Bölüm 31: Mikrop Kurt

✨✨

Arabadan inip de karşımdaki şık mekanı süzmem, bu havalı mekanda beleşe lahmaç gömme imkânım, hatta dün geceden beri planladığım sırf Mehmet’e gıcıklık olsun diye tatlı söyleme hayallerim bile içimdeki ‘Ben bu adamın karşısında dürüp büküp lahmacun yiyemem,’ düşüncemi alıp götürememişti.

Yol boyunca sessiz kalmış, alt dudağımı dişleyerek kıvrak zekâmda ‘Neden?’ sorusunun cevabını aramış, bulmaya çalışmış ama mantık düzleminde bir yanıt alamamıştım canım zihnimden. Oysa teoride Mehmet’le eğlenceli bir konser sonrası, daha da eğlenceli beleş yemek yiyecek olmam çok cazip bir durumdu aslında ama şu an, pratikte bu şekilde hissedemiyordum işte.

Şık mekânın içine girdiğimizde ay ışığının vurduğu deniz manzaralı, cam kenarındaki masalardan birine oturup, “Hoş geldiniz efendim,” diyerek menüleri bize veren garsona tedirgince gülümsedim. Mehmet ise kaşları çatık bir biçimde bana bakarken, “Neden içine kaçtın?” diye sordu. Kısa yolculuğumuz boyunca da ara ara yüzüme bakıp durmuştu zaten.

“Lahmaç yerim tabii ki. Sonuçta neden yemeyim ki?” Ne? Ne diyorsun Kubi sen?

“Afiyet olsun da arabada da hiç konuşmadın. Konserden çıktığımızda keyfin yerinde görünüyordu.”

“Ati’yi gördüm ya onun heyecanından herhâlde,” diye mırıldandım.

“Güdük bir adam için sence de fazla yaygara koparmadın mı? Sesi de bok gibi.”

Elimdeki menüyü kenara bırakarak, “Bana bak somak burunlu kurt,” dedim. Masanın üzerine, tam karşımda oturan adama doğru eğilip, “Ati’m hakkında düzgün konuş. Ayrıca sen de eğlendin. Güldüğünü gördüm,” diyerek çirkefleştim.

“Benim eğlence sebebim farklıydı. Auto-Tune’suz sesi rezil olan bir adamı dinlediğim için değildi.”

“Ay götüm kurt,” diyerek yeniden menüyü elime alıp şöyle bir bakındım. Acaba tavuk şiş yesem çatal bıçak kullanabileceğim için daha mı kibar görünürdüm ki? Lahmacundan daha iyi bir seçenek gibiydi sanki.

Allah’ın cezası diş tellerimden kalan rezil alışkanlığım yüzünden insan içinde maydanoz, soğan, domates barındıran şeyler yiyememe problemi oluşmuştu bende. Özellikle de çekindiğim biri varken hiç yapamazdım bu dediklerimi.

Diş tellerim yıllar önce çıksa da bende bıraktığı bu alışkanlığın izleri silinmemişti bir türlü. Şu an o kadar saçmalıyordum ki bunun da farkındaydım. Hem Mehmet benim çekineceğim en son adam bile olamazdı. Abimden, Ediz’den nasıl çekinmiyorsam ondan da çekinmemeliydim.

Adamın yanında kocaman bir mısır kovasını beşer-altışar mısırı ağzıma tıkıştırarak bitirmişliğim vardı benim bir kere. Ayrıca okulda ketçapı ağzımın kenarına bulaşa bulaşa sosisli de gömmüştüm karşısında. Şimdi neler oluyordu bana?

“Kaç tane yersin?”

Gözlerimi kırpıştırarak, “Tövbe tövbe, herkesin hakkı birdir. Fazlasında gözümüz yok,” dedim.

“Lan.”

“Ha sen lahmaç diyorsun, ben bir tane alayım. Nedense çok aç hissetmiyorum kendimi.”

Kafasını olumlu anlamda sallayarak garsonu çağırdığında ben de çaktırmadan onu süzdüm, yeniden. Bileğine geçirdiği tespihle birlikte el işaretleriyle yanına çağırdığı adama sipariş verirken çok karizmatik duruyordu. Bileğinde asılı kalan aptal tespihi bile nedense gözüme hoş gelmişti birden.

Garsona hâlini hatırını sorarken köfte, kırmızı dudaklarıyla gülümsemesi, ela-kahve gözlerinin üzerindeki uzun kirpiklerinin neredeyse yanağına değiyor oluşu, sıcaktan nemlenip sonradan kuruyan saçlarının daha da kabarıp alnında bir tutam halinde durması… Ben elendim gençler, siz devam edin… Neler diyorsun Kubilay sen?

