✨✨
Hiçbir beklentiye girmeden de birini sevmenin mümkün olduğunu ona birkaç yıl önce kanıtlayan sevgilisinin çekip gidişiyle birlikte kendisini bir denizin kenarında öylece yanan bir deniz feneri gibi hissediyordu Muzaffer. Oysa kimi zaman bir okyanustu o, bazen de dalgaların arasında öylece savrulan bir gemi… Ama ilk kez karanlık suların yanında, kendisini bile aydınlatamayacak kadar solgun ışıklarla bezeli, yalnız bir deniz feneri misali birkaç saatlik sessizliğin aslında insan ömründe ne kadar da yenilgilerle dolu olduğunu deneyimliyordu adam.
Yıllarca ömrünü paylaştığı taştan bir duvarı evi zannederken gerçek olan yuvasını bulduktan sonra yeniden başında bir çatı olmadığı günlere döneceğine olan korkusuyla etrafta dört dönmüştü. Mavi’yle birlikte olduğu günden bu yana zaman onun nezdinde yürümüyor, adeta koşuyordu. Ta ki bugüne kadar… Ölümsüzlüğün aslında var olduğunu aşık olduğu çocuğun öpücüklerini teninde hissettiği andan itibaren kendisine ispatlarken bugün yaşadıkları onu yeniden aciz bir ölümlü haline getirmişti. Ya da o böyle düşünüyordu.
Arkasından gidip de sevgilisini bulamadığı o an, yaratıcısından alelade bir yıldız isterken en güzel gülüşlü, en parlak yıldızın ona nasip olmasından sonra, onun ellerinin arasından kayıp gitme ihtimali düşüvermişti aklına. Yanlış söylediği kelimeleri düzelten, bayıldığı bel kolyesiyle mutfağında kendi kendine dans eden, aylardır yıldızlı yastığının yerine kendisine sarılan Mavi’nin hayatında olmama ihtimalinin düşüncesi bile mahvetti onu. Sanki muhtaç olduğu huzur, dinginlik ve tüm aidiyet hissinin sahibi çocuğun silinmesiyle elindeki tüm güzel şeyler bozulup da çürüyecekmiş gibi iflah edemeyeceği bir korku peydâ oldu yüreğinde…
Üstelik Mavi’yi tanıyana kadar hayatından çıkan insanların yokluğu korkutmamıştı onu. Otuz dört yıllık ömründe de hiç kimse Mavi kadar sahici ışıklarını vurmamıştı yüzüne, tenine, yüreğine… Onsuz yaşamayı düşlemeye bile korktuğu birine nasıl veda ederdi ki insan? Muzaffer de bununla nasıl başa çıkacağını bilemiyordu zaten. Önce sakin bir duygu mühürledi tüm ruhunu, sonra sakin duygusunun yerini insanca korkuları aldı. Elleri titreyerek aradığı sevgilisi telefonu açmadığındaysa Muzaffer, artık ölümlü olduğuna iyiden iyiye inanmaya başladı.
Mavi’yi arayarak geçirdiği yolculuğun sonunda evine geldiğinde Melike’den gelen mesajla gönlü de rahatladı adamın. Kimselere anlatmadığı korkularını tıpkı bir masal gibi anlattığı çocuğa nasıl yardım edeceğini bilemediğinden önce kendisine kızdı. Bunca zaman yanındaydı ve Muzaffer de onun yaşadıklarının aslında ona ne kadar ağır geldiğini öngörebilirdi öyle değil mi?
Ama yapamamıştı işte. Mavi kendisi ile olduğu zamanlarda o kadar iyiydi ki Muzaffer çocuğun gözlerinde gördüğü hareketsiz, donuk ve güçsüz bakışlarla anlamıştı aslında onun ne kadar zorlandığını. Oysa o, Mavi’nin tek sözüyle kendilerine yeni bir dünya yaratırdı, muktedirdi buna. Madem mutsuzdu, madem bir şeyler yolunda gitmiyordu onunla olmalıydı tüm mutsuzlukları da. Mavi’yle bir yola çıktığında, daha en başlarda, o yolun ne kadar muazzam bir ihtimal olduğunu biliyordu ama aynı zamanda kolay olmayacağından da emindi.
Yol ne kadar çetrefilli de olsa başına güzel bir şey geldiğinde hemen Mavi’ye anlatmak istiyor, biri onu sinirlendirdiğinde Mavi’nin kollarında dinlenmeyi diliyor, eğer üzgünse yine en çok Mavi’yi özlüyordu. Dıştan pasparlak ama yakalandığında avuçları yakan sevgilisine bir tek kendisinin bağışıklığı olduğunu hissediyordu. Başkaları için belki can acıtıcı olan çocuk, Muzaffer’in yaşaması için hayat kaynağıydı. Onsuz kaldığında tüm suretinin yeryüzünden silinip gideceğini de biliyordu.
Şimdi her konuda destekçisi olduğu sevgilisi onun yanında olmak istememiş, kaçarak arkadaşına sığınmıştı. En çok da bu yaralıyordu ya onu. Muzaffer, her ne yaşarsa Mavi’yle olmasını dilerken zor zamanlar geçiren sevgilisi onsuz olmayı tercih etmişti. Bunun da sebebini az çok tahmin ediyordu aslında. O şırdansız hırtların kıskançlıkla hareket ettiklerini, Mavi’nin en güzel zamanlarını, başarılarını baltalamak isteyerek çocuğun canını yakmayı dilediklerini anlıyordu. Ama onun ilgilendiği kısım üç beş sikik tip değildi ki. O, sadece Mavi’yi ve onun ne kadar kırıldığını düşünüyordu, başka bir şey düşünmesi mümkünmüş gibi…
Oturduğu koltukta şöyle bir arkasını dönüp acayip çizgi filmlerden birinin şeklinde dizayn edilmiş duvar saatine baktı. Daha sonra elini kenarda duran pakete atıp bir sigara yaktı. Tam sigarasından bir nefes çekmişti ki Mavi’nin bu meretin zararlarıyla ilgili uzun konuşması ve kesinlikle evde içmemesi gerektiği öğütleri hatırına bir bir düştü.
“O artist arkasını dönüp gidebiliyorsa ben de burada dumanlanırım. Hatta banyoda içecem lan!”
Ağzından çıkan sözlerle gaza gelip de ayaklanmıştı ki sevgilisinin kokusu sanki onu rahat bırakmak istemez gibi burnunun ucunda beliriverdi. O temiz kokuyu kirletmeye kıyamadığından, “Sikerler,” dediğindeyse bir de Mavi’nin yatak haricinde küfür etmemesi gerektiği uyarısını hatırladı.
Salonun ortasında dikilerek kendi kendine konuştuğunu fark dahi etmeden, “Mavi ceylan değil de Lincoln sanki anası avradını,” dedikten sonra bir çırpıda sigarasını söndürdü. “Köleliği kaldırdı ama herifçioğlu gibi beni de kölesi yaptı.”
Eskiden boş zamanlarında düşündüğü Beşiktaş’ının yerini artık çalıştığı derslerinin aldığını görünce iyiden iyiye örneklerinin bile Mavi’ye benzediğini fark ederek ona ne kadar kızgın da olsa sevgilisinin güzel yüzünü çok özlediğini düşündü. Onun hayatına girişinden bu yana aylar, hatta yıllar geçmişti ama Mavi’den ayrı kaldığı saatlerde onu hiç bu kadar özlediği bir zaman dilimini hatırlamıyordu. Yanından ayrıldığında gözlerinde gördüğü ifade yeniden hayalinde canlanırken bir kez daha o tırnaksız tipleri yerin dibine sokmamasının pişmanlığını yaşadı.
