ama kısa sürede bu kararının da yanlış olduğunu düşündü.
Babası da tıpkı Muzaffer gibi yıllardır onunla uğraştığından hayatını doğru düzgün yaşamamıştı ki. Adam Mavi’ye bir şeyler öğretmek, sevgilisinin ‘baba saçmalık kitabıma’ dediği toplumsal kuralları sadece onun dışlanmaması için sürekli Mavi’ye bunları tekrarlayarak harcamıştı elindeki tüm zamanı.
Herkesin görünür olma telaşıyla kendisinden başka kimseyi göremiyor olduğu bu zamanlarda Mavi sadece işine bakıyordu, hem de doğduğundan beri. Ama bu da yetmiyordu bazılarına. Sanki birileriyle paylaşımda bulunmak, onlarla sevmediği ortamlarda sosyalleşmek zorundaymış gibi herkes ona bir şeyi dikte ediyor, Mavi bunları reddettiğindeyse ‘hasta’ olan yine o oluyordu. Kendisinden, sevdiklerinden başka kimseyi merak etmiyordu Mavi. Neden kabullenmek zorunda kalan o oluyordu?
Oysa Muzaffer’le birlikte hayatı ne kadar da kolaylaşmıştı. Babasından sonra ilk kez biri bir beklentiye girmeden sevmişti onu. Evren üstü saydığı bu durumda bile insanlar onu rahat bırakmıyor, ‘bu da yetmez’ demek ister gibi sevgilisini rahatsız ediyorlardı. Hem kadının Muzaffer’e olan bakışlarını da fark etmişti o. Yolda yürüdüklerinde ya da bir yere gittiklerinde özellikle kadınların Muzaffer’e nasıl baktıklarını görebiliyordu Mavi de. Bu duyguyla yaşamaya, bununla başa çıkmaya çalışırken yüzüne ‘yabani’ diyecek kadar büyük bir cesarete sahip olanlar sevgilisine dokunuyordu, hem de onun dokunması aylar sürmüşken…
Gözlerinden akan yaşları elinin tersiyle silerken bir kez daha ağlamaktan hiç hoşlanmadığını anladı. Demir Dağı’nda da dövülse nihayetinde basit bir insan olduğunun kanıtıydı sanki bu tuzlu sıvı. Sadece babasının mavi bezelyesi, sevgilisinin yavru ceylanı, arkadaşlarının kankası olmak isterken dönem dönem onu vuran bu karanlık his yüzünden şimdi nefesi kesilecekmiş gibi hissediyordu.
Melike’nin evinin önüne geldiğinde kadının iş planının fotoğrafını gözlerinin önüne getirdi. Onun evde olduğundan emin olup tam dört kez zile bastı. Normal insanlar gibi bir kez zile basamadığını yeniden fark edince bu gerçeklikle alt dudağını ısırıp ağlamamak için kendisini zorladı. Bunu bile başaramayacak kadar hastaydı işte! Kapı zili bir kez çalınırdı, öyle değil mi?
Açılan kapının ardından onun bu düşüncelerinden habersiz olan Melike yemyeşil gözleri ve güzel gülümsemesi ile onu karşıladı. “Hoş geldin Mavi.”
Mavi, içine derince bir nefes çekerek sadece kafasını salladı. Onun hiçbir iyi dileği şimdiye kadar geri çevirdiğine şahit olmayan kadın şaşkınca, “Ne o? Sosyal kurallar gereği hoş bulduk demen gerekmiyor muydu senin?” diye sordu.
“Sosyal kuralların da-” dedikten sonra Melike’nin gözlerinin içine baktı Mavi. “Benim adıma küfür edebilir misin lütfen?”
Melike, bir şeylerin ters gittiğini Mavi’nin kızarmış gözlerinden anlasa da çocuğun kendisinden istediği şeyin absürtlüğüyle, “Ne?” deyiverdi.
“Ben hiç güzel şeyler hissetmiyorum.”
Melike kenarda duran montunu da alarak, “Hadi,” dedi.
“Nereye?”
“İkimizin de yıllardır yapması gereken şeyi yapmaya.”