“Kubilay?”

“Efendim?”

“Neden elendin?”

“Anlamadım Mehmet.”

Dişlerini göstererek suratıma bakıp da gülümserken, “‘Ben elendim gençler, siz devam edin. Neler diyorsun Kubilay sen?’ dedin ya az önce,” diyerek içimden geçenleri harfi harfine tekrarladı.

“Uydurma Mehmet. Ben öyle bir şey demedim. Uykun falan mı geldi senin? Sallıyorsun resmen.”

“Anlamadım ama neyse. Ezme de söyledim, seversin diye düşündüm.”

Allah’ım daha fazla domatesli ve riskli yiyecekler… Sanki düşman gibi hepsi birleşmiş, gelişmemiş ülkelerin erkeklerinin Türkiye’ye yaldır yaldır gelişi gibi her yanımı sarmıştı bu gece… Benim de sınırlarım bok gibi korunuyordu üstelik, kaçma ihtimalim yoktu kısacası.

“İyi yapmışsın.”

“Şimdi göster bakalım şu sevimli zımbırtıları nasıl yapıyorsun?” dedikten sonra, “Dur yanına geleyim de rahat göster,” diye de ekledi.

Ben masanın altında titreyen ellerimi bir yumruk yapıp sakinleşmek için içimden sütlaç malzemelerini sırayla sayarken Mehmet yanımdaki sandalyeyi hafifçe geriye doğru çekip oturdu. Bilin bakalım onunla beraber ne geldi? Evet, kokusu… Kebapçıda bile bu kadar güzel kokamazsın insafsız köpek Mehmet.

Telefonunun markası benimkinden farklı olduğundan sevimli ifadelerin olduğu klavyeyi onun telefonuna indiremeyeceğimi anlayıp onları kopyalayıp yapıştırabileceği siteyi açtım. “Bak buradan kopyala yapıştır yapabilirsin.”

“Amma da zahmetli.”

“Kardeşim sen de zengin olmasaydın. Hangi liselinin elinde bu telefondan var?” Ayrıca dibimdeki suratını da çek.

“Annen baban ayrı olunca,” dedi. Daha sonra ne dediğini fark edip bir kez yutkunarak, “Özür dilerim,” diye mırıldandı.

“Önemli değil. Ayrıca bu konuda konuştuğunda özür dilemek zorunda değilsin. Ben anne baba konusu geçtiğinde üzülmüyorum, aksine ben de ailemi hatırlayıp mutlu oluyorum. İnsanlar bu konuyu neden tabu yapıyor anlamış da değilim. Ailem öldü yalnızca, anıları hep benimle.”

“Sevindim böyle düşünmene. Herkesin tepkisi farklı olabiliyor bu konuda. Özel değilse ya da anlatmak ister misin bilmiyorum ama nasıl vefat ettiler?”

“Trafik kazası,” dedim hafifçe bedenimi ona doğru döndürerek. “Birilerinin çok eğlendiği bir akşamın kurbanı benim ailem oldu. İçkiyi götüyle içen insanlar olduğu sürece de birileri benim gibi ailesiz kalmaya devam edecek gibi görünüyor.”

“Mekânları cennet olsun.”

“Bu yüzden hiç içki içmem ben,” dedim nedense bu konuları kimseyle konuşmasam da birilerine kendimle ilgili bilgi vermekten çok hoşlanmasam da Mehmet’e anlatmakta bir sakınca görmemiştim. “Zaten doğuştan kafam güzel benim, içkiye ihtiyacım yok.”

“Her geçen gün daha da fazla şaşırtıyorsun beni.”

“Niye somak burunlu kurt?” diye sordum gözlerinin içine içine bakarken. “Tipim böyle diye her gece ayrı bir yerde deliler gibi sarhoş olduğumu mu düşünüyordun?”

“Bana diyorsun ama sen benden daha fazla ön yargılısın. İçki içmediğin için söylemedim o sözleri, kendinle ilgili bir şeyleri ben sormadan anlattığın için söylemiştim.”

Gözüm bize doğru gelen garsonda oyalanırken, “Benim ön yargılı olmam için haklı sebeplerim var. Aramızdaki fark bu,” dedim.

Gülümseyerek kafasını sallayıp yeniden karşı tarafa otururken garson lahmacunları önümüzdeki tabaklara bıraktı. Hayvan Mehmet üç tane söylemişti, yuh. O cüsseye anca yeterdi zaten haklıydı.