Aklı Mavi’yle doluyken koltuğa yeniden oturmuştu ki kapının kilidinde dönen anahtarla yavru ceylanının eve geldiğini anlayarak eline telefonunu alıp sanki telefondan bir şeylere bakıyormuş gibi yapmaya başladı. Kolay değildi öyle Muzo’yu arkada bırakıp da kırık bakışlarla çekip gitmek!
Mavi’nin araladığı kapıdan sadece alnının ve kocaman gözlerinin göründüğünü göz ucuyla fark edince kafasını iyiden iyiye diğer tarafa çevirip sanki onun geldiğini fark etmemiş gibi yapmaya devam etti.
Bir süre yüzünün yalnızca burnundan yukarısını aralık kapıdan gösteren Mavi, “Şey-” diyerek içeri girdi. Sanki daha başka ne söyleyeceğini kestiremiyormuş gibi anlamsız yüz ifadesiyle birlikte sallana sallana ayakkabılarını çıkarıp koltuğun kenarında dikilmeye başladı. Muzaffer’in kendisini umursamadığını görünce vücudunda dolaşmakta olan etil alkol yüzünden gevşeyen bedenini taşıyamayarak koltuğun ucuna adeta devriliverdi.
“Sevgilim?”
“Birileri vaktizamanında bu saatlerde İstanbul’un ne kadar tehlikeli olduğunu falan söylüyordu. Barlarda gezen bünye için baya büyük konuşmalar.”
“Melike bıraktı beni,” diyen Mavi uzun, işaret parmağını havaya kaldırdı. “Bir tane tatlı bir şey içtim de.”
Muzaffer, Melike’den onun içki içmediğini de öğrendiğinden kendisini bir bardak alkolsüz içecekle sarhoş zanneden sevgilisinin buradaki tek tatlı şey olduğu bilgisini kendisine sakladı. Tabii ki Mavi’nin sevimliliğine kanıp da onu hemen affetmeyecekti! Bugün ona kendisinin her daim onun yanında, onunla olduğunu söylemeli, bundan sonra her ne olursa olsun Muzaffersiz, tek başına bir şeylere katlanmak zorunda olmadığını öğretmeliydi.
“Alkolik de olmuş,” dedikten sonra burnundan bir nefes verip ‘hıh’ sesi çıkardı Muzaffer. “Yakında beni de döversin sen.”
Mavi, öğleden sonra yaptığı davranışlar için utanıp kendisini suçlasa da kanında dolaşan, bir bardaklık yüzde otuz oranındaki alkol sebebiyle o an kendisini arsız bir ruh halinde hissetti. Genişçe gülümseyerek, “Ben sana kıyamam ki sevgilim,” dedi. “İnsan aşık olduğu adamı döver mi hiç?”
“Bugün bahçenin ortasında sik gibi bırakıp giden yarın döver de.”
“Muzaffer,” diyerek sızlanır gibi konuşmaya başladı Mavi. “Omurgalı ya da omurgasız hayvanlarda, erkek bireylerde yer alan eşey ve üreme organı yapısı gibi bırakmak istemedim ben seni. Çok özür dilerim. Öyle bir niyetim yoktu. Hem hatamı da anladım,” dediği an sevgilisinin kalın, kaslı bacaklarını açarak oturduğu koltukta ne kadar da yakışıklı olduğunu bir kez daha fark edip, “Hadi sevişelim,” dedi.
Gelen son cümleyle birlikte elindeki telefonu kenara bırakan Muzaffer, bakışlarını tamamen Mavi’ye doğru çevirdi. Yanakları iyiden iyiye pembeleşmiş, giydiği siyah tişört yüzünden dudakları ve yanakları kumral teninde iştah açıcı sulu birer elma gibi görünen Mavi’nin cesur tavırlarına dayanması gerektiğini kendisine bir kez daha hatırlattı. Zor olsa da bunu yapmak zorundaydı. Bu yavru ceylan kırılanın yine kırılmış olan tarafından tamir edilmesi gerektiğini öyle veya böyle aklına kazımalıydı.
“Seninle şu an çiftleşemem. Ders çalışmam lazım. Okuyup büyük adam olacam ben.”
“Biz çiftleşmiyoruz!?” diyerek sızlanmasına kaldığı yerden devam etti Mavi. “Hani birbirine aşık insanlar sevişirdi? Hadi!”
Sözlerinin akabinde baygın bakışlarıyla birlikte Muzaffer’e doğru yaklaşan Mavi, adamın tam dibinde bitti. Tehlikenin göstere göstere geldiğini anlayan ve Mavi ona dokunduğu an giriştiği irade savaşını kaybedeceğini bilen Muzaffer’se kafasını diğer tarafa çevirip, “Önce bir gönlümü al. Bedenimi ha deyince hoyratça kullanamazsın. Everest Dağı’nda dövülen bedenimi sana öylece sunamam, kusura kalma,” dedi.
Mavi, yaşadığı hayalkırıklığıyla dudaklarını aşağı doğru bükerek ofladı. Kendisi de hatalı olduğunu biliyordu elbette. Saatlerdir Melike’yle sohbet ediyor, kadından akıl alıyor, bundan sonra nasıl davranması gerektiğini kimsenin fikrine ihtiyacı olmadığını düşündüğü zamanların aksine arkadaşına soruyordu. Daha sonra aklına gelen şeyle birlikte hevesle Muzaffer’e baktı.
“Bozkırlı filozof Neşet Baba der ki: ‘İki vücut bir tek gönül olmayan, ne yaşamış, ne yaşıyor, ne yaşar?'”
Mavi’nin alıntısı yüzünden dudaklarında peydâ olmak üzere olan gülüşünü bastırarak, “Ee?” dedi Muzaffer. Yıllardır çocuğa Neşet’in aslında filozof olmadığını söylemeye kıyamıyor, ondan üstün filozof olmayacağına da kendisi sıkı sıkıya inanıyordu zaten.
“Yani biz de tek kalbiz ya hani? Hadi tek vücut olalım.”
Gözlerini kocaman açan Muzaffer, “Resmen azmışsın sen,” dedi.
Mavi, aşağı kısımlarına bakarak kelimenin çıkarımının doğru olup olmadığını anlamaya çalışırken bakışlarını ‘azmak’ sözcüğünün savını destekleyecek hiçbir etkiye maruz kalmayan yerlerinden Muzaffer’e doğru çevirdi. “Özür dilerim Muzaffer.”
“Valla ön yargılarının tutsağı olan birinden gelen özür beni tatmin etmedi açıkçası,” dedi Muzaffer. “Öznel, kişisel, duygusal ve psikolojik sebeplerle bir ön yargı tutturdun gidiyon. Şunu unutma beyin bir inanç pompasıdır. Duyular aracılığıyla beyne aktarılan veriler, bunu geleneksel bir kalıba oturtmaya çalışır. Aha senin yaptığın da bu.”
“Ne?”
Muzaffer, kenarda duran tespihini eline aldı. Boncukları parmaklarının arasında yavaş yavaş kaydırırken bir bacağını kalçasının altına alıp diğerini de dizinden kırarak koltuğun tepesine tünedi. “Diyorum ki, beyin süregelen kalıplardan anlam çıkaran gelişkin bir kalıp tanıma makinesi gibidir. Gördüğümüz, öğrendiğimiz kalıplar inandıklarımız haline gelir, inançlar da gerçekliklerimizi şekillendirir. Sen de ön yargılarınla, bu zamana kadar yaşadıklarını kendine yol haritası belleyip zihnini istasyon ediyon oralarda.”
