Bölüm 30: Dışı Pamuk Şeker İçi Tövbe Estağfurullah Çeker Vişne Kurdu

✨✨

Kubilay: Mehmet iyi misin?

Kubilay: Büyük bir kırılma sesi geldi sizin evden.

Kubilay: Merak ettim.

Mehmet: İyiyim, iyiyim.

Mehmet: Aynayı devirdim.

Mehmet: Hadi bekliyorum seni aşağıda.

Kubilay: Geldim.

Telefonu kot pantolonumun cebine sıkıştırıp son bir kez aynadan kendime bakarak istemsizce, “Çok mu şekil, çok mu faça ulan?” deyip de kendi kendime yükseldim. Anasını sattığımın yerinde hem güzel hem de yakışıklı olmak, üzerine bir de harika giyinmek tamamen benim olayımdı.

Yurt dışına çıkınca sürekli oradaki anılarını anlatıp ortamdaki sohbetin her türlü amına koyan mikrop oğlu mikrop tipler gibi saatlerce kendimi övesim vardı ama Mehmet’in aşağıda beni beklediğini biliyordum.

Üzerimdeki transparan tişörte, onu kamufle eden kırmızı saten gömleğe bakıp kendime aynadan bir öpücük attım. Aynı zamanda acayip de seksi olmuştum. Beni görenler çıplak gözle bir meleğe bakmış gibi baştan aşağı cayır cayır yanacaktı. Yazık.

Boynumdaki ince, sıra sıra kolyelerin zincirleri birbirine karışmasın diye tek tek üşenmeden düzelttim. Alnıma dökülen saçlarımı da parmaklarımın ucuyla iyice dağıtıp doğal bir hava verirken gözlerim bordo ojelerime takıldı. Ojelerimi heyecandan yamuk yumuk sürme ihtimalime karşı önlem olsun diye dün gece teyzem sürmüştü ve değdiği her şeyi güzelleştiren kadın elinden çıkan ojelerim muntazam bir şekilde parmaklarımı süslüyordu şimdi.

Koyu renk kot pantolonumun altına, arması kırmızı ama kendisi beyaz olan spor ayakkabılarımı da giymeyi aklıma yazarak odamdan çıktım.

“Teyzem ben çıkıyorum.”

Teyzem yüzündeki kırmızı peeling maskesiyle birlikte odasından çıkıp da yanıma geldiğinde, “Tövbedir, bu nedir?” dedim. Ağa dizilerinin vazgeçilmezi, gelinini sevmeyen, konakta yaşayan Özcan Deniz’in annesi gibi teyzemi görünce şive özelliği eklenmişti bana birden.

“Kimyasal peeling yapıyorum Kubilay. Cildimi genç tutmam lazım.”

“İyi de sen daha kırk yaşındasın. Çıtır çıtır, sabah simidi gibisin.”

“Kendime bakmalıyım. Edip’in yanında kardeşi gibi durduğumu söylediler,” dedi kıkırdayarak. “Çok hoşuma gitti.”

“Biraz daha zorlarsan kızı gibi duracaksın. Millet de seni yaşlı Almanların yanında çanta gibi gezen, Uzak Doğulu para avcısı geyşalardan sanacak. Dikkat et.”

“Ay olabilir mi böyle bir şey? Lütfen olsun çünkü,” dedi elini alıntı yaptığı karikatürdeki gibi ağız hizasına getirerek. “Para?”

“Var.”

“Telefonunun şarjı?”

“Yüzde yüz.”

“Bir şey olursa beni ya da abini arıyorsun Kubi. Baktın ortamda yasaklı madde tüketip ahlaksızca hareketler döndürüyorlar hemen oradan çıkıp bir taksiye biniyorsun, bizi de bilgilendiriyorsun. Taksi ücreti gerekirse çok tutsun ama sen oradan hemen kaçıp evine geliyorsun.”

“Teyzeciğim Amsterdam’daki gay partilere gitmiyorum farkındaysan, Kadıköy’de bir mekanda ATİ dinleyeceğim. En fazla sahneye sigara uzatırlar,” dedim. “Ayrıca millette o dediğin şeyleri alacak para mı var?”

Teyzem ikna olmamış gibi sorgulayan gözlerle bana bakıp, “Ben de mi gelseydim acaba? Edip’e mekanı sorgulattım, temizmiş gerçi,” dedi.

“Yok artık,” diyerek hızlıca ayakkabılarımı giydim. “Mehmet bekliyor beni, hadi kaçtım sultanım,” dedikten sonra yüzündeki kırmızı zımbırtıdan yeniden korkup saçlarına bir öpücük kondurdum. Kadınlardan korkulurdu azizim. Yüzüne sürdüğü şeyi bir kez elime küçücük damlatmıştım ve cayır cayır yanmıştı elim. Bordo bereliydi bu kadınlar, aşık atılmazdı hiçbiriyle.

Teyzem hâlâ arkamdan ‘dikkatli ol’ minvalinde bir şeyler söylerken ben hızlıca merdivenlerden inip apartmanın kapısından çıktım. Küçük bahçeden dışarıya doğru ilerleyip Mehmet’in nerede olduğuna bakınırken onun elleri ceplerinde siyah bir arabanın ön kapısına yaslanıp da beni beklediğini gördüm.

Vay anasını avradını lan, analar neler doğuruyor? Ayrıca bir kez daha belirtmek isterdim ki böyle ülkücü olmazdı, olamazdı. İsteyen istediği kadar bana duyar kasıp, ‘Bunun tiple ne alakası var şekilci pezevenk?’ diyebilirdi ama karşımda beni gördüğü an gözleri kocaman olan adam ülkücü falan olamazdı, olmamalıydı.