Hemen maydanoza uzanıp biraz da limon sıktığı çıtır çıtır, lezzetli olduğu kokusundan belli olan lahmacunu kenarından katlayarak dürüm yaptıktan sonra mutlulukla bir ısırık alıp ayranından içmeye başladı.

Bense yutkunarak önümde mis gibi kokan lahmacuna acılı gözlerle baktım. Hadi Kubi oğlum, başarabilirsin. Küçükken klozete oturursam, klozetin dişlerinin çıkacağını ve götümü ısıracağını düşünmem gibi önümdeki lahmacunun da birden dişleri çıkıp da dudaklarımı ısırmayacaktı, öyle değil mi? Zaten klozet de götümü ısırmamıştı hiçbir zaman.

Elime aldığım çatalımla önce masanın ortasında duran salata tabağının içindeki minik minik doğranmış salatalıkları tırtıklamaya başladım. Mehmet çoktan birinci lahmacunun dibini görmüş, ikinci ayranını istemek için hazırlanıyordu bile. Mikrop kurt.

Sonra bir an dikkati bana kaydı. Bakışları suratımda dolanırken, “Buz gibi yaptın güzelim yemeği,” dedikten sonra, “Ye artık,” diye de ekledi.

“Herkes senin gibi eski Türk filmlerindeki yaban mı kardeşim? Benim midem peri midesidir, önceden de söylemiştim sana.”

Yüzünde ilk kez gördüğüm çapkın bir gülüş belirdi. “Lahmacunu severim demiştin oysaki. Şimdi neden yiyemiyorsun karşımda?”

“Neden yiyemeyim? Sadece ağır gelebilir diye düşündüm. Saat gecenin körü sonuçta ve ben bunu yersem sabaha kadar uyuyamam. Evet, evet, bence benimkini de sen ye,” Bulduğum parlak fikirle ona ışıldayarak baktım.

“Konser öncesi beleş lahmacun yiyeceğim diye öğle yemeği bile yemedim demiştin ama. Aç olmalısın.”

“Her boku da aklında tut,” diye homurdandım.

Mehmet, dudaklarında asılı kalan sinsi bir tebessümle önümdeki tabağa uzanıp ustaca lahmacunu üç parçaya böldü. Daha sonra her bir parçaya biraz limon sıktı. Eli tam maydanozun olduğu tabağa gitmişti ki, “Maydanoz da yiyemezsin şimdi karşımda,” diyerek vazgeçti.

Üç küçük parçayı üşenmeden minik dürümler haline getirip, “Şimdi yiyebilirsin, benden utanma artık,” dedi.

“Ay senden neden utanayım ben? Resmen tek lokmada lahmacı, bir dikişte de ayranı bitirdin sen.”

Eline aldığı minik dürümü bana uzatırken, “Yavrum hadi, al da yemeye başla şunu,” diyerek masadan kalkıp muhtemelen garsona yeni bir ayran sipariş etmek için ilerledi.

Senin ben evveliyatını Mehmet! Yavrum sözcüğü kulaklarımda çınlayıp yanaklarımı kızartırken bok yerdim ben bu lahmacunu. Midemin içerisinde duyduğum sözcükle birlikte hareketlenme başlamış, ‘yavrum’ kelimesinin o tok sesiyle ağzından çıkması yüzünden benim ayarlarımla oynayıp gitmişti yanımdan.

Yine de onun olduğu tarafa bir bakış atıp kontrol ettikten sonra elimdeki küçük lahmacun dürümünü hızlıca ağzıma tıkıştırdım. Ayranımdan da kocaman yudumlar alarak ağzımdaki lokmayı rahatça mideme göndermek için yardım aldım. Bu sırada karşı masamda oturan küçük bir kız çocuğu benim resmen ağzıma art arda teptiğim lokmaları izleyip hayretle gözlerini büyüttü.

“Ne var? Çok açım,” diyerek çocuğa da bulaştıktan sonra, son kalan parçayı da ağzıma tıkıp nefessiz kalma ihtimalimi sallamayarak ayranımı tepeme diktim. Oh be! Valla bu badireyi de atlatmıştık, iyi ki Mehmet’in ayran sipariş etmek için garson bulamayıp kalkması gerekmişti. Yoksa bu konu, ‘Neden karşımda yiyemiyorsun?’ sorusuna kadar gidecek, ben de daha kendimin bile bilemediği cevabı veremeyecektim ona.