Mavi, bedeninde hissettiği ani değişiklikle birlikte bakışlarını yeniden kucağına doğru indirdi. Gördüğü manzarayla birlikte yutkunarak karnında oluşan hareketlenmeyi de fark edince gözlerini kırpıştırarak yutkundu. Sevgilisinin az önce söylediği kelimenin sözlük anlamını bilse de Muzaffer’in onun davranışıyla inanç kavramını harmanlayarak akıcı bir şekilde sunmasıyla argoya çalan tarafını deneyimlemeye başlamıştı!
“Muzaffer,” diyebildi yalnızca.
Muzaffer, Mavi’nin yaşadığı durumdan habersiz tespihini çekmeye devam ederek sözlerini sürdürdü. “Hayat ileriye doğru yaşanır yavru ceylan. Ama geriye dönüp bakınca anlaşılır*. Yani anlamlı bir öykü oluşturmak senin elinde. Bu sözü de bana verdiğin kitaptaki adamdan çöreledim, şimdi intihal olmasın. Ama kıyak adam kitabıma.”
Mavi dudaklarını yalayarak Muzaffer’in kucağına çıkmamak için derince bir nefes alıp içinden ona kadar saydı. Daha birkaç saat önce kendisini yatıştırmak için saydığı sayıları şu an tam mide boşluğunda oluşan duygular yüzünden saydığına kendisi de inanamazken yine de Muzaffer’in gönlünü almak için kendisini durdurması gerektiğine emin oldu. Aylardır birlikte oluyorlardı belki ama genellikle ilk adımı atan taraf her daim Muzaffer’di.
Sevgilisine karşı çekingenliği zaman içinde azalsa da yine de arsız bir bünyeye sahip olamadığından ilk kez Muzaffer’i elinden tutup da yatağa götürmek isteyen taraf kendisiydi. Yaradılışında eksik olan ve bunca zamandır bir türlü öğrenemediği, ’empati’ duygusunu kendisini zorlayarak derinlerde bir yerlerde bulup da ona tutundu. Babasının öğrettiği gibi, ‘Aynı durumda ben olsaydım ve bu kadar kırılmışken bana bu davranış yapılsaydı?’ cümlesini düşünüp damarlarınla kendi kanıyla birlikte gezinen şehveti yok sayarak Muzaffer’in gönlünü almak için konuşmaya başladı.
“Sözlerinde çok haklısın,” dedi. Daha sonra zihninden geçenleri Muzaffer’in de bilmesini ister gibi, “Ama ben galiba az önceki konuşman yüzünden sana yükseldim,” diyerek dudaklarını birbirine bastırıp dudağının sağ ucunu mahcup bir ifade ile yukarı doğru çekti.
Muzaffer, bakışlarını Mavi’nin aşağı kısmına doğru indirdiğinde belki de bunca zaman ona ilk kez bu kadar dürüst gelen, gözleri önüne apaçık serilen sevgilisinin durumuyla bir kez yutkundu. Anında kuruyan boğazıyla ikinci kez yutkunmak istese de fizyolojik olarak bu mümkün olmadığından öksürmeye başladı. Aylardır hemen her gün birlikte olduğu Mavi’nin tenine doymak onun kitabında yoktu. Bel kolyesi hariç kumral teniyle çırılçıplak kucağında inleyen bir Mavi göz kapaklarının ardında belirince yine kendi topuğuna sıktığını anlayarak bu kez de o içinden ona kadar saymaya başladı.
Toparlandığını hissettiği anda, “Yok öyle üç kuruşa beş köfte Mavi Efendi,” dedi.
“Ben kırmızı et yemem, ayrıca efendin değil sevgilinim bir kere ben! Zaten başım dönüyor. Bir daha içki içmek mi? Tövbe! Şuna bak Demir Dağı’nda dövülen makine gibi bedenim tutkularımın esiri oldu. Dikkatini çekerim çakma Everest değil, gerçek Demir Dağı. Ayrıca kahve bile içerim ama içki asla!”
Muzaffer sevgilisinin saçmalamasına karşılık birden boş bulunup, “İçtiğin zıkkımda alkol yokmuş ki,” dedi. “Tövbe mi dedin sen az önce?”
“Ne?”
“Ne ne? Melike abla sana dışarıda içki içirir mi hiç? Bir de akıllıyım dersin,” diyerek burun kıvırdı Muzaffer.
Mavi, arkadaşının onu kandırmasının verdiği sinirle nasıl olduysa aniden ayıldı. Saatlerdir sarhoş olduğuna olan inancı birden bir buz misali kırılıp da yok olurken Melike ile sonra uğraşmayı zihninde her daim baki olan ‘yapılacaklar listesi’ kısmına yazarak sanki hiçbir şey düşünmemiş gibi Muzaffer’e doğru baktı.
“Ben gerçekten özür dilerim Muzaffer. Babamı kırmamak için başkalarından dilediğim özürler gibi değil bu, içimden gelerek söylüyorum. Ben- Nasıl desem? Bazen içimde oluşan ve anlamlandıramadığım hislerimle bir türlü başa çıkamıyorum. Onlar da seni sıkıştırınca benim yüzümden utandığını ve zor durumda kaldığını düşündüm. Sanki ben Einstein‘ım, onlar da Werner Heisenberg. Üstelik kuantum mekaniği doğuyor ve onlar haklılar! Ben her şeyin teorisini, düzeni ararken onlar bu düzenin olmadığını, benim sadece kaosun içindeki bir yanılsama olduğumu her dakika yüzüme vuruyorlar. Anomali gibi- Anlatamıyorum ama bu ilk kez de olmuyor. Arkadaşlarımıza karşı bile seni utandırıyorum, görüyorum bunu.”
Muzaffer, sevgilisinin hatasını anladığını kendisini Einstein‘ın yerine koyarak verdiği örnekten anlayarak şaşırsa da, “Ne alaka?” diye sordu.
“Fehmi dayıya, Sıddık’a öyle şeyler söylüyorum ki… Bana tuhaf tuhaf bakıyorlar. Hatırlasana Arven doğduğunda onu bir tek ben kucağıma alamamıştım. Arkadaşlarımız bile garipsiyor beni. Ben, benimle yaşamanın ne kadar zor olduğunu babamla olan hayatımdan biliyorum. Sana da bunu yaşatmanın haksızlık olduğunu düşündüm. Bilmiyorum işte.”
Melike ile konuştuğu konuları daha üzerinden saatler geçmemişken bir kez daha konuşuyor olmasının verdiği ağırlığı görmezden gelmeye çalışarak cesurca Muzaffer’in gözlerinin içine baktı Mavi. Daha sonra çenesiyle bezdirmeyi planladığı arkadaşının da dediği gibi ne hissediyorsa Muzaffer’e en dolambaçsız yoldan söylemeli, aralarına en ufak bir mesafenin bile girmesine izin vermemeliydi. Sözcüklerle, onların anlamlarıyla arası iyi olmasa da kendi dilinde anlatmalıydı olanı. Bu zamana kadar onu anlayan sevgilisinin hoşgörüsüne bir kez daha sığınmayı, Muzaffer’in aslında hayata karışmanın onun için ne kadar zor olduğunu kavramasını istiyordu içten içe.
“Şimdi, öncelikle Fehmi dayı seni acayip seviyor, ha keza Sıddık da. Her gün durakta, ‘Mavi ne zaman gelecek? İki tavla atak,’ diyor gıyabında, uyandırayım. İkincisi, Arven ağlayıp durmuştu da sen kucağına aldığında susmuştu, hatırlıyor musun? Ömer’le Selim şerefsizi de ne zaman baş başa kalmak isteseler Arven’i sana kitlemeye başladılar, farkında değil misin?”
Mavi, duyduklarıyla birlikte göğsünde oluşan rahatlamayı hissederek, “Gerçekten mi?” diye sordu.