Mavi, Melike’nin ne demek istediğini anlamasa da zihninde beliren kahverengi gözlerin sahibi adamı ve onun kırgınlığını düşünmek istemeyerek kendisini Melike’ye bıraktı. Aylardır, hatta yıllardır insanların onun arkasından fısıldaşmalarını, çok çalıştığı tüm o anları, anlamlandırmakta zorlandığı hisleri, üzerine gelmekte ısrarcı olan okul yönetimini ve her şeyi bir anlık geride bırakmak isteyerek sessizce en yakın arkadaşlarından biri olan kadınla birlikte apartmandan çıktı.
Yılların suskunluğunda insanları boş kabuğunun içerisinden izleyen Melike’yse ne zaman susması ne zaman konuşması gerektiğini iyi bildiğinden, yaralarına şifa olan çocuğu da artık tanıdığından yol boyunca Mavi’nin iç çekişleri arasında sessizliğini hiç bozmadı. Şimdi bir şey sorsa Mavi’nin aslolanı değil de daha yüzeyde kalanları anlatacağını da öngörebiliyordu kadın.
Melike’nin adımlarını yavaşlattığını gören Mavi, şöyle bir kafasını kaldırıp da etrafına baktığında genişçe bahçesi olan bir mekana gireceklerini anladı. Aklı hâlâ çok da yerinde olmadığından Melike’nin adımlarını takip edip mekandan içeri doğru süzüldü. İki kişilik bir masaya oturdukları anda Melike, Mavi’nin gözlerinin içine bakıp, “İtiraz istemiyorum,” dedi. “Bugün burada benimle içeceksin.”
Mavi, gözlerini kocaman açıp sanki arkadaşı ona, ‘Deve dışındaki tüm geviş getiren hayvanlar boynuzludur, demek ki deve geviş getirmiyor!’ çıkarımında bulunmuş gibi hayretle bakakaldı. Bunca yıldır Muzaffer’le olan birkaç küçük istisna hariç kahve bile içmemişti ki o! Kahvede en sık görülen iki mikotoksin sebebiyle kanser olacağından korkar, karşısında bu zehir saçan içeceği içen kim varsa uzun uzun neden içmemeleri gerektiğini anlatırdı bir kere o! Şimdi, arkadaşı saydığı kadın bırak kahveyi ona resmen alkol içmeyi teklif ediyordu, hem de bardaklarının nasıl yıkandığı belli bile olmayan bir barın içinde bir masada otururken!
Mavi, elindeki ıslak mendille birlikte önce oturacağı yeri, daha sonra masayı iyice sildikten sonra kendisini şaşkınlıkla izleyen insanları fark etmeden yeniden Melike’nin tam karşısına oturdu. “Peki ya bağımlı olursam? Elimdeki tüm parayı alkole yatırıp sonucunda köprü altlarına düşersem? Dünyanın bana ihtiyacı var Melike, dahiler içki içmemelidir!”
Anlayışlı gözlerle ona bakan kadın, “Dahi yanını bugün bir kenara bırakıyoruz Mavi,” dedi. “Bundan sonra, bu mekandan çıkana kadar ortalama zekalısın sen de.”
Mavi’nin yutkunarak hâlâ tek kelime etmeden kendisini izliyor olduğunu görünce de, “Anlaştık mı?” diye sordu.
Sağ elini kaldırıp da havada savuran Mavi, “Aman,” diyerek yanıtladı onu. “Ne fark eder zaten?”
“Ben içeceklerimizi almaya gidiyorum. Sen de o sırada içinde ne varsa bana dökeceğin şeyleri beyninde toparla. Döndüğümde su gibi berrak bir Mavi olmanı istiyorum senden.”
Mavi başını olumlu anlamda salladığında bu kez de, “Ne içmek istersin?” diye sordu.
“Etil alkol. Yüzde otuz.”
