Bölüm 19: Götüm Kurt

✨✨

Ediz pıtı pıtı adımlarla önümde yürürken ben de sevişirmiş gibi okulun tüm duvarlarına sürtüne sürtüne onun arkasından ilerleyerek sevimli canlıyı çaktırmadan takip ediyordum. Şu an bir güneş gözlüğüm, bir gazetem, bir de donut’um olsaydı tam bir Amerikan filmi kahramanı olabilirdim ama Türkiye şartlarında gariban bir öğrenci olduğum için benim neyimeydi sanki poz kesmek?

Ben Ediz’in peşinde duvarları okşayarak ilerlerken onun tam da söylediği gibi spor salonuna gitmek için koridordan o tarafa doğru döndüğünü gördüm. Normal zamanda spor salonu benim için uyuklama yeri olurken bugün arkadaşımın iffetini ve namusunu korumak için türlü türlü numaralar çevireceğim yer olacaktı demek. Üstelik bu kez planım da yoktu, Allah ne verdiyse bodoslama girişecektim. İşte bu benim için de yeniydi.

Spor salonuna girdiğim an, ‘Hey hey hey what’s happening YouTube? Ege Fitness back in business, actually always in business,’ sözcükleri beyinsiz bir herifi aklıma getirirken yüzümü buruşturdum. ‘Şişman olacağıma kanser olurum,’ diyen bir mal nereden aklıma gelmişti ki şimdi? Bazen beynimin hızına ben de yetişemiyordum ve zeki olmak çok yoruyordu beni.

Konudan sapmamak adına bu kez de soyunma odalarına doğru ilerleyen Ediz’in peşinden sinsice adımlamaya başladım. Ediz, erkekler soyunma odasına girip de kapıyı kapatınca ben ne yapacağımı bilemez hâlde etrafıma bakınırken, “Ne işler çeviriyorsun sen yine vitaminsiz?” diyen somak burunlu kurtla güzeller güzeli götüm korkudan Allahuekber dağlarına ulaştı.

“Lan sus,” diyerek gözlerimi suratına doğru kocaman açtım. Şimdi, susması için korkutucu göründüğümü ummaktan başka çarem yoktu.

Elleri ceplerinde bana tepeden bakarken benden çok da korkmamış olacak ki, “Yine neyin peşindesin sen?” dedi avaz avaz.

“Sussana Mehmet,” demeye kalmadan soyunma odasının kapısının yavaşça açıldığını görünce Mehmet’i de kolundan tutup çaprazdaki küçük malzeme odasına attım kendimi. Borazan sesiyle her an yeniden höykürebileceği için de elimle ağzını kapatıp boşta kalan elimin işaret parmağını dudaklarıma götürüp bir ‘sus’ işareti yaptım. Benden de çok seksi hemşire olurdu şimdi. Bu hareketi yapınca fark etmiştim.

Kapının arkasına yasladığım vişne kurduna doğru eğilip kulağımı kapıya dayadıktan sonra diğer kapının kapanma sesini duyunca sinirle Mehmet’in suratına baktım. Karanlığa biraz da olsa alışan gözlerim onun göz bebeklerindeki muzip parıltıları görünce, “Ne var?” dedim sessizce.

Elim hâlâ ağzının üzerinde olduğundan anlamsız sesler çıkaran adama doğru kaşlarımı çattım. Elimi hızla dudaklarının üzerinden indirip, “Ben iş üzerindeyken sessiz olmalısın ajan,” dedim.

“Ajan ne lan?”

“Gizli görevdeyim. Adımı sakın söyleme, bana güzel göt de,” dedim. Daha sonra biraz düşünüp, “Ama okuldaki en güzel göt benim olduğu için çakarlar, başka bir şey bulmak lazım.”

“Sen ne anlatıyorsun oğlum?”

“Lan senin azgın arkadaşın benim yavrumu soyunma odasına çekti. Sus da plan yapmam için düşünmeme fırsat ver.”

Bakışları sertleşirken loş ışığın hüküm sürdüğü küçük odada konuyu anlamak ister gibi bana baktı. “Anlamadım Kubilay?”