Onun bembeyaz dişlerinin süslediği geniş gülüşünün yüzünde yayıldığını gören Muzaffer içini çekti. Mavi güldüğünde dünyanın geri kalanı onun gülüşüyle siliniyor, Muzaffer için geriye pek de bir şey kalmıyordu sanki. Öpmek için onun iznini aldığı günlerden bu yana, belki de arkadaşının evine demir döşemek için gittiği ve uzunca ona dübellerin tarihini anlattığı o güzel sesi kulaklarına çalındığı o ilk andan beri mavi rengine aşık olanların o renge kayıtsız kalamayışı gibi o da mavinin en güzel tonu olan çocuğa hayran olmuştu, geri döndürülemez şekilde…
“Gerçek tabii. Daha geçen hafta sonu bebek boku silmekle geçti tüm günümüz. İnsan en değerli varlığını, evladını güvenmediği, sevmediği birine bırakır mı yavru ceylanım? Sana garip garip bakıyorlarsa beyinleri yetmediğinden o. Fazla zeka senin çenene vurduğundan onlar da anlamakta zorlanıyor. Affet, ömürlerinde bir dahiyle tavla oynamadılar hiç.”
“Peki sence diğerleri de seviyor mu beni?”
“Lan Burak götünü kaldırıp şuradan şuraya gitmez, adam yanına çay çorba içmeye geliyor. Ne zaman Ali ciğerimle konuşsam, Mahir’le sana selam söylüyorlar. Diğer bebeler bizimle olmak için gavur memleketten kalkıp geliyor her üç ayda bir. Mustafa’yla Ahmet’e güzel dediğin aklıma geldi bak benim ayranım kabardı ha yine. Ayaz’ın çenesiyle uğraştırmak vardı da seni; çok güzelsin, kıyamıyorum.”
Mavi, kendisine sabahtan beri söylemekten kaçındığı ‘yavru ceylanım’ sözlerini az önceki konuşmasında ağzından kaçıran Muzaffer’in güzel sözleriyle birlikte başını olumlu anlamda salladı. Değişiklik sevmezdi Mavi. Ona göre, olan olduğu gibi kalmalı, hayatındaki hiçbir şey farklılaşmamalıydı. Muzaffer’den önce aldığı su markasını bile değiştirmeyen Mavi, adamın hayatına girmesiyle kendisini yıllarca bir komada kalmış da ait olmadığı bir çağda uyanmış gibi hissediyordu.
Muzaffer’in ona ayak uydurmak için tutuştuğu çabayı da görebiliyordu ama söz konusu kendi dürtüleri olduğunda kolayca adapte olamayan bünyesiyle zaman zaman kendisini bir çıkmazda hissediyordu. Üzerine gelen insanlar olmasa belki onunla olan hayatına konsantre olup bir şeyleri daha kolay çözümleyebilecekti ama insanların onu bir türlü rahat bırakamayışıydı Mavi’nin çetrefilli zamanlarının asıl eseri. Şimdi Muzaffer’le olan konuşması onun gönlünü ferahlatmıştı belki ama birkaç ay sonra yeniden aynı şeyleri hissedip hissetmeyeceğini de kestiremiyordu.
Nitekim Muzaffer onun ne düşündüğünü sezmiş gibi, “İleride de böyle duygulara kapılırsan bana gel Mavi,” dedi. Mavi onu düzeltmek için ağzını açtığı an elini kaldırıp onu susturdu. “Bilerek adını diyom ki ne kadar ciddi olduğumu anla. Sen benim iki gözümsün, sevgilimsin, hayat arkadaşımsın, kim ne derse desin, kimse kabullenmese de eşimsin. Hem de iki cihanda. Ama yetmişimizde, köyde domates bellerken insanların laflarıyla kendini üzersen kitabıma sana o çok sevdiğin edebiyat doktorasını yaptırırım, uyandırayım.”
“O şırdansız şerefsizlerin sözlerini kafaya takma desem de sik sok tiplerin ne kadar can sıkıcı olduğunu biliyorum. Başa çıkman için yardım alman gerekiyorsa-” dediği an Mavi’nin yeniden onun sözünü keseceğini anlayınca, “Ben sana mağaraya kapan, turuncu donlu herifin teki seni ağlatsın demiyorum. Ama sen beni bile adam, insan yaptıysan elinden her şeyin geleceğine inan diyorum.”
“O kadın sana dokundu!”
“Sana da ev sahibi yamışıyor hâlâ,” dedi Muzaffer. “Sanıyorsun ki benim kafam atmıyor.”
“Atakan mı?”
“O yalak dakika başı yanına geliyor okulda. Ama ben ona köpürüp de seni ortada bıraksam işimiz yaş Mavi ceylanım. Ben senin sayende değiştim. Misal bir kurbağayı kaynayan suya atarsan hotlar zıplar kaçar ama onu ılık suya koyar ve suyu da yavaşça ısıtırsan suyun içinde uslu uslu oturur. Sen de beni aha o deney kurbağası gibi değiştirdin.”
“Sen prensin öptüğü kurbağasın bence.”
“He ben de prens oldum,” diyerek gülümsedi Muzaffer. “Ama senin sayende, yine diyorum. Sen de adaptasyonunu, evrimini yavaş yavaş tamamlarsın ama canın acırsa bana gel hep. Ben senin için orada olurum.”
Mavi, kahverengi gözlerinden samimiyet taşan adama doğru gururla baktı. İlk tanıştıkları zamanlar aklında hızlıca oynarken onun kendisine verdiği örneklerin bile ne kadar değiştiğini görüp sevgilisinin aslında çok zeki olan ama imkansızlıklar yüzünden hayatın gerisinde kalmış insanlardan yalnızca biri olduğuna emin oldu. Muzaffer’in, kendi babası gibi bir adam tarafından yetiştirildiğinde aslında ne kadar farklı yerlerde olabileceğini düşünürken o zaman da kendisini bulamama ihtimaliyle bu fikri aklından hızlıca silip attı. Karşısındaki adam mümkün olan evrenler arasında, tüm olasılıkların içinde en iyisiydi ve tam da kendisine göreydi.
“Ben sana çok aşığım sevgilim,” dedi. “Özür dilerim bir kez daha.”
“Ben de sana ölüyom kitabıma ama söz ver bana. Ne olursa olsun bir daha böyle çekip gitmek yok. Hele Muzo’yu arkada, merakta bırakmak hiç yok.”
“Söz.”
Muzaffer, Mavi’nin tatlı tatlı onu onaylamasıyla birlikte elini sevgilisinin hâlâ sulu birer elma gibi parlayan al yanaklarına attı. Onun suratında neredeyse ilk kez gördüğü mahcup ifadenin yerli yerinde olduğunu görünce bunun alışılmışın dışında olan ciddi konuşması yüzünden olduğunu anladı. Dakikalardır Mavi ona sırnaşmasına rağmen o kaya gibi sağlam iradesi ile ona dayanıyor, sevgi sözcüklerini her zaman olduğu gibi ortalığa saçmıyor, Mavi’nin sevilmediği fikrini zihninden silip atmak için uzun uzun onunla konuşuyordu. Bu kadar ciddiyetin kâfi geldiğini düşünmüş olacak ki arsız bir gülümseme ile Mavi’nin ceylan misali kocaman, kahverengi gözlerine baktı.
“Rusların kumara olan bağımlığını düşün, misal gibisine yani. İşte ben de sana öyle bağımlıyım yavru ceylanım. Kadere karşı gelir gibi tutkuyla oynadığım kumar karşıma seni çıkardı. Ama ben masadan tam zamanında kalktım. Sen de böyle yap. Siktir et boş konuşan tayfayı. Bize aşkımızı doya doya yaşamak düşer.”