Melike yanında çokça kıkırdadığı Mavi’ye doğru gülümseyerek yerinden kalkıp bar kısmına doğru adımlarken Mavi’nin aklında tıpkı gönlünde olduğu gibi sadece Muzaffer vardı. Onu merakta bıraktığını biliyor, adına bencillik dedikleri şeyi yansıtıyordu belki de sevgilisine. Ama baş edemiyordu artık. Kısa ve öz şekilde bir şeyler ona fazla geliyordu. Eskiden de böyleydi belki ama bu kadar çetin bir savaşın içinde gibi hissetmiyordu kendisini o zamanlar. Muzaffer’den önce babası onsuz bir hayat yaşasın diye üniversiteyi bile başka şehirde okumaya karar vermişti. Kendisinin babasına zarar verdiğinden emin olduğu gün almıştı bu kararı…
Şimdi ne Muzaffer’den vazgeçebilecek gibi hissediyordu kendisini ne de kendisi gibi biriyle bir hayat sürmesine dayanabiliyordu. Girdiği ortamlarda bir yıldız gibi parlayan adamı ilişkilerinin başından bu yana kaç kez zor duruma sokmuştu, sayamamıştı bile. Yalan söyleyemediği için Muzaffer’in arkadaşlarına gereksiz bilgiler veriyor, uzun uzun onlara hiç ilgilenmedikleri konular hakkında nutuklar çekiyor, birlikte plan yapmak istediklerinde kendisini zorlamak istemediği durumlarda ‘hayır’ yanıtını iletiyordu, hem de kırılma ihtimallerini umursamadan.
Oysa herkes ona Muzaffer yüzünden katlanıyordu, bundan da emindi o. İlkel saydığı akıllar Muzaffer olmasa ona bir dakika bile dayanamazdı. Artık onun da arkadaşları olan Burak, Ahmet, Mustafa, Ayaz, Ömer, Selim bile bazen ona garipçe bakıyorlar gibi hissediyordu. Selim ve Ömer’in kızları doğduğunda kucağına almakta zorlanan bir tek kendisiydi. Zorluyordu kendisini uyum sağlamak için ama zaman zaman onun da bunu istemediği anlar oluyordu. Babasının, ‘Nefreti kapından içeri sokma,’ demesine aldırış etmeden bir kez daha ‘farklı’ oluşundan nefret etti.
Önüne konulan renkli kokteylle birlikte daldığı yerden çıkarken Melike’nin güzel yüzüne doğru bakarak, “Ben neden böyleyim Melike?” diye sordu pat diye.
İçeceğinden bir yudum alan kadın ona doğru bir göz kırpıp, “Anlamadım ki?” diyerek kaşlarını kaldırdı. “Sen nasılsın, bana onu söyle.”
“Zorunlu seminer atamışlardı bana, hani sana da anlatmıştım.”
“Evet. Hatta seminere katılmamak için saçlarını ıslatıp caddelerde koşarak hasta olmaya çalışmıştın da Muzaffer seni önüne oturtup saçlarını zorla kurutmuştu.”
“Muzaffer,” diyerek iç çekti Mavi.
“Neyse. Seminer bittiğinde Muzaffer’i benim iş arkadaşlarımla sohbet ederken gördüm. Ona sordukları soruları, hakkımda, hatta babamın hakkında söylediklerini bir duysaydın. Üstelik sadece bu da değil… O kadın Muzaffer’in koluna dokundu, gördüm! Zaten ne zaman yanıma gelse bakıyorlardı, farkındaydım. Sadece o da değil, diğerleri yanıma geldiğinde sanki şempanze inceler gibi inceliyorlar beni.”
“Bu dünyaya uyum sağlamakta zorlanan tek kişi olduğunu düşünmüyorsun umarım.”
“Benim kadar zorlanan olduğunu düşünmüyorum ben. Burak beni ziyarete geldiğinde ona ilk söylediğim şey neydi biliyor musun? ‘Neden geldin?’ O da şaşkınca bana bakıp, ‘Çayını içmeye geldik herhalde ciğerim,’ dedi. Çocuklar bile benden daha kolay adapte oluyorlar. Yirmi yedi yaşındayım ama-” dedikten sonra önündeki içecekten büyükçe bir yudum aldı.
“İnsanlar benim arkamdan neler diyor, bunu biliyor musun peki?” diye sordu Melike.
