✨✨
Karnım hafif hafif ağrırken kitapları dizdiğim raflardan bakışlarımı çekip karşımdaki manzaraya gülümseyerek baktım. Hormonlarına müdahale edemeyen ve uçkurunun kendisini yönetmesine izin veren vişne kurdu, kitapçının diğer tarafında etrafına üç tane kızı almış kıkır kıkır sohbet ediyordu. Seni gidi hain vişne kurdu seni, bir de bana ‘ayıp’ falan diye maval okuyordu mesajlaşırken.
Okulun motor yağında kızartılmış patsosunu yediğim için iyiden iyiye karın ağrım kendisini gösterirken Mehmet’in de bakışları bana takıldı. Kızların arkası bana dönük olduğundan rahat bir tavırla kafamı ‘seni seni’ anlamında sallayıp bir de göz kırptım azgın kurda. Onun da kızışma dönemi gelmişti demek, bir tane de kesmiyordu beyimizi.
O bana kaşları çatık bir biçimde bakmaya devam ederken birden mideme giren sancıyla birlikte elimi karnıma götürüp dairesel hareketlerle karın bölgeme hafif hafif masaj yapmaya başladım. Bir daha Ediz’e uyup da okulda bir şey yemeyecektim. Geçmişte de küflü kaşarlı tost yedikten sonra Ediz’e bir şey olmamış, ben bir gün ağrıdan kıvranmıştım. Bok mideli Ediz, sana uyan aklımı siksinler!
Kenardaki küçük tabureyi alıp üzerine oturduktan sonra işime kaldığım yerden devam etmeye başladım. Beni işe alan kadına sonsuz bir minnet duyduğum için, ‘Karnım ağrıyor,’ diyerek izin alamaz ya da işlerimi aksatamazdım. Bu zamanda öğrenciye iş vermişti Maide abla, onu yüzüstü bırakmak istemiyordum. Bu sırada tok adım sesleri kulaklarıma dolarken Mehmet’in benim yanımda doğru geldiğini anladım.
Kafamı ona doğru çevirip de gülümserken, “Ekmek çıkmadı mı vişne kurdum?” dedim sahte bir üzgünlüğün kol gezdiği gözlerimle.
Hala çatık olan kaşlarıyla beni inceledi. “Ne ekmeği lan?”
“Hanım ablalarla kıkırdıyordun ya. Diyorum ki ekmek çıkmadı mı?”
Yüzüne serseri bir gülüş kondurup beni inceledi. “Çok mu kıskandın seninle değil de onlarla ilgileniyor oluşumu?”
“Nasıl üzüldüm anlatamam sana.”
“Üzülme lan. Yolladım hepsini, seninle de ilgilenirim şimdi,” diyerek küçük oyununa devam ediyordu ki karnıma batan iğne misali sancıyla yüzümü buruşturdum.
“Ne oluyor lan sana?”
“Karnım çok ağrıyor.”
“Neden?”
“Okulda patso yedim. Motor yağına alışık değil benim minik kelebek midem. Çiçek tozlarıyla beslenirim ben genelde, bir prensese yakışır şekilde.”
Bana doğru iyice yaklaşıp yüzüme baktı. “Şu dövmelerini, acayip takı tokalarını gören de seni sert çocuk falan sanar amına koyayım. Bebek gibisin.”
“Senin bebeğin olmamı isterdin, değil mi?” desem de cümlenin devamını getiremeyecek kadar canım yanıyordu. Mehmet’le bile bu kadar uğraşabiliyordum koduğumun ağrısı yüzünden.
“Bembeyaz oldun. Terlemeye de başladın,” dedikten sonra hızlıca beni oturduğum tabureden kaldırdı. “Gel benimle.”
Beni kolunun altına alıp burada çalışmaya başladığımdan beri her gün hayranlıkla izlediğim, eski zamandan kalma merdivenlere doğru ilerletti. “Vişne kurdum beni kötü emellerine alet edeceksen şu an zamanı değil. Harbiden canım çok yanıyor.”
“Başladın yine vitaminsiz konuşmalarına. Sus da gel benimle. Yukarda yatağım var, oraya gidiyoruz.”
Duyumsadığım acıyla birlikte zorlukla gülümseyerek, “Bu cümleden ne anlamam gerekiyor?” diye sordum.
“Seni yatağa yatırıp nane limon içireceğim. Aklın fikir hep genel izleyici kitlesine uygun olmayan şeylerle dolu amına koyayım.” Beni merdivenlerden yavaşça çıkarırken destek olmak için belime attığı elini hissettim.