Mavi, bir kez daha kasıklarında hissettiği hareketlenme ile yutkundu. “Sen Dostoevsky mi okuyorsun?”
Verdiği örneği sevgilisinin anında çakozlamasıyla çocuğun zekasına bir kez daha hayran olan Muzaffer, “He,” dedi. “Senin beni bulma ihtimalin aritmetiğin kurallarıyla açıklanabilir ama bugün buradan baktığımda bile mucizevi görünüyor.”
“Muzaffer,” diyen Mavi, adamın ellerini kendi ellerinin arasına aldı. Bir hamlede onun kucağına tırmanıp, “Sen haklısın galiba,” dedikten sonra onun ellerini bırakıp Muzaffer’in yanaklarına güç bulma isteğiyle tutundu.
“Azdım diyon yani.”
“Sevgilim!” dese de elbette hissettiklerinin bu kelimenin tam da malum anlamını yansıttığını bunca zaman sonunda öğrenmişti. Muzaffer’in dudaklarına kendi dudaklarını yaslayıp adamı doya doya ve dahası korkusuzca öpmeye başladı. Geçen zamanlarda tam da Muzaffer’in söylediği gibi matematiğin açıklayabileceği ama yine de sanki herkese değil de yalnızca onlara denk düşebilecek bir şansla birbirlerini bulmuş olmanın verdiği minnet duygusuyla sevgilisinin dudaklarının her bir köşesinde gezdirdi kendi dudaklarını.
Muzaffer, Mavi ile tanıştıktan sonra her şerrin mutlaka bir hayra çıktığına emindi zaten. Bugün de yaşadıklarının Mavi’nin utanç duygusunu süpürüp de götürmesine vesile olduğunu görünce halinden memnun ellerini Mavi’nin beline attı. Siyah tişörtünü hafifçe sıyırıp bakmaya, dokunmaya kıyamadığı bel kolyesinin süslediği tenini okşarken birden ayaklandı. Mavi’yse düşmemek için bacaklarını onun beline sıkı sıkıya bağladı.
“Bu halin başka güzel be iki gözüm.”
Mavi, dudaklarını kendi dudaklarının üzerinden çekmeden konuşan adama doğru kaşlarını çatarak, “Eskiden kötü müydü?” diye sordu.
Yatak odalarının aralık kapısını açıp da içeri giren Muzaffer, telaşsız şekilde önce Mavi’yi yatağa yatırdı. Daha sonra onun altında kalan ve Mavi’nin her sabah üşenmeden, ‘Yorganımız kirlenmesin,’ temalı konuşmasıyla serdiği örtüyü tek eliyle onun altından çekip yere fırlattı. Komodinin üzerinde kalan lambaları da yaktıktan sonra Mavi’nin üzerine doğru eğildi.
Mavi’nin o anda ne yere atılan örtü umurundaydı ne de onu daha iyi görebilmek için sevgilisi tarafından yakılan ışıklar. Üzerinde ellerinden güç alarak durup da onu hayranca izleyen adamın görüntüsüyle kasıklarında, tam göbeğinin altında peydâ olan hisle başa çıkmaya çalışıyordu yalnızca. Ellerinden aldığı destek yüzünden giydiği kısa kollu tişörtünden belli olan kol kaslarının sahibi adama baktığında bile avuçlarının içinden parmak uçlarına kadar uyuşuyordu.
“Senin güzelliğin kötü olan ne varsa siler atar be Mavi,” dedi Muzaffer. Tam kasıklarına oturup üzerindeki tişörtünü de çıkarınca Mavi için görsel şölen de başlamış oldu. Her sabah erkenden kalkan ve gece yarılarına kadar başladığı şapeli bitirmek için çalışan Michelangelo‘yu şimdi daha iyi anlıyordu.
O nasıl Sistine Şapeli’nin tavanına hayat verirken yoğun bir adanmışlık hissiyle hareket ediyorsa Mavi de karşısındaki yarı çıplak adam için aynı tutkuyu, aynı adanmışlığı en derinlerinde duyumsuyordu. Onun ne kadar yorgun olursa olsun her fırça darbesiyle eserini daha da mükemmel kılmak istediği gibi Mavi de Muzaffer’e dokunduğunda tıpkı seçilen o muhteşem renklerin güzelliğinin büyüsüyle kendisine daha da muhteşemlik kattığına inanıyordu.
Michelangelo‘nun enfes fresklerinde olduğu gibi derin ve katmanlıydı tüm duyguları. Yüzeyde parlak ve dikkat çekiciydi belki ama katman katman en içine indiğinde fedakarlıkların ve koparılamaz bağların dokusunu taşıyordu, sadece ikisinin görebildiği. Her an biri diğerinin varlığında bambaşka bir öz buluyor, sanki parça parça yapılan görkemli bir sanat eserinin bir araya geldiğinde aslolan anlamının ortaya çıkışı gibi birbirlerinde tamamlanıyorlardı.
Gözlerinde taşıdığı onlarca farklı duyguyla sanki ilk kez birlikte oluyorlarmış gibi elleri titredi Mavi’nin. Yine de çekingen davranmama isteğine sıkı sıkıya tutunup elini cesurca Muzaffer’in kasıklarına atarak avucunun içiyle hâlâ onun üzerinde ağırlığını vermeden oturan adamın kemerini olduğu bölgeyi okşayarak açmaya başladı. Onun bir dokunuşuyla yerle bir olan Muzaffer’se yutkunarak Mavi’nin ne yapacağını merakla bekliyordu aynı anlarda.
Mavi, Muzaffer’in kemerini henüz açmıştı ki aniden aklına gelen şeyle, “Ama bir dakika,” dedi. “Sen burada bekle, ben birazdan geliyorum.”
Sevgilisinin bir hışım odadan kaçışır gibi çıktığını gören Muzaffer, onun ne yapmak istediğini anlayarak kendi uzvuna doğru bakıp, “Az daha dayan lan,” dedikten sonra pantolonunu çıkardı. Geçen dakikalarda Mavi’nin titizliğine birkaç kez içinden sövüp birkaç kez de banyonun önüne giderek çocuğu rahatsız etmek ister gibi, “Yardım lazımsa-” diyerek arsızca içeriye doğru seslendi.
“Muzaffer!”
“Güzelim?”
“Yatağımızda bekler misin?”
“Biraz daha gelmezsen banyoya girip duvara yaslarım kitabıma seni. Kalkmışın imanı olmaz derler, acı çekiyoruz lan burada.”
Mavi, kendisini çekici bulan sevgilisinin sözleriyle bu durumun aslında ne kadar hoşuna gidiyor olduğunu düşünüp de hızlıca yatak odasına doğru ilerledi. Boxer‘ı hariç çıplak şekilde yatağa uzanan, kollarını başının altında birleştirmiş gerçekten de acı çeken bir ifade ile onu izleyen sevgilisine gülümsedikten sonra üzerindeki havluyu alt dudağını ısırarak tek eliyle çekip çıkardı.
Muzaffer’in ağzını açmasına fırsat bile vermeden az önce çıkardığı bel kolyesinin yerine yıldızlı olanı özenle takarak çıplak şekilde kendisini Muzaffer’in yanına, yatağa attı. “Nerede kalmıştık?”
Sözlerinin akabinde adamın üzerinden bir bacağını geçirip kasıklarını iyice ona doğru yaslamaya özen göstererek sevdiği adamın doyamadığı dudaklarını öpmeye başladı.
Islak öpücüklerini Mavi’nin dudaklarından çenesine, oradan da boynuna doğru ilerleten Muzaffer, “Çok bekledim seni,” dedi.