“Sana kim, ne diyebilir ki? Sen gördüğüm en harika kadınsın.”
“Bazıları bunca zaman o adama neden katlandığımı konuşuyor, bazıları kocamı boşadığım için beni suçluyor, diğerleri iyi bir anne olamadığım için beni kınıyor… Haklılar da. Ne Burak’a ne de Darin’e düzgün bir annelik yapamadım ben. Ama kimse bana o çocukların nasıl dünyaya geldiklerini de sormuyor Mavi. Ya da kocamın, hatta onun babasının bana neler yaptıklarını da duymak istemiyor. Görünmez olmamı, dertlerimle birlikte bir ölü gibi sessizce yaşamamı diliyorlar. Senin durumun da bunun başka bir örneği olduğu için kendimden bahsediyorum. Sanma dert yarışına gireceğim seninle. Ama seni olduğun gibi kabul etmeyen insanlar için sevdiklerini üzmeye değer mi? Önemli olan soru bu.”
Mavi, önündeki içecekten bir yudum daha alıp damağında kalan tatlı hissin bile Muzaffer’i bir anlık unutturmasını sağlayamayışıyla dalgınca, “Peki ya sevdiklerim bensiz daha iyi olacaksa? Muzaffer’le birlikte olmaya başladığımdan beri benim yüzümden katlanmak zorunda olduğu şeyleri düşünsene. Kim bir sevgili yerine hâlâ hissettiklerini bile doğru düzgün anlamayan bir çocukla yaşlanmak ister ki?” dedi.
“Bunun kararını sen veremezsin. Lafı dolandırarak seni oyalamayacağım. Bazı konularda diğer insanlardan daha fazla çaba sarfetmen gerektiğini en iyi biliyorum ama, ‘Başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır,*’ diye bir cümle okumuştum Ahmet’in hediye ettiği kitapta. Gördüğüm en temiz insanlardan birisin sen Mavi. Muzaffer’in eski karısı için bile kötülük düşünmeden hareket ettin. Muzaffer de senin gibi düşünseydi ya? ‘Benim yüzümden bu kadınla muhatap oldu. Hayatına hiç girmeyim,’ deseydi?”
Muzaffer’i tanımadığı bir evrenin varlığı bile Mavi’nin kalbinde sancıya neden olurken, “İyi ki dememiş ama değil mi?” diye sordu.
“Bunu sen söylüyorsun, ben bilemem ki. Muzaffer’in olmadığı bir hayatı hayal et. Bu senin için ne kadar katlanılabilir?”
“Düşündüğümde bile buram ağrıyor,” diyerek tam göğüs boşluğunu gösterdi Mavi.
“Aşk, özellikle de karşılıklı aşk bu zamanda çok da nasip olan- Pardon denk gelen bir şey değil,” diyerek kıkırdadı Melike. “Sen bana, ‘Hayatımın en güzel zamanlarını yaşıyorum,’ diyerek mutluluğunu anlatmıştın aylar önce. Hiçbir yol düz değil ya da sonu mavi bir denize çıkmıyor. Sana aldığımız vakumlu saklama kaplarını da en başta sevmemiştin, uzun bir süre kullanmayı reddetmiştin hatırlarsan ama sonra ‘İyi ki aldık bunları,’ demiştin. Muzaffer, alelade bir saklama kabı değil tabii ama çıktığınız ömürlük yol arkadaşlığı da böyle. Bol atışmalı, öğretmeli, öğrenmeli, kimi zaman kahkahalı ama kimi zaman da sancılı… Tıpkı vakumlu kaplara alışman gibi. Gerçek bir şeyler yaşıyorsun sen Mavi. Kitaplar ya da filmler mutlu sonla bitse de aslolan o sonun ardından gelenler. Gerçek hayat bu çünkü. Kimse sonrasını anlatmıyor, anlatmak istemiyor.”