O kadar hafif ve narin bir şekilde tutuyordu ki ne zaman elini belime atmıştı anlamamıştım bile. Yukarı doğru çıkarken başım boynunun hizasında kaldığından yine bok gibi kokan parfümü burnuma doldu. Tamam, tamam, çok güzel kokuyordu ama bunu ona söyleyip de götünü kaldırmak istemezdim.
Çalışmaya başladığım günden beri ilk kez çıktığım üst kata şöyle bir baktığımda resmen hayallerimdeki okuma köşesini buraya yapmış olduğunu gördüm. Muhtemelen hiç kullanılmayan ya da depo için kullanılan bir yerdi burası, çok büyük değildi çünkü. Ama bu somak burunlu kurt buradan resmen bir cennet yaratmıştı. Etrafta üst üste dizilmiş kitaplar vardı.
Yerde minderlerden oluşan küçük bir yatak, yumuşacık minderlerin üzerinde örtü ve yastık bulunuyordu. Yaptığı yatağın arkasında odayı aydınlatan kocaman bir pencere vardı. Pencerenin önünde bulunan çıkıntıya da yine sıra sıra minderler dizilmişti. İsteyen pencerenin önüne kurulup dışarıya bakarak rahatça kitabını okur, isteyense yatakta keyfine bakardı.
Pencerenin üzerine astığı küçük, yılbaşı ağacı aydınlatmalarından tut, kenardaki su ısıtıcısı ve çeşit çeşit içeceklerle somak burunlu kurt burada resmen kendisine ayrı bir dünya yapmıştı. Ağzının tadını da biliyordu bu don yağın dolması gibi duran it. Üstelik günlerdir burada çalışmama rağmen de bana, ‘Git de yukarıda biraz dinlen,’ dememişti. Ben de Maide ablanın özel eşyaları vardır diye buraya hiç çıkmamıştım.
Hayranlıkla etrafıma bakıp, “Ne kadar güzel bir yer,” dedim kendimi tutamayarak.
“Öyledir,” dedi kısaca. Daha sonra beni yerdeki minderlerin üzerine yatırıp boşta duran örtüyü karnımın üzerine örttü. “Her şey temiz. Çok nadir uğrarım buraya. Ben şimdi çay ocağından sana nane limon bulacağım. Burada bekle.”
O bana arkasını dönüp de hızla merdivenleri inerken ben şaşkınlıkla arkasından bakakaldım. Tamam arkadaşlarına, Ediz’e olan tavrını az çok gözlemlemiş, fena bir tip olmadığı izlenimini çoktan yakalamıştım ama bana böyle davranıyor oluşu…
İşte bu onda yeni açılan bir özellikti. Doğuştan gelmeyen sonradan evrilmiş bir durumdu sanki. Belki de o da patso yemiş, içindeki yağdan radyoaktif bir madde bulaşmış ve bu somak burunlu kurdu mutasyona uğratmıştı. Pekâlâ da olabilirdi. Zaten günlerdir de benimle insan gibi sohbet ediyordu mesajlarda.
Karnımdaki sancıyla birlikte yerimde kıvranırken ‘Şimdi bir müşteri gelse ne olur?’ diye düşünmeden edemedim. Maide ablayı hayal kırıklığına uğratmak istemeyen bünyem utanarak da olsa müşterilerin bir süre dükkana uğramamasını istiyordu.
Tam gözlerimi kapatmış, elimle de karnıma masaj yapmaya devam ediyordum ki elindeki tepsiyle birlikte Mehmet merdivenleri tırmandı. “Kalkabilecek misin?”
“Kalkarım, daha ölmedik vişne kurdum. Sen de beni mezara koydun hemen.”
Tepsiyi yan tarafıma bırakıp kendisi de minderlerin üzerine vücudunu bıraktı. Nereden bulduğunu anlamadığım küçük bir paketin içindeki balı ikiye kırıp nane limonun içine döktükten sonra sıcak içeceği birkaç tur karıştırıp bana doğru uzattı. Sinemaya gittiğimiz güne kadar bok rengi sandığım ama ela-kahve karışımı gözlerini yüzüme dikerek başıyla içmem için bir işaret çaktı bana.
“Eyvallah,” dedikten sonra yudum yudum sıcak içeceğimi içerken, “Benim yüzümden ekmeğinden de oldun vişne kurdum,” dedim nane limon midemi biraz da olsun rahatlatırken.
