Bölüm 28: Özgürlüğün Tadını Alan Minik Kurt

✨✨

Ediz’den…

Biraz önce okuduğum cümleler yüzünden, “Alo,” kelimesi ağzımdan dökülürken sesim arsız bünyeme zıt çekingen çıkmıştı. Hattın diğer ucundaki Özgür abinin sesiyse benimkinin aksine kulaklarıma enerjik şekilde dolarken, “Ediz, nasılsın?” dedi. Sesini duyduğum an göz pınarlarımda biriken yaşların yanaklarıma akmasına izin vermemek için bir elimin tersiyle gözlerimi kurulayıp gülümsedim.

“İyiyim Özgür abi. Sen nasılsın?”

“Kafedeyim, temizlik yapıyorum.” Arkadan gelen sandalyeyi bir yerden başka bir yere taşıma sesiyle onun meşgul olduğunu anlayabilmiştim.

“Oyalamayım seni ben o zaman. Kapatayım da işine bak.” Hem çalışıp hem okuyan kocaman adamı kendi dertlerimle sıkmak için aramam hataydı zaten.

Hızlıca, “Yok yok ne oyalaması minik kurt?” diye yanıtladı beni. Gelen hitapla yüzüm günler sonra ilk kez gerçekten gülerken, ona anlattığım ülkücülük maceramı unutmamış olmasına sevinmiştim nedensizce. Kubi hariç beni dinleyen bir insan daha vardı demek.

“Ya Özgür abi, minik değil yavru,” diyerek mızmızlandım.

“Minik daha uygun bence. Neredesin sen? Sesin biraz düşük gibi, hayırdır?”

“Öyle dolanıyorum ortalarda.”

“Gel yanıma istersen.” Sanki ben de bu teklifi bekliyormuşum gibi az önce zihnimden geçen onu rahatsız etmemem gerektiği düşüncesini unutup, “Olur,” deyiverdim hevesle.

Kubilay işteydi ve onu kendi saçma dertlerimle yeterince bunaltıyordum son zamanlarda zaten. Bir de iş yerine gidip de onu zor durumda bırakmak istemezdim. Ama yalnız da olmak istemiyordum, yalnız kaldığımda elime yüzüme bulaştırdığım ilk ilişki deneyimimi düşünüp kendimi yiyip bitireceğimi de biliyordum.

“Hadi o zaman bekliyorum seni.”

Telefon kapanır kapanmaz aklıma yeniden az önce engellediğim adam düştü. Her ne kadar insanlar benim salak olduğumu düşünseler de salak biri değildim ben. Neyin ne olduğunu iyi bilir, sadece o an işime nasıl geliyorsa öyle davranırdım. Yıllardır sevdiğim adamın da bana olan yaklaşımının yalnızca yüzeysel ve daha çok fiziksel olduğunu anlamam çok da uzun sürmemişti.

Sadece onu uzaktan sevip de beklediğim yılların hatırına belki tanıdıkça o da beni sever, benim aşkımla bir şekilde bana gelir diye beklemiştim ama sanırım bazı insanlar doğuştan noksandı. Ne sevmekten ne de güzel sevilmekten anlıyorlardı ve az önce tamamen emin olmuştum ki bu insanlardan biri de Türker’di.

Beni spor salonunda sıkıştırıp öptüğü gün iyi ki Kubilay o alarmı çalıştırmıştı. Çünkü onun dudakları benim dudaklarıma değdiği an ben çoktan pişman olmuştum ama ilk öpücüğümü de geri alamazdım. Kendi aptallığımın sonucuydu beni zerre önemsemeyen adama feda olan öpüşlerim. Eh, ben de cezama katlanmalıydım. İlk öpücüğümü dışarılarda bir yerlerde belki de beni çok sevecek bir adama hediye edebilirdim bir gün. Kimi kandırıyordum ki? Ben hiçbir zaman sevilmeyecektim…

Kubilay’ın benden gizli saklı beni korumaya çalışmasına sakin sakin yürüdüğüm kafe yolunda bir kez daha gülümserken hayatta çalışmaktan başka bir şey bilmeyen, az olan olumlu yanlarından biri de beni olduğum gibi kabul eden ailemin bile Kubilay kadar beni düşünmediği dolanıyordu aklımda.