“Senin azgınlığını mantığının önüne koymuş arkadaşın Türker, benim minik ve sevimli canlımı şu an soyunma odasında kıstırıyor. Ve benim vaktim daralıyor.”

“Saçmalama,” dese de gözlerinden tereddüt ettiği belli oluyordu şimdi.

“İşte Türk solu bu yüzden kaybetti. Halkı okuyamıyorsunuz abi. Haftada yirmi Türk dizisi izleyen sapık Türkerleri anlamadınız ki hiç.”

“Lan ne solu?”

“Ha unuttum vişne kurdum seni ben. Neyse konumuz bu değil, ben çıkıyorum.”

Hızlıca koridorda gözlerimi gezdirmiştim ki Mehmet yanıma doğru gelip, “Sen şimdi Türker’le Ediz şu odada zina ediyorlar mı diyorsun?” diye sordu.

“Ben öyle demezdim ama sen böyle anladıysan aynen öyle.”

“İnanmadım.”

Derince bir nefes alıp az önce çıktığım malzeme odasına yeniden girdim. Bir sandalye kapıp soyunma odasının tepesine yakın bir yerde bulunan yanlamasına ince uzun havalandırma penceresinden bakması için sandalyeyi duvara dayadım. “Gel, kendin gör.”

Mehmet elindeki tespihi bileğine doğru takıp, “Nasrallah,” diye mırıldanarak sandalyenin üzerine çıkınca on sekiz yaşında olmasına rağmen yetmiş sekiz yaşında gibi davranan adama doğru gözlerimi devirdim. Bakışları soyunma odasını turlarken artık ne gördüyse kıpkırmızı oldu. “Senin ben ebeni-“

“Sus lan, sus.”

Çok az bir vaktim olduğunu bildiğimden Mehmet’in az önce indiği sandalyeyi hızlıca malzeme odasına geri çektim. Bana gelen dini mesajları on kişiye göndermediğim için bu hâllere düştüğümden emin söylene söylene bir çare ararken güzeller güzeli maviş gözlerim yangın alarmını seçti. İşte şimdi siki tuttun Türker, yani figüratif olarak.

İkinci kez düşünmeden yangın alarmını çalıştırıp Mehmet’in hayretle büyüyen gözlerini görmezden gelerek yeniden onun bileğini kavrayıp da onu küçük malzeme odasına çektim. Kalbim yaşadığım adrenalinle yerinden çıkacak gibi atarken kulağımın ucundaki bangır bangır ses ve heyecanımla bulanan beynim birleşti. Bu durum da benim Mehmet’in göğsüne sinmemle sonuçlandı.

Paldır küldür adım seslerinin yanında Türker’in, “Yavrum yanlış basmışlardır, devam edelim. Gitme,” diyen çaresiz ve azmış sesini duyunca, “Orospu çocuğu,” dedim, sesli bir şekilde. Adam yangın da çıksa hâlâ uçkurunun derdindeydi, iflah olmaz bir maldı amına koyayım.

Alarm ötmeye devam ederken Mehmet’in de ellerinin benim başımın arkasında olduğunu ve beni kendi göğsüne sıkıca bastırdığını burnumun ucundaki güzel kokusuyla anladım. Ne ara ellerini bana sarmıştı bu fırsatçı kuduz köpek? Tam yerimden doğrulup birkaç küfür edecektim ki alarmın olduğu yere gelen hocaların sesini işittim.

“Aybars hocam size demiştim, bakın hiçbir yerde yangın falan yok.”

“Nalan Hanım, çocukların canı ‘Bir şey olmaz,’ denilecek kadar önemsiz değil. Lütfen böyle bir durumda hemen aksiyon alalım olur mu?” diyen müdürümüzün sesini duyunca yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi.

Her daim önceliği biz öğrencileriydik ve dört yıldır bizim için sayısız kere bakanlıkla bile kavga etmişti. Çirkef bir tarafı da vardı ve o tarafı kesinlikle minik bir turba benziyordu.