“Oha hepsini ağzına mı tıkıştırdın?”

“Saçmalama vişne kurdum. Çok acıkmışım da hızlıca gömüverdim işte.”

Yeniden çapkınca gülümserken önündeki lahmacunları büyük ısırıklarla yemeye devam etti. “Doyduğuna emin misin? İstersen bir tane daha-“

Hızlı lokmalarım yüzünden mideme oturan lahmacun oradan bana el sallarken, “Yok, yok, fazla bile bana. Ben her zaman çiçek tozlarıyla falan beslenirim zaten. Ağır bile geldi hatta,” dedim.

Oradan buradan, daha çok Türker’in şerefsizliklerinden konuşurken tatlı yemeyeceğim konusunda emin olduğumu da tam üç kez söyledikten sonra masanın üzerindeki telefonum titredi. Teyzemin mesajını gözümün ucuyla okuyup, “Kalkalım mı Mehmet? Teyzem başladı yine. Ben eve gitmeden uyumazlar da şimdi,” dedim.

“Tamam. Hadi kalkalım.”

“Hesap?”

“Halloldu, hadi,” diyerek ayaklandı.

Az önce ayran isteme bahanesiyle hesabı ödediğini anlayınca bu işi kibarca yapması hoşuma giderken, “Kesene bereket,” dedim.

“Afiyet olsun. Bir dahakine çilek, üzüm falan yemeye çıkalım. Sen de daha rahat edersin karşımda.”

Söylediği sözler beni yeniden utandırırken arsız Kubi’nin acilen kaçtığı yerden çıkması gerektiğine karar verdim ama onun pek de gelesi yoktu sanki bugün. İlk kez söyleyecek sözüm olmadığı için sessiz kalıp Mehmet’in arkasından arabaya doğru ilerledim yalnızca. İşte bu da benim için hayatımda olan yeniliklerden biriydi.

Trafiğin de bu saatte görece az olduğu caddelerden hızlıca eve ulaşıp sessizce apartmana girdiğimizde ona doğru düzgün teşekkür etmediğimi fark ettim. O kadar güzel bir akşam geçirmiştim ki uzun bir süre unutamayacaktım bu gecenin bende bıraktığı izleri.

Onların katına geldiğimizde, “İyi geceler Kubilay,” diyerek gülümseyip de yüzüme bakan adama doğru, “Her şey çok güzeldi Mehmet,” dedim.

“Unutamayacağım bir akşam oldu, çok teşekkür ederim. Ayrıca kesene bereket. Bir kez de ben seni davet edeyim ama olur mu?”

“Olur,” dedi hızlıca. “Ama söylediğim gibi gideceğimiz mekânın menüsünde meyve salatası olmasına dikkat et, sonra aç kalıyorsun.”

Yüzümü buruşturup söylediği imalı sözleri duymazdan gelmeye karar verdim. Çünkü hâlâ ona diyebilecek bir cümlem yoktu. O, anahtarını cebinden çıkarıp benim bir şey söylemeyeceğimi anlamış gibi yeniden, “İyi geceler Kubilay,” diyerek evin kapısını açacaktı ki ben birden yanına doğru yaklaştım.

Yüzündeki şaşkınlığın bendeki tezahürü çekingenlik olurken, “Şey-” dedikten sonra gözlerinin içine baktım. Kararlı bir şekilde hafifçe parmak uçlarımda yükselirken yeniden ince bir meltemle esen sakura çiçeklerinin avuçlarıma düşüp de orada hayat bulduğunu hissettim. Neden böyle hissediyordum bilmiyordum ama bu his çok güzeldi.

Mehmet hâlâ şaşkın bir ifadeyle bana bakarken ben bir elimi onun omuzuna nazikçe yerleştirdim. Dudaklarımı hafifçe uzatıp sol yanağına küçük bir öpücük kondurduktan sonra, “Teşekkür için,” diyerek hızlıca bizim kata giden merdivenleri tırmandım. Kalbim kilometrelerce koşmuşum gibi atarken dudaklarım da yanıyordu aynı zamanda.

Gözlerimin önündeyse yalnızca tek bir sahne oynuyordu şimdi. Tüm hafta bu sahneyi düşüneceğimi, tekrar tekrar zihnimde evirip çevireceğimi bilerek dişlerimi alt dudağıma bastırıp dış kapıya yaslandım kalbimi tutarak.

Aklımdaki tek şey ise öptüğüm yanağını tutarak şaşkınca benim arkamdan bakan ela-kahve karışımı gözlerin sahibi adamdı…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top