Günlerdir muhtemelen kendisine taktığı ‘ajan güzel göt’ lakabıyla birlikte koskoca ülkücülerin reisi, çatık kaşlı Mehmet’i de nasıl becerdiyse kendi safına çekmiş, ikisi bir olmuş gizli gizli beni Türker’den koruyorlardı. Onlar gizli olduğunu düşünüyorlardı daha doğrusu.

Kubilay’ın sinemaya sorgusuz sualsiz gelmesi bile başlı başına ne yapmak istediğinin kanıtıyken canım arkadaşımın beni de kendi yaşadığı duruma düşürmemek için çırpındığını görüyordum. Yalnızca belki Türker böyle değildir, belki farklıdır ve benim ona olan temiz duygularımı görür de beni sever diye düşünmüştüm başlarda.

Ama Türker’in cinsellikten ileri gidemeyen sohbetleri, benimle dışarıda görüşmek istememesi, özellikle Özgür abi gibi güzel bir insana karşı beni doldurmaya çalışması derken ben de onun dışarıdaki diğer pisliklerden bir farkı olmadığını anlamıştım.

Son bir şans daha vermiştim kendi içimde bugün ona. Eğer benimle bir kez beni eve çağırmak hariç görüşür, tanımaya çalışırsa bir umut olacaktı içimde. Bana sevgili gibi değil arkadaş gibi takılalım dese bile kabulümdü ama o çok değerli vaktini benimle kapalı kapılar ardında sevişmek hariç öldürmek istememişti. Hem de en son yazdığı çirkin şeylerin benim ona karşı hassas olan kalbimi kıracağını bile bile.

İnsanlar için biraz saf, iyi niyetli görünüyorsanız arkalarına aldıkları yıkımla tüketecekleri, yok edecekleri ya da kullanacakları bir obje oluveriyordunuz. Ben de bu objelerden yalnızca biriydim işte.

Önceleri okulda bana arkadaşlığını sunanlar karşılığında ödevlerini yaptırmış, mahalledekiler ailemin durumu iyi olduğu için evime gelip oyun konsolumla saatlerce oynamaları karşılığında iki üç kelime benimle konuşmuşlardı. Daha sonra -yani ben büyüdükçe- beni narin yapılı, kaybedecek bir şeyi olmayan bir ‘kız’ gibi gördükleri için bana yaklaşırken ceplerindeki sahte sevgi sözcükleri karşılığında benden farklı isteklerle faydalanmaya çalışmışlardı. Ben de bunlara alışmıştım artık.

Ta ki kocaman mavi gözlü, siyah saçlı, sevimli bir şeytan hayatıma girene kadar. Lisenin ilk yıllarında insanların beni yine ödevlerini yaptırmak için kullandıkları bir zaman diliminde elleri ceplerinde, küfürleri ağzında, çekinmeden herkesin yedi ceddine kayan Kubilay ile beraber benim de hayatımda devrim niteliğinde bir değişim yaşanmıştı. O, hiçbir çıkarı olmadan benimle arkadaş olmuş, ben de ilk kez temelinde yalnızca saf sevgi yatan karşılıksız arkadaşlığın ne demek olduğunu onunla öğrenmiştim.

Sayesinde annemden görmediğim şefkati Esma abladan görmüş, sevgilim sandığım adamın vermediği ilgiyi Özgür abiden almış, Kubilay ile beraber hayatıma girenlerin de onun gibi harika insanlar olduğunu anlamıştım. Aynı yaşta da olsak abim saydığım Kubilay ömrüm boyunca benim herkese karşı önceliğim olacaktı, çünkü ailemdi o benim.