“Ama hazırım senin için,” diyen Mavi, Muzaffer’in çok da sık görmediği bir cilveyle adama doğru gözlerini dikti. “Hazırlamana gerek de kalmadı.”
Muzaffer, bir kez daha Mavi’nin dudaklarına kapanırken hislerinin karmaşıklığına hayret etti. Bir an önce onun içinde olmayı, onun en derinlerinin kendisini sarmasını diliyor ama aynı anlarda da sevişmelerini uzatıp yaşadığı hazzı geciktirmeyi istiyordu. Mavi’yle hemen her gün birlikte olsalar da her sevişmelerinin ardından kendisini yeniden onunla aynı dakikalara ışınlanmayı umarken buluyordu. Her bir yanından yalnızca mavi renginin döküldüğü anlara ne zaman teni bağışıklık kazanırdı? İşte bir türlü kestiremediği buydu Muzaffer’in.
Biraz geriye çekilen Mavi, sevgilisini aşağı doğru kaydırıp elini göğsüne yaslayarak onun yatağa uzanmasını sağladı. Adamın dizlerine kalçasını koyup yüzünün her bir köşesine kondurduğu öpücüklerin ardından yavaşça boynuna doğru ilerledi. Onun esmer teninde bıraktığı izleri en ilkel şekilde görmeyi çok seviyordu. Yatak odasında, banyoda, salonda, hatta bir kez de Mavi’nin okuldaki odasında yaşadıkları o anlarda Mavi bambaşka biri oluyordu sanki. Parmak uçlarına kadar hissettiği tatlı karıncalanma hissi utanma duygusuyla yer değiştiği an Mavi de tıpkı ortalama zekalı insanların yaşadığı şehvetle birlikte değişiyordu.
Bugün farklıydı ama. Bugün utanma duygusu onun ruhundan çekilip de bir toz zerresi misali evrene karışıp da yok olmuştu. O da bu durumdan aldığı cesaretle dudaklarını geriye çekerek diliyle Muzaffer’in göğsüne doğru ıslak bir hat çizmeye başladı. Muzaffer yaşadığı ve hiçbir kelimenin karşılık olamayacağını bildiği bir istekle Mavi’nin saçlarının arasına elini attı. Damağına çekerek memesinin ucunu emen sevgilisini olduğu yere iyice bastırırken ağzından sadece, “Mavi,” kelimesi döküldü.
Mavi, pek çok şey için gurur duymuştu şimdiye kadar. Herkesten önce tamamladığı eğitim hayatı, onlarca makalesi, hatta koskoca ülkede bir tek onun keşfedebildiği yıldızıydı onun gurur kaynaklarından bazıları… Ama bundan da fazlası sevgilisinin ağzından hazla isminin dökülmesiydi. Böyle anlarda en zirveye çıkıyor, orada tek olduğunu bildiğinden de övünmeye hakkı olduğunu düşünüyordu.
Biraz daha aşağıya doğru öpücüklerini sıralarken aynı anlarda Muzaffer’in boxer‘ının iki ucundan tutup da kumaş parçasını tek hamlede çıkarıp gelişigüzel şekilde odada bir yere fırlattı. Muzaffer’in dirseklerinin üzerinde doğrulup da kendisini izlediğini görünce onu daha da çıldırtmayı umarak avucunun içini bilek kısmından başlayarak parmak uçlarına kadar yaladıktan sonra elini adamın penisine attı. Avucunun içinde kayan penise bakıp dudaklarında dilini gezdirdi.
“Ağzıma alacağım.”
“Lan-” dedi Muzaffer. “Yapmadan önce söylediğinde mümkünmüş gibi daha da heyecanlanıyorum.”
Sevgilisinin ona olan iştahı keyfini iyice yerine getirirken tıpkı Muzaffer’in kendisine yaptığı gibi önce adamın penisinin ucunu ağzına aldı. Muzaffer’le olan birlikteliğinden önce birkaç video izlediyse de yüzünü buruşturarak bilgisayarını kapatması bir olmuştu. Başkalarının bol karikatürize diyaloglarından oluşan çiftleşmelerini izlemek hiç ama hiç hoşuna gitmemişti. Önceleri kendisi de Muzaffer’le birlikteyken bu şekilde hissedeceğinden korksa da adamın öpücüklerinin arasında sanki denizin üzerindeki köpükler misali eriyip de yok olunca konunun insanın sevdiği ile birleşmesi olduğunu anlamıştı o da.
Sonrasında deneme yanılma yöntemi ile devam etmeye karar vermiş, yolda öğrenmenin faydalarından yararlanarak çabuk kavramasına olan güveniyle Muzaffer’in de onu sürekli kucağına çekmesi birleşince Mavi bu işi de kıvırdığını anlamıştı. Hem öyle olmasa adamın gözleri şu an yaşadığı zevk yüzünden geriye doğru kaymaz, saçlarının arasındaki ellerini olduğu yere daha da bastırmamak için çabalamazdı, öyle değil mi?
Ağzının yetmediği kısımları parmaklarıyla sararken sevgilisini dilinin üzerinde kaydırmaya devam etti. Muzaffer’in sürekli ona temkinli yaklaşmasından sıkılmış olacak ki adamın penisini ağzından çıkarıp tek elinin içinde çekmeye devam ederken, “İçinden geldiği gibi davranmalısın,” dedi sertçe. “Hani burada her şey mübahtı?”
Muzaffer, “Böyle konuştuğun için bir gün araya gideceksin kitabıma,” dedikten sonra hızla Mavi’yi altına alıp hoyratça sevgilisinin dudaklarını öpmeye başladı. Daha sonra çocuğun kahverengi meme uçlarını sırasıyla ağzına alıp biraz da bel kolyesinin olduğu kısımda oyalandı. “Sen şimdi hazırım diyon?” dedi sorar gibi.
Beli en hassas yeri olan Mavi, az önce Muzaffer’in oraya bıraktığı ıslak öpücükler yüzünden iyiden iyiye dağılmışken yalnızca kafasını sallayabildi. Muzaffer, altında orta uzunluktaki yumuşacık saçları yastığa dağılmış, kumral teni yer yer ıslak yer yerse ısırıkları yüzünden pembeleşmiş sevgilisinin bu halini seyretmeye doyamazken onun gözlerinden ve belinden sonra en favori yeri olan uzun bacaklarını tek eliyle ikiye ayırdı.
Daha sonra dizlerinden başlayıp baldırlarına kadar parmak uçlarıyla tüy kadar hafif şekilde bacaklarını okşadı. Komodinin üzerinde duran tüpü bir hamlede alarak avucunun içine boca edip Mavi’nin gözlerinin içine baktı. Onun güzel yüzüne, gözlerine bakarak kendisini birkaç kez çekti. Hazır olduğunu düşünmüş olacak ki Mavi’yi birden yüz üstü çevirip kendisini de onun kalça arasına yerleştirerek çocuğun üzerine boylu boyunca uzandı.
İleri geri hareket etmeye devam ederken onun kulağına doğru, “İçimden periyodik cetveli sayıyorum,” dedi. “Erkenden gelmemek için.”
Mavi’nin eşsiz kıkırtıları kulaklarında çınlarken de, “Gülme.” diye ekledi. “Sen sana dayanmanın ne kadar zor olduğunu nereden bileceksin?”
Sevgilisinin kalçasını iki yandan hafifçe çekip kendisini de onun içine doğru kaydırırken Mavi, bir şeyler söylemek için ağzını açtı. Ama hissettiği dolulukla söyleyeceği şeyi unutup dudaklarının arasından derin bir inleme kaçırıverdi yalnızca. ‘Hazırım,’ dese de ona yatakta da kıyamayan Muzaffer, yavaş yavaş penisini onun en derinlerine doğru ilerletirken artık onun penisinin şeklini aldığına emin olduğu yere tamamen girdi.