Çok kıyak adamdı ama Aybars hoca. Kendisi eğitim hayatım boyunca sevdiğim nadir öğretmenlerdendi. Ayrıca zaman zaman yanına gelip giden lacivert gözlü arkadaşının da küfürlerine birkaç kez şahit olmuş, ben onlara kıkırdarken Aybars hoca da arkadaşına kızmış ama adının Safa olduğunu sonradan öğrendiğim arkadaşıysa bana göz kırpıp kaldığı yerden küfürlerine devam etmişti.

“Pekâlâ müdür bey.”

Koridordaki adım sesleri kaybolurken ben yakalanma korkusuyla iyiden iyiye Mehmet’in göğsüne sokulup bir de üzerine adama koala gibi yapıştığımı fark edince olduğum yerde gözlerimi kocaman açtım. İşte şimdi sıçmıştım. Bu somak burunlu kurt ben onun göğsünden kalktığım an benimle dalga geçecekti. Ama sonsuza kadar da burada duramazdım, daha Ediz’i bulmam gerekiyordu. Başıma ne geldiyse arkadaşımın mallıkları yüzünden geliyordu zaten!

Ben tam kendimi toparlayıp bir cesaret geriye doğru adım atacaktım ki Mehmet kulağıma doğru eğilip, “Yerini sevmişe benziyorsun,” diye fısıldadı. Sanki saçlarımı da mı okşuyordu? Bir de kısıkça gülüyordu. Kendisini seksi falan mı sanıyordu bu ses tonuyla vişne kurdu? Ayrıca burnumun ucunda kalan kokusu günlerce orada kalacaktı. Bu nasıl parfüm sıkmaktı amına koyayım?

Bir kez öksürüp boğazımı temizlerken sırtına doladığım kollarımı çözüp geriye doğru bir adım attım. Ne yapmalıydım da bu durumdan Anadolu Ateşi misali kendimi yakmadan sıyrılmalıydım? Hah, arsızlığa vurmak en iyi çözümdü tabii ki.

“Sen de Suudların otuz yaş üzeri futbolcuları sarmaladığı gibi sarmalamışsın beni fındık kurdum. Neymar’la Ronaldo bu kadar mengeneye alınmadı. Yuh.”

“Her zamanki gibi önce yapıp sonra düşünüyorsun vitaminsiz.”

“Az konuşunca havalı mı oluyorsun sen?” dedikten sonra kaşlarımı kaldırıp daha fazla bu konu hakkında konuşmasına fırsat vermemek için, “Türker ne yapıyordu içeride?” diye sordum. Hızlı olmak adına Mehmet’in ne gördüğünü de soramamıştım.

Ellerini ceplerine sokup bana üstten bakışlar atarken bir kez dudaklarını yaladı. Bu malın dudakları bu kadar kalın mıydı? Ve yaladığı için kırmızı, sulu görünüyordu şu an. Kesin gizli gizli evde bir şeyler sürüp de öyle geliyordu okula. Yoksa bu kadar kırmızı dudak olamazdı.

“Öpmeye çalışıyordu Ediz’i.”

Sağ elimi yumruk yapıp ağa dizilerinde erine erkek evlat veremeyen gelin gibi ağzıma götürdüm. “Abooovvv,” dedim. “Dudaktan mı?”

“Evet.”

“Ulan Ediz.”

“Neden bu kadar sorun ettin ki bu meseleyi?” diye sordu. “Sen de erkeklerden hoşlanıyorsun. Ediz’in biriyle olması mı sorun, yoksa Türker’le olması mı?”

“Türker’le olması tabii ki vişne kurdum. Sen arkadaşını bunca zaman nasıl tanımamışsın ben anlamıyorum ama Türker’in nasıl bir şerefsiz olduğunu ben ilk bakışta anladım. Amacının ne olduğu o kadar belli ki. Ediz böyle bir şeyi kaldıramaz. Çok hassastır o. Üstelik-” dedikten sonra çok konuştuğumu fark edip sustum.