Düşüne düşüne önümdeki minik taşı da kendimle beraber sürüklediğim kafenin önüne geldiğimi, Özgür abinin dudaklarında bir ıslık kahve makinesini temizlediği görüntüyü gözlerim seçince anladım. Onu görünce içimde oluşan pozitif hislerle birlikte çaktırmadan kafenin dışında durup da izlemeye başladım. Çok yakışıklıydı bir kere. Kim görürse görsün onun ne kadar yakışıklı olduğunu kabullenmek düşerdi payına.

Yapılı bedeni, uzun boyu, gece karası kaşlarının biraz üzerine dökülen dalgalı saçları, koyu kahve gözleri ve parlayan esmer teniyle harika bir adamdı. Üzerine yapışan siyah polo yaka tişörtü, koyu lacivert kot pantolonu ve benim bir erkekte bayıldığım yarım postallarıyla yakışıklı olduğunu göstermek ister gibi bir de çok güzel giyiniyordu.

Kime yâr olurdu bu muazzam adam acaba? Kahve makinesinin arkasından masaların olduğu tarafa ilerlerken postallarından çıkan tok seslerle bile insanı kendine hayran bırakacak adamın herkese de nasip olmayacağı yürüyüşünden bile aşikârdı.

Ağzımın suları akarken onu izlemeye o kadar dalmıştım ki, “Minik kurt?” diyerek dikkatimi çekmek için bana doğru el sallayan Özgür abiyi güçlükle fark etmiştim.

“Özgür abi, dalmışım.”

“Gel bakalım. Ne bu suratının hâli? Yine o puşt sevgilinle mi atıştın?”

Günlerdir benim her türlü nazımı çeken adama doğru, “Engelledim bile,” dedim. “İlk ilişkisi sadece haftalar sürebilmiş bir yıkığa bakıyorsun şu an.”

“Yıkık mı? Bebekler yıkık kelimesini biliyor muydu?”

Kaşlarımı çatıp solumda kalan masanın sandalyelerinden birine kendimi attım. “İnternet diye bir şey icat edildi, oradan görüyoruz biz de herhâlde.”

“Kaşlarını çatınca da- Neyse. Sen otur bakalım ben sana bir kahve getireyim. Sonra da anlat, pezevenk ne yaptı sana yine?”

Bana baktığında yumuşayan ifadesi Türker’den bahsederken sertleşirken elindeki bezin ucunu pantolonunun kalçasında kalan ceplerden birine sokuşturdu. Adamın en basit hareketi bile bir film yıldızınınkine benzediğinden sıkı kalçalarına şöyle bir bakıp başımı eğdim. Ben de az fingirdek değildim hani. Daha demin ‘sevgilim’ dediğim adamı engellemişken şimdi arkadaşımın abisinin kalkık kalçasına bakmak da tam benim gibi bir fingirdeğin yapacağı işti.

Ben daldığım yerde ne kadar da zilli olduğumu düşünürken Özgür abi elinde tuttuğu iki kupayla birlikte karşıma oturdu. Bana doğru bir göz kırpıp, “Anlat bakalım,” dedi.

Derin bir nefes aldım. “Ne dediysen aynısı oldu,” dedim. “Adım adım. Evine çağırmaktan, okulda gizli gizli buluşmaktan öteye gitmiyordu. Ben de çok sıkıldım, çabuk sıkılırım zaten,” diye de ekledim şımarıkça. “Bugün ona kendi içimde son bir şans verip onu önce bir konsere, sonra da çok merak ettiğim bir yere davet ettim.”

“Eee?”

“‘Madem o kadar paran var bana biraz ateşlesene,’ dedi.”

“Onun sıfatını, zamirini, yüklemini, yaptıklarını, yapacaklarını- Tövbe estağfurullah,” dedi sinirle.

Ağzından çıkmak üzere olan küfür tamlamasına kıkırdayıp, “Herkes gibi işte, salla,” dedim.