İkisi de aynı anda birbirlerinin isimlerini söylemekten başka bir şey yapamıyorlarmış gibiydi sanki. Mavi, hissettiği tamamlanmışlık hissiyle ellerinin altında kalan kumaş parçasını avuçlarının içinde sıkarken Muzaffer de dümdüz uzandığı Mavi’nin üzerinde yalnızca belini oynatarak sevgilisinin içinde hareketlenmeye başladı. Ellerini Mavi’nin bel kolyesine atıp oradan tutunarak onun içinde sert ama yavaş vuruşlarına devam ederken Mavi de içinden pi sayısının virgülden sonraki kısmını saymaya başladı. Muzaffer’in ona hissettirdiği yoğun duygularla başa çıkmasına başka türlü imkan yoktu çünkü!
Vücudundaki tüm kan akışı göbeğinin altındaki kısımda toplanırken güdüsel bir hareketle kalçasını kaldırıp o da kendisini Muzaffer’e doğru itmeye başladı. Onun bu hareketiyle içinden çıktığı an yarı yolda yeniden Mavi’nin en derinlerine ulaşan Muzaffer elini Mavi’nin penisine atıp sevgilisine daha fazla zevk vermek ister gibi onu çekmeye başladı.
Mavi’nin yüzünü göremediği için bu pozisyondan çabuk vazgeçen adam, sevgilisinin inlemeleri arasında onu yeniden sırt üstü çevirdi. Bir kez daha, artık daha da genişlediğinden, içine bu kez kolayca girerken de onun uzun bacaklarını omuzlarının üzerinden geriye doğru attı. Kendisinin her hareketini izlediğini gördüğü sevgilisinin dudaklarına kapanıp da sanki onu yudum yudum tüketmek ister gibi öpmeye başladı. O an, Mavi’nin bacakları omuzlarının üzerinden beline doğru indi ve oraya sıkı sıkıya tutunarak sanki yetmeyen şeylerin de fazlasını ister gibi sarıp sarmaladı adamı.
“Silisyum, fosfor, kükürt, klor, argon, potasyum, kalsiyum.”
“Sayma!”
Muzaffer, Mavi’nin bel kolyesinin olduğu kısma doğru eğilirken, “Neden?” diye sordu.
“Bu kez ben erkenden geleceğim!”
“İçimde dakikalarca kaldığın günü hatırlarsak-” dedi Muzaffer. “O zor güzelim.”
Mavi, güzelden de bir fazlaydı Muzaffer’e göre ama sevgilisinin bir de geç geldiğini deneyimlediğinde adam hayretle karşılamıştı bu durumu. Mavi’nin eline aldığı her işi muazzam yaptığı yetmiyormuş gibi bir de yatakta da ona yaşattığı hazların üzerine gelen bu sürpriz özelliği Muzaffer’i iyiden iyiye çocuğun gerçekten de Demir Dağı’nda dövülmüş yüce bir şahsiyet olduğu fikrine inanmaya zorluyordu!
Alt dudağını utangaçça ısıran Mavi, “Bu iyi bir şeydi,” diyerek mırıldanınca Muzaffer, odadaki tüm oksijeni tüketmek ister gibi derince bir nefes aldı. Zaman zaman Mavi’nin onun üzerine sanki yüksek bir yerden fırlattığı hisleri taşımak ona da zor geliyordu. Her şeyiyle mükemmel olan sevgilisinin bazı huylarını o olmasa bilemiyor olacağı fikri Muzaffer’i gerçek anlamda üzüyordu. Kimin hayatına girse yalnızca peşinden sihirli güzelliğini getireceğini bildiği Mavi’yle tanışmak ona göre, Muzaffer’in hayattaki sayılı başarılarından biriydi.
Mavi’nin tam gözlerinin içine bakarak onun içinde git-gellerine bir süre daha devam etti. Onunla en özel, en mahrem anları göz göze yaşıyor olmaksa Mavi için varlığını bile bilmediği duyguları yüreğinde bahar çiçekleri gibi açtırırken fizyoloji bilgisine olan güveniyle kendisini biraz daha sıktı. Daha da darlaşan sevgilisinin yaptığı bu hareketle hazzına haz katan Muzaffer, taşıyamayacağı kadar kendisine sunulan bu duyguyla birlikte Mavi’nin bel kolyesinden tutunup daha hızlı, daha sert şekilde sevgilisinin içinde hareketlenmeye devam etti.
Bir süre daha Mavi’nin bacakları belinde, kendisi de onun bel kolyesinden aldığı güçle sevişmelerine devam ederlerken kolye bir anda kopup Mavi’nin iki yanından yatağa doğru öylece serildi.
“Muzaffer! Bu kaçıncı?”
“Lan milyonuncu söyleyişim sen gel senin içine gir. Bak bakayım benim kadar sakin kalacak mısın?”
“Teknik olarak bu mümkün değil Muzaffer. Animalia aleminden bir ahtapot olsam belki ama o zaman da iğrenç olurdu! Ahtapotlar çiftleşirken erkek olan, dişinin her zaman sağ tarafında yer alır, bunu biliyor muydun? Ayrıca çiftleşmeden sonra dişi erkeği boğarak öldürür ve yer. Dişilerin bu agresifliğinin sebebinin bir çeşit annelik içgüdüsü olduğu ve yumurtalarını her türlü tehdite karşı koruma amacıyla yaptığı düşünülüyor.”
“Konuşmaya devam et.”
Mavi, arsız sevgilisinin sözlerinden sonra gülümseyerek geriye çekilip dizlerinin üzerinde durdu. Muzaffer’i ensesinden tutup da kendisine çekerek önce sert ama kısa bir öpücükle adamın dudaklarını hafifçe ısırdı. Daha sonra onu yatağın baş kısmına doğru itti. Kendisi de Muzaffer’in kucağına oturup tek eliyle tuttuğu penisi kalça arasına hizaladı. Sevgilisini yeniden içine alırken onun omuzlarından tutunarak hızla inip kalkmaya başladı.
Eli yeniden Mavi’nin penisini bulurken, “Devam et,” dedi Muzaffer. Bir yandan da iki taraflı haz yaşattığı çocuğun köprücük kemiklerini hafifçe ısırıyordu.
“Deniz altındaki kabuklu canlıların kabuklarını, hatta atılan Hindistan cevizi kabuklarını bile toplayıp yaşama alanlarında biriktiriyorlar. Bunun sebebinin avcılarından korunmak için olduğu düşünülüyor.”
Muzaffer, kendisini en dibine kadar içine alan Mavi’nin anlattıklarıyla göğsünde yükselen ve dinmesini hiç istemediği kor misali yakıcı duygunun boğazına kadar geldiğini anladığında çok yakın olduğunu düşünerek Mavi’nin belinin iki yanından tutarak onu sabitledi.
Mavi, olduğu yerde Muzaffer’in omuzlarına tutunmuş şekilde dururken Muzaffer, onun içine daha da hızlanarak girip çıkmaya başladı. En sonunda gelmek üzere olduğunu gözlerinin önünde beliren gümüş renkli noktalarla fark edince Mavi’nin içinden çıkıp penisini onun tam deliğinin olduğu kısma doğru değdirip de çekmeye başladı. Baş parmağını Mavi’nin dilinin üzerinde kaydırırken alnını sevgilisinin omuzuna yaslayıp dudaklarından dökülen, “Mavi,” kelimesiyle boşalmaya başladı.
