✨✨
Mehmet31: Whatsapp engelimi aç.
Mehmet31: Yani açar mısın?
Mehmet31: Lan lütfen.
Kubilaylaylay: Nicke bak HSJKDSLKDJDSLKSDJSK
Kubilaylaylay: Ben sana siktir git demedim mi?
Mehmet31: Hatay’ın plakası lan o.
Mehmet31: Kutsal topraklar.
Kubilaylaylay: Bana ne amına koyayım?
Mehmet31: Aç şu engelimi.
Mehmet31: Okulda da kaçıp duruyorsun.
Mehmet31: Sınıf kapattırma bana yine.
Kubilaylaylay:

Mehmet31: Kubilay, hadi güzelim aç şu engeli, adamakıllı anlatayım derdimi sana.
Güzelim mi? Elimdeki telefonu gelen bildirimleri görmeme rağmen cebime koyup metrobüse doğru yürümeye devam ettim. Tamam, çok güzel olduğum Tarkan’ın Karma albümünün bu ülkenin başına gelmiş en şahane şeylerden biri olduğu gibi su götürmez bir gerçekti ama bunu Mehmet’in ağzından duymak? İşte bu gerçeklik günlerdir peşimde dolanan adam gibi insana yaşandığı anın sahte olup olmadığını sorgulatıyordu.
Sağda solda beni kıstırmaya kalkıyor, okul çıkışlarında eve doğru yürürken benimle konuşmaya çalışıyor, posta güvercini yaptığı Ediz’le bana haber yollayıp duruyordu. Benim onunla konuşmayacağımı anlamış olacak ki son çare Instagram’dan bana ulaşmış, hiç gönderisi olmayan hesabına da benim için girdiğini anlamama neden olmuştu.
Hiçbir şekilde yanıt vermemiştim, ta ki biraz önceye kadar. Normalde kimseyi sikine takmayan bünyem nedense Mehmet’e kırılmıştı. Hem de o kadar çok kırılmıştı ki günlerdir böğrümde üç tabak acılı mantı yemişim gibi bir ağırlık vardı.
Oysa ben teyzem, abim ve sevimli canlı haricinde kimsenin bana bu kırgın duyguları hissettirmesine müsaade etmemeyi öğrendiğimi sanıyordum. Mehmet ne ara beni kıracak kadar değerli olmuştu ki hayatımda?
Benim cinsel hayatım kimsenin sikinde olmamalıydı. Adı üzerinde benimdi işte lan. Hayat da cinsel de benimdi. İnsanlar biraz açık sözlü, ‘rahat’ ya da kendi tabirleriyle gevşek birini görünce had sınırını anında aşıp istediklerini söyleyebileceklerini, sorabileceklerini zannediyorlardı.
Kimse abim gibi ya da Mehmet gibi birine sert mizaçlı olduklarından hadsizce sorular soramazken benim gibi, Ediz gibi daha neşeli, yumuşak başlı gördüklerine ağızlarına filtre koymadan yapıştırıveriyorlardı kalplerinden geçenleri.
Mehmet’in gıyabında, başlarda iğrenç diye nitelendirebileceğim sözler söylese de sonradan o da beni arkadaşı gibi görüyor, beni tanımak istiyor diye düşünmüştüm. Herkes gibi sığ düşünerek ‘yattığım insanları’ merak edip dan dun sormasıysa elimde olmadan ona kırılmama, onunla konuşmak istemememe neden olmuştu.
Ayrıca düşündüğü gibi de sayısız değildi birlikte olduğum insanlar. Dilimdeydi bu tip şeyler benim, tıpkı Ediz’in dilinde olduğu gibi. Ediz’e baktıklarında da neler düşündüklerini az çok kestirebilirdim ama Ediz neredeyse dört yılını bir adamı severek geçirmiş, ona kadar birini öpmemişti bile. Nefret ediyordum insanların kafasında şekillenen yargılardan da bunu bizim suratımıza söyleyen insanlardan da.
Mehmet’e olan sinirimle ‘Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür, aylık akbil ise her yere,’ diyen Einstein’ı anıp aylık akbilimin o güzel dı-dıt sesini dinleyerek metrobüse kendimi attım. Gidip kitapların arasında kendimi kaybedecek, o yeniden somak burunlu olan adamı da takmayacaktım güzeller güzeli götüme.
Abimle teyzemi de tatlı dilimle çalışmaya ikna etmişken sınava da çok bir zaman kalmamışken hayatıma zorla dahil olan adamla vakit öldürmemeliydim bir kere. Yine de tüm metrobüs yolculuğu boyunca sonbaharda olmamıza rağmen ter kokan insanların kokusu burnumun ucundayken beynimde ‘güzelim’ kelimesinin dönmesine engel olamayarak ineceğim durağa geldim.
Kitapçıların arasından kendi kendime klip çekerek ilerleyip Maide ablanın karşı tarafta çay-dedikodu ikilisine daldığını görünce de onu rahatsız etmek istemeyerek yalnızca ona doğru bir öpücük atıp mis kokan kitapların arasında işime başladım.