“Başka?”

Sıcacık kahvemden güç bulmak ister gibi bir yudum alıp kahvenin ağzımda bıraktığı yumuşak hissiyatla gülümserken, “‘Yine trip zamanı mı?’ dedi. Sanki ben ona trip atıyormuşum gibi. Bir kere ben sadece Kubilay’a trip atarım bu hayatta, o kim yani ona trip atacağım. Değil mi?” diye sordum.

Çatık kaşlarıyla bana bakarken, “Aynen öyle,” diye yanıtladı beni.

“Sonra da saydırmış bana. Bir de onu yeniden arayacağıma o kadar emin ki. Ben de hiçbir şey söylemeden engelledim. Nasıl olsa yüz yüze konuşmak isteyecek o zaman öfkemi kusar, hayatımdan tamamen çıkarırım onu. Kubilay da artık derin bir nefes alır.”

“O neden?”

“Arkamdan çevirdiklerini bilmiyorum sanıyor ama hepsinin farkındayım,” dedim gülerek. Bakışları gülüşümde oyalanırken ben devam ettim. “Nasıl olduysa yanına okuldaki ülkücü reisini de almış.” Kıkırdadım. “Şeytan tüyü var kardeşinde.”

“Mehmet mi ne, o eleman mı?”

“Evet. Çok yakışıyorlar, değil mi?” diye sordum gözlerimi heyecanla kocaman açarken. “Sana bir şey söyleyeceğim ama aramızda kalacak, tamam mı?”

Konuyu hızlıca değiştirmeme gülümseyip, “Tamam,” dedi. Beynim çok hızlı çalıştığı için ağzımdan çıkan kelimelerin ortak paydası da hızlıca beynime uyum sağlıyordu. Özgür abi de son birkaç haftadır benimle fazlasıyla haşır neşir olduğundan bu özelliğimi fark edip ne zaman bunu yapsam gülüyordu bana.

“Ben yıllardır Türker’i izliyorum. Onu izlerken bir şey fark ettim. Benim Türker’i izlediğim gibi biri de Kubilay’ı izliyordu ama bence kendisi de farkında değildi. Çaktırmadan ne zaman Türker’e baksam Mehmet de kaşlarını çatıp Kubilay’ı kesiyordu,” diyerek kötü bir Mehmet taklidi yaptım.

“O ikisi çok yakında sevgili olacak benden söylemesi. Kardeşin yuvadan uçuyor, hazır ol,” dedim bilmişçe kafamı sallarken.

“Kubilay’ın konusunu birazdan uzun uzun konuşuruz. Benim kardeşim öyle kolayca yuvadan uçamaz, o kendisine reis dedirten herif ayık olsun önce,” dedi yeniden kaşlarını çatarak. “Şimdi sen bu maldan ayrıldın mı?”

“Hım hım,” diyerek kafamı salladım.

“Bundan sonra çirkinleşecek Ediz. Önce güzelce konuşup seni ikna etmek isteyecek, sonra tehdit edecek, yolunu kesecek, seni sıkıştıracak. Bu sürede yalnız olma, ‘Ben hallederim,’ diyerek öz güvenli şekilde davranma. Ailen senin yöneliminden haberdar, değil mi?”

“Evet.”

“Şimdi sana bir soru soracağım ama beni yanlış anlamandan tırsıyorum biraz,” dedi mahcubiyetle.

Böyle düşünmesinin getirdiği heyecanla uzanıp elini tuttum. Cesaret vermek ister gibi elinin üzerini baş parmağımla okşadıktan sonra, “Ben seni yanlış anlamam Özgür abi. Ne istersen sorabilirsin bana,” dedim.

“Yakınlaştığınız bir an olduysa eline koz vermedin, değil mi?”

“Hayır, tabii ki. Hem doğru düzgün görüşmedik bile. Hiçbir şey olmadı aramızda. Yani benim o pisliğe giden ilk öpücüğüm hariç,” dedim üzgün bir ifadeyle.