Çok konuşmak da resmen ineceğin durağa gelip inememek gibi bir şeydi. Söylememen gereken bir şeyleri söylediğinde geriye doğru yürümen gerekiyordu, hem de çok yorgun olduğun bir zaman dilimde.

Lafım kesilse de karşımdaki inat kurt, “Üstelik?” dedi devam etmemi bekler gibi.

Dürüst olmaya karar verip, “Ediz ona yıllardır aşık Mehmet,” dedim bir çırpıda. “Yani birileri ondan alacağını alıp da bir köşeye atar belki ama Ediz bu muameleyi aşık olduğu adamdan görecek.”

“Belki Türker de onu seviyordur?”

“Ben sana arkadaşını gözlemle dediğimde gözlemlediğini biliyorum Mehmet. Türker’in iki gün önce başka kızlarla sarmaş dolaş olduğuna da eminim dikkat ettin. Arkadaşın Ediz’i evine çağırmış, Ediz gitmeyince de ‘Ne bu bakire kız tripleri?’ demiş. Aralarındaki ilişkiyi sana ve bana özellikle söylememesini tembihliyor. Ediz bize geldiğinde mesajlarını okudum çaktırmadan. ‘Mehmet sakın duymasın, çok karşı,’ ayağı falan çekiyor, manipülatif yavşak. O Ediz’i kandırır anca, ben yemem.”

“Sen aynılarını yaşadığın için, değil mi?”

“Aynen öyle,” dedim ela-kahve karışımı gözlerine bakarken. “Erkeğiz diye kullanılacak bir delik değiliz biz Mehmet, herkes kadar bizim de hislerimiz var. ‘Nasıl olsa kaybedecek bir şeyleri yok, başıma bela almam,’ diye düşünüyor. Her orospu çocuğunun yaptığı gibi. Ama bilmiyor, neredeyse dört yıldır Ediz onunla uyuyor, onunla uyanıyor. Ona çok aşık, bana kalırsa aşık olduğunu sanıyor. Neyse. Yani Ediz’e çaktırmadan elimden geldiğince arkadaşımı koruyacağım ben.”

Az önce açtığım mesafemizi bir adım atarak kapattı. Elleri hala ceplerindeyken, “Ediz’e direkt söylemek yerine arkasından iş çeviriyorsun çünkü?” dedi sorar gibi.

“Ben kendimden biliyorum, aynılarını yaşadım. Dünyada en aptal insan kim diye sorarsan sana cevabım âşık bir insan olur. İnandıramazsın onu bir şeylere. Kendisinin bir şekilde darbe alması gerekir, dibe düşecek ki hızla ayağa kalkacak. Ama bazıları en dibi görmemeli Mehmet, o kadar güçlü değiller,” dedikten sonra başımı kaldırıp onun gözlerinin en içine beni anlamasını ister gibi baktım. “Ediz en az hasarla kurtulacak arkadaşından.”

“Anladım,” dedi. “Şanslı biriymiş bizim yavru kurt. Herkesin arkasında senin gibi küçük bir şeytan yok.”

Ben sırıtarak ona bakarken elinin birini cebinden çıkarıp birden saçlarıma attı. O hafifçe geriye doğru tutamlarımı ittirirken, ben şaşkınlıkla, “Ne yapıyorsun?” diye fısıldadım.

Sanki transtaymış da söylediğim sözlerle birden çıkmış gibi, “Bir şey düşmüştü. O kadar çok koşturdun ki her yanın pistir senin şimdi,” dedi.

“Ay götüm kurt. Hala çiçek gibi koktuğuma eminim. Parfümüm kaç para biliyon mu sen? Neyse oyalama beni, gidip Ediz’i bulmam lazım,” diyerek çıktım küçük malzeme odasından.

Neden dokunduğu yerlerin yandığı konusunda fikrim olmasa da kimseye çaktırmadan ellerimi kokladım. Hâlâ az önce ona sarılmamın etkisiyle ellerimde kalan kokusunu neden içime çekmek istediğim konusunda da dokunduğu yerlerin neden yandığını anlamadığım gibi hiçbir fikrim yoktu…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top