Mavi, “Ondan önce- Yani Muzaffer’den önce yalnız olmanın değerli olduğunu düşünüyordum ben,” diyerek içeceğinin üzerindeki küçük şemsiye ile oynamaya başladı. “Payıma yalnız bir birey olmanın avantajlarının düşeceğini sanıyordum. Ölene kadar bilimle olacağım ve bu bana yetecek. Ama en büyük hayalim olan yıldızımı bulduğumda ona Muzaffer’in adını verdiğim zamanki yüz ifadesi kadar hiçbir şey beni mutlu etmedi.” Daha sonra bakışlarını kaldırıp, “Çok bencilim değil mi?” diye sordu.
“Bencil olsaydın sürekli aklında olan adamdan bahsedip durmazdın. Geldiğimizden beri arkandan konuşan insanların sana olan zararını değil Muzaffer’i üzecek olmalarını anlatıyorsun. İnan bana bencil olan insan bu kadarını umursamazdı.”
“Bilmiyorum ki,” diyerek mırıldandı Mavi. İçtiği içecek onu iyiden iyiye gevşetmiş, burnunun ucunda hissettiği kokuyla daha saatler önce yanında olan adamdan başka bir şey gelmiyordu ki aklına. Bugün yaptığı saçma davranış yüzünden sevgilisini kırdığını, hatta onun şu an kırgınlığını da boş verip kendisini merak ettiğini de biliyordu. Kendisini iyiden iyiye zihninde acımasızca eleştirirken onun değişen surat ifadelerinden neler düşündüğünü anlayan Melike masanın üzerinden onun elini tuttu.
“Yorulduğunu görebiliyorum Mavi. Her yeni insan, sanki eskilerden çok hayır gelmiş gibi bir yük bindiriyor sırtına, bunu da anlayabiliyorum. Ama insan yükünü hafifleten insanlara tutunmalı bu hayatta. Kalbinin ağırlığı sırtındakilerin ağırlığıyla fazlalaşsa da onu senin yerine sırtlayanlara güvenmeyi öğreneceksin sen. Özellikle senin için bu daha zor biliyorum ama sen zafer yıldızının ışığını takip etmeye devam et, o seni karanlıkta bırakmaz.”
Mavi, ağlama isteğiyle birlikte kuruyan ve canını yakan boğazını rahatlatmak ümidiyle önündeki içecekten bir yudum aldı. “Sabahtan beri arıyor, açmadım da.”
“Ben haber verdim nerede olduğumuzu, merak etme.”
Koltuğunda rahatsızca kıpırdansa da babasının hayatında olduğu için minnet duyduğu insanlara şükranla yaklaşması gerektiği öğüdünü aklına getirdi Mavi. “İyi ki varsın Melike. Kankam iyi ki seni bizimle tanıştırmış.”
Melike, Mavi’ye alkolsüz bir mocktail almasına rağmen kendisine aldığı alkollü içeceğinin bünyesinde yarattığı hafifleme hissiyle birlikte genişçe gülümsedi. Mavi’ye bilerek içki içeceklerini söylemiş, çocuğun içtiğini zannederek ona kolayca dökülmesini hedeflemişti. Tanıştıkları günden bu yana ikisi, Muzaffer hariç herkesi şaşkınlığa sürükleyen bir dostluğa adım atsalar da Mavi, hislerini tarif edememesi yüzünden çok kolay anlatamıyordu bazı şeyleri. Melike de bunu bilerek destek olma sırasının ona geçtiğinden emin Mavi’ye küçük, zararsız bir yalan söylemekte bulmuştu çareyi ama gözlemlediği kadarıyla Mavi sarhoş olduğunu sanıyordu, hem de bir bardak tatlı, tropik meyve aromalı Aperol mocktail‘i ile!
Muzip bakışları yeşil gözlerinde peydâ olurken, “Demek o kadın Muzaffer’e dokundu ha!” dedi.
“Zaten bakıp duruyordu,” dedi Mavi hırsla. Muzaffer’den önce kıskançlık duygusunun en hafif hali olan imrenme hissini bile yaşamayan çocuğun siniri gözlerinden taşarken sözlerine devam etti. “Bugün o kadın, seminerde başarısız olacağımı düşünürken ben durumu gayet iyi idare ettim. Üzerine Muzaffer de gelince kıskançlıktan ne yapacağını şaşırdı! Ona soktuğum laflar için hiç pişman değilim ama biz yine de babama söylemeyelim olur mu?”