Onun yüz ifadesini yıllardır bilime olan öğrenme açlığından daha fazla bir merakla izlemek isteyen Mavi, güzelliğine hayranlıkla bakakaldığı adamın başını kendi omuzundan kaldırıp dudaklarını öpmeye başladı. Muzaffer, bir yandan nefesini düzenlemeye çalışıyor, bir yandan içinde kalan son damlayı bile Mavi’nin tenine boşaltmak isteyerek penisini Mavi’nin kalçasında gezdiriyor, diğer yandansa sevgilisini öpmeye çalışıyordu. Birkaç saniye sonunda nefesi az da olsa düzene girmişken Mavi’nin dudaklarından kendi dudaklarını kopardı.
Kucağında dizlerinin üzerinde durup da kendi yüzüne doğru eğilen Mavi’nin kalçasından tutarak kendisine yaklaştırdı. Onun yaşadığı hazla göbeğine doğru kalkmış olan penisini tek hamlede ağzına alıp bir yandan da hâlâ tutuyor olduğu kalçasından onu kendisine bastırdı. Mavi, ıslak, sıcak ve dar olan ağzın sevgilisine ait olduğundan ona böylesi tarifi bildiği, bilmediği hiçbir dilde mümkün olmayacak bir duyguyu bahşettiğinden emin sanki her zamanki gözlemlerinden birindeymiş gibi Muzaffer’i ve kendisine yaptıklarını tıpkı az önce olduğu gibi incelemeye başladı.
Önüne serilen görüntü ona belki de ilk kez kullandığı, ‘erotik’ kelimesini çağrıştırırken insanların sıvılarından tiksindiği günler geldi aklına. Oysa, geçmişinde birisi ona çıkıp da az önce yaşadığı anların başrolü olacağını söylese Mavi o kişiyi bir ‘primat’ olarak nitelendirir ve dinlemeden yanından uzaklaşırdı. Oysa şimdi sevgilisinin yumuşacık saçlarına tutunup hafifçe tutamlarını çekiştirerek birazdan yaşayacağı en büyük hazla birlikte rahatlayacağından emindi.
“Muzaffer,” dedi çekingence.
Zaman zaman onun yüzünde beliren o serseri gülüşün yeniden sevgilisinin suratında peydâ olduğunu görünce geriye çekilmeye çalışsa da titreyen bacakları yüzünden güçsüz hissediyordu Mavi kendisini. Muzaffer, onun yapmak istediğinin tersi şekilde onu daha da çok ağzına bastırırken Mavi, kendisinden beklenmeyecek kadar yüksek bir sesle inleyerek adamın dudaklarının arasına boşalmaya başladı. Eli, iradesinden bağımsız penisine doğru gitti. Birkaç kez kendisini sevgilisinin ağzına doğru çekip adamın hâlâ muzip şekilde gülüyor olduğunu görünce yanakları yeniden, sanki mümkünmüş gibi kızarmaya başladı.
“Yatakta ayıp olmaz iki gözümün baharı,” dedi Muzaffer. “Bak nasıl da öğrenmişsin her şeyi.”
“Utandırmasana sevgilim!”
Bacaklarını yeniden onun beline sararak kucağında oturup da başını Muzaffer’in omzuna yasladı Mavi. Her şey bittiğinde tüm o tutkudan geriye Muzaffer’e olan aşkı kalıyordu sanki. Muzaffer neredeyse, Mavi için kendi olduğu yer yok oluyor, bir tek Muzaffer’in var olduğu mekan gerçekliğini sunuyordu onun özlem dolu yüreğine.
“Mavi ceylanım?”
Mavi titremeleri geçse de henüz kendisini toparlayamamış gibi sadece, “Hımm?” dedi.
“Bir daha benden gitmeyeceksin hiç değil mi? Birkaç dakika olsa bile.”
“Söz verdim ya Muzaffer. Mavi sözü.”
“Ne olursa olsun bana geldiğinde biz yeniden başlarız iki gözüm seninle,” diyerek boynuna saklanan sevgilisinin saçlarını okşadı Muzaffer. Kimselerin dokunmadığı saçlara yalnızca onun dokunuyor oluşuyla bile kendisini yenilemez addediyordu Muzaffer, şimdi yeniden ölümsüz olduğunu da hissederken…
Saklandığı yerden çıkmadan Muzaffer’in tenine bir öpücük konduran Mavi, “Seni sevmeyi dünyanın en güzel elementi sayarım ben Muzaffer,” dedi. “Ben senin kadar güzel şeyler söyleyemiyorum belki ama sen her şeyi hissettiğin gibi bunu da hissediyorsun, biliyorum.”
Muzaffer, gözleri dolu dolu olurken onun elini ellerinin arasına alıp da avucunun içini öpmeye başladı. Çok değil birkaç yıl önce, ‘Erkek adam ağlamaz,’ sözlerini gökkuşağının en güzel rengi olan çocuk yutturmuştu ona. ‘İyi ki,’ diye geçirdi içinden belki milyonuncu kez.
“Ben hayatımda ilk kez seninle yanıldım. Annemi bulacağımı sandığım yıldızları kovalarken seni aradığımdan haberim yoktu ki. Bilim insanları da yanlış yaparmış, seninle öğrendim. Çekmecemde sakladığım çakıl taşım gibi aşkını da sonsuza kadar içimde saklayacağım. Seni neden sevdiğimi bilmiyorum, elimde anlamlı hiçbir veri yok ama hayatım boyunca seni beklemiş gibiyim. Benden ne olursa olsun vazgeçmediğin için teşekkür ederim.”
“Lan-” diyen Muzaffer kıvırdığı işaret parmağının eklem yeriyle çaktırmadan sağ gözünden akan yaşı sildi. “Valla ilkel zamanlarda olsaydık senin için arenalarda gladyatör parçalardım Mavi ceylanım. Sen benden gitme diye götümü parçalarım ben. Muzo, Mavisiz olmaz.”
Mavi, ışıldayan gözleriyle sevgilisinin sağ yanağından bir kez öptü. “Muzo’ya en çok Mavi yakıştı ama değil mi?”
“Muzo’ya bir tek Mavi yakışır.”
Muzaffer, Mavi’nin dudaklarına kapanırken simsiyah bir gecede iki yıldız da birbirine göz kırpıyordu aynı anlarda. Biri yıllar önce çocuksu bir hevesle gördüğü yıldıza ‘yavru kartal’ ismini takan adamın sahiplendiği, diğeri aynı adamın uğruna isimlendirilen, kendisini ‘hasta’ addettiği zamanların aksini ispatladığı zamanlarda herkesten kaçıp da saklandığı odasında zafer yıldızını bulan çocuğun keşfettiği yıldızdı.
İşte iki yıldızın birbirine doğru parladıkları o anlarda iki kalp de birbiriyle sözsüz bir anlaşma yapmış, ışıltıların tüm karanlığı delip de geçmesi gibi birleşip en parlak kristal misali bir olmuşlardı. Hiçbir şeyin kolay olmayışı gibi aşkı yaşamak da, sürdürmek de kolay değildi belki ama her zorlukta daha da güçlenmesi, derinleşmesi de kimilerinin deyimiyle kadersel, kimilerinin sözüyle de evrenseldi.
Alelade bir gecede üç adamdan gelen dilekleri kabullenen düzen, birinin ruhunu ötekine iliklemişti sanki. Biri biraz bile kaybolduğunu hissetse öteki ona gökteki yıldızlar gibi yol gösterecekti bir ömür, ruhuna iliklenen masmavi ruhun yarattığı parıltılarla…
✨✨
*Søren Kierkegaard
GBYS benim en özel kitaplarımdan biri. Dilerim hep de öyle kalır ve okuyucusu gibi hep muazzam hatırlayacağımız bir kitap olur. Mavi’mi ve Muzo’mu bu kadar sevdiğiniz için çok teşekkür ederim.
Bu kitap için gerçekten son kez okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