Yüzüne yamuk bir gülümseme kondurup, “Kızları mı diyorsun?” diye sordu. Bunun yamuk gülümsemesi neden peygambere küfredip de çarpılan tiplerinkine benzemiyordu lan artık? Utanmasam gülümsemesinin yakıştığını bile söyleyebilirdim kemikli yüzüne.
“Evet. Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye gibiydin.”
“Bende çok var o kızlardan, dert etme sen.”
“Doğru dedin,” diyerek bir yudum daha aldım sıcacık içeceğimden. “Kızlar nedense senin gibi tipleri çok beğeniyor.”
Oturduğu yerde dizlerini göğsüne doğru çekip kollarını da dizlerinden aşağı sarkıttı. Elindeki tespihini yavaş yavaş parmakları arasında hareket ettirirken yeniden yüzüne bir gülümseme kondurup, “Benim gibi?” diye sordu.
“İşte az konuşan, gizemli, kötü çocuk. Ama bunların yanında tespihi de olmalı. Bakayım cevşen ya da zincir var mı boynunda?”
“Beni bu şekilde tanımlıyor oluşun bile seni ciddiye almamam gerektiğini gösteriyor vitaminsiz. Ama senin gibileri de çok beğeniyorlar.”
“Ben nasılmışım?” dedim çenemi yukarı kaldırıp da.
“Her yanı dövmeli, siyahlar içinde, satanist kılıklı ama bebek gibi yüzü olan tıfıl tipler işte.”
“Ben tıfıl değilim. Türk erkeğine göre boyum ortalama üstü.”
“Kaç?”
Kıs kıs güldüm. “Hangi boyumu sordun?”
“Lan.”
“Tamam tamam. Sana da şaka yapılmıyor. Bir yetmiş altı.”
“Bir yetmiş yani,” dedi gözleriyle nane limonu içip içmediğimi kontrol ederken. “Her yerinde mi dövme var? İçim kalktı amına koyayım. Nasıl yaptırıyorsunuz o zıkkımları?”
“Ben seviyorum. Ama en sevdiğim görünmeyen bir yerimde,” dedim elimdeki boş bardağı kenara koyarken. Gerçekten de nane limon midemi rahatlatmış, karnımdaki sancı da epey dinmişti şimdi.
“O nasıl oluyor lan?”
“Tam buramda öpücük dövmesi var.” diyerek kendimi hafifçe yana doğru kaldırıp sağ kalçama bir kez hafifçe vurdum. “Herkes göremez ama.”
Yüzüme doğru tip tip bakıp kafasını salladı. “Dövmeciye de gösterdin oranı yani.”
“Olaya buradan bakmak aklıma bile gelmezdi. Farklı perspektif deyince de sen vişne kurdum.”
“La havle,” dedikten sonra ilgiyle yüzüme bakmaya başladı. “Nasıl oldun?”
“Sağ olasın çok daha iyiyim,” diyerek yerimden kalkmak için bir hamle yaptım. “Hop. N’apıyon?”
“Müşteriler gelirse aşağısı boş. İneyim ben, iyiyim artık.”
“Saçmalama lan. Otur sen, çıkışa kadar dinlen. Zaten hava yağmurlu kim gelecek?”
“Emin misin?”
“Eminim eminim.”
“Hayır emin değil vişne kurdusun,” dedim gevşek gevşek gülerken.
Kafasını iki yana sallayıp, “Kubilay…” dedi yalnızca. Ağzından ilk kez dökülen ismimle karnım yeniden ağrımaya başladı. Az önce içtiğim nane limonun etkisi bu kadar çabuk mu geçmişti yani?
“Ha Mehmet?” diye fısıldadım ben de. Neden bilmiyordum ama adını söylemek istemiştim, tıpkı onun benim adımı söylediği gibi.
Birkaç saniye yüzüme bakıp oynayan adem elmasından yutkunduğunu anladım. Bir hışımla oturduğu yerden kalkıp, “Ben ineyim,” dedikten sonra merdivenlere doğru yöneldi. Arkasından, “Teşekkürler,” diye bağırsam da ses vermedi bana.
Kafamı yastığa koyup yeniden burulan karnıma masaj yaparken kalbimin neden bu kadar hızlı attığına anlam veremedim. Oysa ben Kubi’ydim, benim bilmediğim şey sayısı toplamda üçtü. Derin bir nefes alırken dudaklarımda asılı kalan gülümseyi fark edemedim, fark edebilseydim karnımın ağrısına bakmak topuklarım götüme vura vura kaçardım o dükkandan…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