Melike, ‘Babama söylemeyelim,’ demesine rağmen kendisinden önce Baysal’a durumu anlatacağından emin olan çocuğa doğru başını salladı. “Baban bu konuda senin yanında olurdu bence.”
“Vallaha mı?”
Bu kez kahkahasıyla mekanı çınlatan Melike, “Karşımda oğlumla Muzaffer’in karışımı oturuyor sanki!” dedi.
“Çok özledim,” diyerek alt dudağını ısırdı Mavi. “Arkamı dönüp gitmeden önce bana olan bakışlarını görmeliydin. Çok seviyorum kitabıma.”
“O da seni çok seviyor kitabıma.”
“Sence bana kırgın mıdır hâlâ? Yaptığım saçma davranışlar için yani?”
“Kırılsa da toparlayacak olan sensin yine,” diyerek güven verici bir şekilde gülümsedi Melike. “İkiniz de birbirinizi değiştirip size ait olan özellikleri birbirinize transfer ettiniz sanki. Sen her ihtimalde yine ona giderdin Mavi, tıpkı onun da sana geleceği gibi. Bundan sonra sana düşen daha da güçlü olmak, aşkına güvenmek. Bazen düşebilirsin, bu da çok olağan. O zaman anlatmaktan çekinme. Kendi dilinde anlat ama yine de anlat. Kaçarsan, sıkıntıları o an çözmezsen dağ gibi birikir. Bu da sizi yıpratır.”
“Anladım,” dedi Mavi. İzlediği çocuklara özel televizyon programıyla okumayı söktüğünden beri öğrenmeye olan açlığı dinmemişti onun. Önüne sunulan ya da kendisinin keşfettiği ne varsa okumuş, bir daha unutmamacasına zihnine kazımıştı. Ta ki gülüşü en parlak yıldızlardan da parlak adamın ona tüm bildiklerini unutturduğu o gün gelinceye kadar. Onun üzülme ihtimaliyle ne yapacağını bilememiş, bunca zaman öğrendiklerinin de bu konuda bir işe yaramadığını görmüştü.
Oysa, Muzaffer’e sorulsa Mavi’ydi onun öğreticisi… Ama kendisinin her gün her dakika Mavi’ye neler kattığından da habersizdi adam. Ona göre mavi benekli yavru ceylanı ona razı olmuştu, sevgilisinin de aynı şeyleri kendisi için hissettiğinden habersiz… Bu yüzdendi Mavi’nin kalbinin ortası sancıyarak arkadaşına sığınmasının sebebi.
Küçükken kendi uydurduğu dili yine kendisinden başka kimselerin anlamadığı anlardan varlığını tüm hücreleriyle reddettiği aşkı gökyüzünden, yıldızlardan indiren ve Mavi’nin kalbine yerleştiren, ‘yetmez’ demek isteyerek orada bir de hükümdarlık kuran adamın varlığı için evrenin her bir toz tanesine minnet duyduğu zamanlara geçiş yapan Mavi, bir an önce eve gidip sevgilisinin gönlünü almak için gerekirse edebiyat alanında bir doktora yapmaya bile katlanabileceğini düşündü, Muzaffer, tıpkı babasının da söylediği gibi bir zafer yıldızı misali kalbinin üzerinde bir ömür asılı kalsın diye…
✨✨
*Bülbülü Öldürmek, Harper Lee
Mavi 💙 (%10 🪵 + %90 🌟)
Muzaffer (%30 🪵 + %70 🌟)
Açıkçası öylesine bir şeyler karalamak pek benlik değil biliyorsunuz. Mavi’nin aslında ne kadar zorlandığını, iki farklı insanı bir araya getirip ‘Sonsuza kadar mutlu yaşadılar,’ şeklinde kalmadığını sizlere göstermek istedim. İlişkinin tuzu biberi böyle şeyler, böyle böyle öğrenecek Maviş’imiz de 💙
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