Şöyle bir etrafa göz gezdirip önce yerleri paspasladıktan sonra elimdeki kovada bulunan kirli suyu dökmek için içeri doğru gidiyordum ki bugün çalışma günü olmamasına rağmen kitapçıya gelen vişne kurdu kapıdan içeri girdi.
“Kubilay?”
“Aferin adımı öğrenmişsin, şimdi getir bakalım şu sopayı.”
“Lan!”
Elimdeki kovayı yere bırakıp iki elimi de belime yerleştirdim. Vücudumu geriye doğru esnetip hafifçe ağrıyan belimi rahatlattıktan sonra bana bakan somak burunlu kurdu görmezden gelmeye karar vererek, “Ay yorulmuşum,” dedim. “Ev hanımlığı da çok nankör, siliyorum hemen kirleniyor. Çare zengin koca.”
“Beni bekleseydin ben yapardım.”
Bana yumuşacık bakışlarla bakan vişne kurduna doğru, “Seninle konuşmuyorum,” dedim. Resmen Ramazan ayında Atv’nin kadrolu hocası Nihat Hatipoğlu’nun ekranlara yapışması gibi bana yapışıp kapımda da köpek olmuştu bu ısrarcı yavru kurt.
“Özür dilerim,” dedi. Ben suratına bakmamakta ısrarcı olunca da, “La beni bir dinler misin lütfen?” diyerek kibarlık konusunda da ne kadar evrimleşmiş bir kurt olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Bıkkınlıkla, “Değişmeyen birinden gelen özür manipülasyondur derler Mehmet,” dedim kaşlarımı çatarak. “Ne sen değişirsin ne de beni olduğum gibi kabullenirsin. O yüzden o çeneni yorma artık. Çünkü sen biraz daha konuşursan ben salak bir birey olduğum için seni affedeceğim ve sen birkaç hafta sonra yeniden beni kıracaksın. Bu şekilde boktan bir döngüye gireceğiz. Selamlaşalım bundan sonra yeter.”
“Saçmalama amına koyayım. Benim mallığıma ver yaptıklarımı Kubilay,” dedi birkaç büyük adımda yanıma gelerek. Tam karşımda durup gözlerimin içine bakarken kendisinden yalnızca birkaç saniye sonra kokusu da gelip burnumun ucuna doldu. Biliyordum ben kendimi işte, biraz daha ısrar ederse kesin affedecektim. Kin tutamamak kadar sikik başka bir şey yoktu ki anasını sattığımın hayatında.
“Söylediğim sözlerin tüm sorumluluğunu alıyorum, ‘Şunu şunun için dedim,’ falan gibi bahanelere gerek duymadan hem de. Bu şekilde kendimi sana affettireceğim.”
“Ay birileri Nihal Atsız’dan başka kitap da okumaya başlamış, edebiyat parçalamaya bak.”
Gözlerimin içine bakıp gülümserken, “Utandığında hep böyle yapıyorsun,” dedi.
“Birincisi, sen beni ne kadar tanıyorsun da hakkımda çıkarım yapıyorsun? İkincisi, ben hayatımın hiçbir evresinde utanmadım. Marvel evreninde olsaydık ben Utanmazlar ekibinde olurdum.”
Yalanını sikeyim Kubi. Anime karakteri gibi yanaklarım yanıyordu yine. Üstelik karşımdaki somak burunlu kurtla karşı karşıya durduğumuz için kesinlikle birazdan ayakkabı uçlarımız birbirine değecek ve üzerimize pembe sakura çiçekleri yağacaktı.
“Birincisi, utandığın zaman elmacık kemiklerinin üzeri kızarıyor Kubilay. İkincisi de karşındakine anında saldırmaya başlıyorsun. Seni birkaç ayda tanıdım, çok da karmaşık biri değilsin aslında. Düz birisin.”
“Düz olmadığım konusunda anlaştık sanıyordum. Hatta ‘okulun ibnesi’ gibi tabirler de kullanmıştın bana.”
“Eski defterleri de açacağım diyorsun,” dedi yamuk bir gülümsemeyle. Böyle gülümseyince kemikli yüz hatlarıyla karizmatik olduğunu falan sanıyor olmalıydı ama daha çok felçli Firdevs Hanım’a benziyordu. Ben de Çetin Bey gibi atacaktım bunu sokağa şimdi.
“Sana bir sürprizim vardı aslında,” diyerek alt dudağını ısırdı.
“N’apim?”
“Merak etmiyor musun?”
“Yoo.” Yalan. Bayılırdım sürprizlere. Şimdiden ne olduğunu öğrenmek için yanıp tutuşuyordum ama bu somak burunlu kurt kesin beni online eğitimle ülkücülük kursuna falan yazdırmıştı. Belki de ocağa götürüp çay içirecekti. Ya da nasıl uluduklarını da öğretecek olabilirdi. En fazla ne olabilirdi ki?
Bana göz kırpıp, “Çok sevdiğin bir şey ama,” dedi. Bak bak hareketlere bak. Bir de havalı olduğunu sanarak bana göz kırpıyor. Tipsiz götüm kurt.