“Tamam, seni tehdit edebileceği bir şey yokmuş elinde. İlk öpücük meselesini de kafana takma, önemli olan her daim sondur. Hangimiz ilk deneyimlerimizi tam anlamıyla hatırlıyoruz ki? Ben daha bebeyken, komşu kızıyla doktorculuk oynarken gitti benim ilk öpücük mesela. Kızın adını hatırlamıyorum bile.”

“Sen de az sapık değilmişsin ama.”

“O öptü lan, hemen erkeklere sapık damgasını yapıştırın siz. ‘Seni muayene edeceğim, dudaklarında hastalık var,’ ayağına yaladı yuttu benim güzel dudaklarımı.”

Ben suratının aldığı sevimli hâlin ve söylediği sözlerin etkisiyle kıkırdarken, o huysuzca baktı bana. Daha sonra dayanamamış olacak ki o da gülmeye başladı. “Yani böyle şeylere fazla anlam yüklemeyin. İnsan eşya değil Ediz, kullandıkça eskisin. O an öyle hissettin öyle yaptın, yanlışını anladın kıyısından döndün. Bitti, gitti. Bundan sonra sana düşen onun gibi birini bir daha hayatına almamak olur. Kubilay’ın yaşadıklarını en yakından izleyen sensin. Benden gizli neler neler çevirmişsiniz? Şanslısın yanında arkadaşın var. Ha, ben de varım, beni de yaz bundan böyle. Dediğim gibi seni sıkıştırırsa da bana gel, yapalım paşamıza bir açık ameliyat. Anestezi olmadan.”

“Ya Özgür abi sen de az kıro değilsin,” dedim. “Tipine bakan da seni İstanbul soylusu zanneder.”

“Kurban olsunlar lan benim tipime, ne varmış bende?”

“Bir şey yok. Maşallah taş gibisin.”

Bana bakarak gülümseyip, “Anlaştık mı?” diye sordu. Ben kafamı olumlu anlamda sallarken buraya gelirken düşündüğüm tüm kötü anılarımın uçup gittiğini, geriye sadece dakikalardır beni güldüren adamla yaşadığım güzel zamanların kaldığını hissettim. “Kahvaltı yapalım mı? Ben sana kahvaltı tabaklarımızdan hazırlayım?”

“Çok acıkmıştım,” dedim midemi tutarak.

“O zaman hazırlayıp geliyorum.”

“Dur ben de sana yardım edeyim. Mutfağa geçmemde bir sakınca var mı?”

“Yok yok, gel. Kafe senin.”

“Böyle dersen ben hep gelirim ama,” dedim dudaklarımı büzerek. “Minik şeytanımı da gelin ediyoruz, ben senin başına kalırım.”

Kafasını iki yana sallayıp bana bakarken, “Şikâyetim yok,” dedi. Sonradan aklına gelen şeyle yeniden bana bakıp, “Önce benden onay alması lazım o reisin, öyle kolay değil benim kardeşimi almak. Gel de anlat bakalım detaylıca, Kubilay bana bir şey demedi bu konuyla ilgili,” dedikten sonra eliyle mutfak kısmını gösterdi.

“Bak şimdi neler oldu biliyor musun? Aylar önce bir numara bana yazdı. Aşklarının temelini ben attım sayılır,” diyerek başladığım hikâyemi peşine takıldığım adama en ince ayrıntısıyla anlattım. Bir yandan kahvaltımızı hazırladık, bir yandan da Özgür abi arada verdiği birkaç tepki hariç hep beni dinledi.

Kubilay kesinlikle arkasından böyle konuştuğumu duysa beni öldürürdü ama bir kere benim amacım iyiydi. Dakikalar saatlere evrilirken kafeyi temizlemesine yardım ettiğim adamın aklımdaki Türker’e dair tüm izleri siliyor olduğunun da o çirkin izlerin yerini çiçeklerle süslediğinin de farkında değildim…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top