“Yani seninle ilgili bir şey değil. Seni hiç sevmiyorum çünkü.”
Kısık bir sesle gülüp, “Aynen,” dedi. Ben biraz önce yere koyduğum temizlik kovasını ve paspasını hafifçe eğilip yerden alırken, “İpucu ister misin?” diye sordu.
Arkam ona dönük temizlik malzemelerini koyduğumuz küçük odaya doğru havalı bir biçimde ilerleyip onu göbek yağlarından alınıp da sonradan kalçaya ekletilmiş sahte bir göt gibi bırakacaktım ki içimdeki merak beni durdurdu.
“Off. Çok ısrar ettin. Şimdi peşimi de bırakmazsın sen. Söyle.”
“Tek başına bunu göğüslemezdim,
Değişmek içimden geldi,” dedi.
Ben duyduğum sözlerin etkisiyle yavaşça ona dönerken Mehmet sözlerine devam etti.
“Geçmişe bir sünger çekip becerdim,
Sonunda kendime geldim.”
Yutkunup elimdeki kovayı yeniden tam yanıma bırakırken, “Sen?” dedim sorar gibi.
“Hem de Şehinşah’la ortak konser,” dedikten sonra telefonunu cebinden çıkarıp zaten açıkta olan bilet ekranını bana doğru gösterdi. Ben hızlı adımlarla az önce açtığım mesafemizi yeniden kapatırken telefonunu ona sormayı akıl bile edemeden elinden çekip aldım.
Ekrandaki ATİ242-Şehinşah konser yazısını görünce gözlerim kocaman olurken kendimi tutamayıp dişlerimi göstererek vişne kurduna doğru gülümsedim. Beynim tüm geçen kötü anıları birden silmiş, geriye yalnızca bana parlayan irisleriyle bakan Mehmet kalmıştı şimdi.
“Günlerdir bunu göstermek için peşinde dolanıyorum. İlk yazdığımda cevap verseydin sana söyleyecektim.”
“Ya Mehmet,” diyerek az önceki tüm konuşmaları unutup onun telefonu hâlâ elimdeyken ne yaptığımı bir an bile düşünemeden birden ona sarıldım. Boy farkımız olduğu için parmak uçlarımda ona doğru yükselirken başımı boyun girintisine sokup elimdeki telefonuna bakmadan kollarımı da onun yapılı sırtına sardım. Nedense çok mutlu olmuştum, uzun zamandır bana sürpriz yapılmadığı için olmalıydı.
Mehmet birkaç saniye hiçbir şey yapmadı ama hemen sonra ellerini belime sardı. Onun uzun kollarına göre ince kalan belim yüzünden o bana sıkıca sarılmak isterken birden beni kendisine daha fazla bastırmış bulundu ama o an hiçbir şeyi düşünecek durumda değildim. Cimri Ati bana beleş konser bileti ayarlamamıştı ama iki gün sonra onun konserine bedavadan gidebileceğim bir biletim vardı ellerimin arasında!
O an nedense otokontrolümü bıraktığım bir an oldu ve ben burnumu Mehmet’in kokusunun kaynağı olan boynuna bastırdım. Mehmet’se hiç sesini çıkarmadan yalnızca bana sarılmaya devam etti. En sonunda başını biraz eğdi. Dudaklarını benim kulağımın hizasına getirip, “Özür dilerim,” diye mırıldandı.
Ben kafamı sallayıp, “Seni hâlâ affetmedim ama bir daha yapma,” diyebildim sadece.
Ben salaktım hemen affederdim belki ama kırgınlıklarım tıpkı cam kesiği gibiydi. Camlar tenimden temizleniyor, belki yaralarım da iyileşiyordu ama izleri hep benim derimde kalıyordu, sanki neler yaşadığımı unutmamam için…
“Söz veriyorum sana. Bir daha sikik sokuk hareketler yapmayacağım.”
Ben burnumu çaktırmadan onun boynunda gezdirmeye devam ederken, “Ne sözü?” dedim. “Sana inanmam için büyük bir şey söylemen lazım.”
“Şimdilik sana ülkücü sözü veriyorum, sonra- Sonrası başka olacak.”
Boynuna doğru gülümserken itiraf edemesem de konser biletinden çok eksenimde olan üç insandan başka birinin benim için çabalıyor oluşuyla mutlu olmuştum. Belki beni kırmış, günlerdir içimde anlam veremediğim bir boşluğa neden olmuştu ama kırdığı yerden de beni sarmalamaya çalışıyordu. İşte bu da Mehmet’le beraber hayatıma giren diğer yeniliklerden biriydi.
Dakikalarca nedensiz, bahanesiz ona sarılırken o da bana sıkıca karşılık verdi. Başımı yasladığım yerden kaldırdığımdaysa tam karşı dükkanın önünde oturan Maide ablanın gözleri dolu dolu bizi izlediğini gördüm, hem de başını sağ omuzuna eğmiş çaktırmadan gözlerini silerken…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