İnce bir kumaştan, salaş, lacivert bir kazak ve koyu gri pantolonunun uyumunu üzerindeki deri ceketle tamamlamıştı. Bu kadardı. Üç parça kıyafet nasıl olurdu da birleşip bir insanı bu kadar mükemmel gösterebilirdi ki? Dalgalı kumral saçları kaşlarını kapatacak şekilde alnına dökülmüş, kemikli yüz hatları bana bakarken daha da belirginleşmişti sanki.

Bu görüntü midemde dolabın en arkalarında unutulmuş, asiti kaçmış kolayı içmişim gibi bir etki yaratırken hemen kendime gelip, “Vişne kurdum, bu ne süs?” diye sordum.

Ellerini ceplerinden çıkarmadan bana dönüp, “Önünü kapat,” dedi yalnızca.

“Sana da merhaba,” diyerek dışı pamuk şeker içi tövbe estağfurullah çeker vişne kurduna bakmadan arabanın diğer tarafına hızlıca yürüyüp kendimi yolcu koltuğuna attım. Babasının arabası olmalıydı. Beni metrobüslerde süründürmediği için memnun olmuştum içten içe.

O ise içinden çektiği tövbe yetmemiş gibi dışından da bir, “Tövbe estağfurullah,” dedikten sonra şöför koltuğuna binip hemen emniyet kemerini taktı. Bana dönüp, “Önünü kapat Kubilay, hava soğuk,” diyerek arabayı çalıştırdı.

“Ben üşümem. Bana yangın Ayşe derler fındık kurdum. Ayrıca sizin evden gelen gürültü neydi?” Meraklı bir insandım ben. Mesaj atıp sorsam da aldığım cevap meraklı bünyemi tatmin etmeye yetmemişti.

“Geçerken aynayı devirdim, sıkıntı yok.”

O böyle söylese de direksiyonun üzerinde olmayan elindeki beyaz sargıyı gördüm. Gözlerim hayretle büyürken oturduğum koltukta biraz yan dönüp elini ellerimin arasına aldım. “Buraya ne oldu?”

“Sabah sıcak su döküldü.”

Ben elinin üzerini hafifçe okşarken, “Çok kötüysen gitmeseydik. Birine falan değer elin kalabalıkta, canın acır,” dedim.

Yine her zamanki yan gülüşlerinden biriyle tebessüm edip, “Abartma,” dedi.

“Az konuşunca havalı olduğunu sanıyorsun cidden ama yanılıyorsun.”

Benim ağzımda ne kadar çok kelime varsa, onun benim aksime kısa ve özdü sözcükleri. Havalı falan da değildi ayrıca, tıpkı az önceki yan gülümsemesinin güzel olmayışı gibi.

“Havalı olmak istediğimi kim söyledi?”

Yol boyunca ben heyecandan saçma sapan konuşurken Mehmet yalnızca bana uyum sağlayıp söylediği birkaç cümle hariç genelde beni gülümseyerek dinledi. İçim kıpır kıpırdı. Hem beleşe Ati’min konsere gidecek hem de lahmaç yiyecektim. Resmen ölüp cennete düşmüştüm. Hem de beleş cennetine.

Mekânın yakınlarına arabayı park edip indiğimizde kararan havanın iyiden iyiye soğumaya başladığını fark ettim. Sonbaharın sonlarına doğru olsa da yine de göt kesen soğuğu yoktu, güzel bir serinlik vardı havada. Benim beleş geçireceğim gün için özel olarak ayarlanmış gibiydi sanki.

Ben dudaklarımda tebessüm bunları düşünürken birden tam önümde duran adamın kokusu doldu yeniden burnuma. Parfümü neydi acaba? Çok güzel kokuyordu. Acaba parfümünden de birkaç beleş fırt çekebilir miydim ki? Neyse şansımı fazla zorlamamam lazımdı, bir gün için bu kadar beleş yeterdi.

Ben aklımdaki fikir çatışmalarına dalmışken Mehmet’in ne ara üzerimdeki gömleğin düğmelerini iliklediğini anlamadım. Başımı şaşkınlıkla önüme eğdiğimde tam göğüs hizamda kalan düğmeyi de ilikleyip memnuniyetle sırıttığını gördüm.

“Ne yapıyorsun hacı dayı sen?”

“Sana sabahtan beri kapat önünü diyorum. Baktım motor becerilerin bu konuda gelişmemiş, ben yapayım dedim.”

“Ben bu iki parçayı uydurmak için kaç saatimi harcadım biliyor musun sen? Çok seksi olmuştu,” diyerek mızmızlandım.

“Tamam evde giyersin, kendi kendine seksi olursun. Hadi,” diyerek yürümeye başladı.

“Ya önüm kapalı olunca otelin balkonunda mangal yakan görgüsüz türkücüye benzedim.”

“Çok güzelsin gel hadi.”

Ben peşine takılıp da mekânın kapısına doğru onunla birlikte yürürken, “Yaa demek çok güzelim,” dedim.

“Şımarma.”

“Höst.”

Atışarak girdiğimiz mekânda elimin üzerine dağdaki koyunlar gibi basılan damgaya bakıp, “Aysun Kayacı üstadın dediği gibi dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” dedim.

Mekânı çatık kaşlarıyla süzen Mehmet, “Ne alaka?” diye sordu.

“Damgalandık, koyunlar damgalanır, koyunları çobanlar güder falan derken serbest çağrışım yaptı.”

“Heyecanın diline vurdu senin yine.”

Sahnenin önüne doğru ilerleyip birazdan tam karşımda Ati ve Şehinşah’ın bana raks edeceğini düşünerek kendimi haremi olan bir padişah gibi hissederken, “Çok heyecanlıyım. İlk kez Ati’mi canlı dinleyeceğim. Hem de paraya kıyıp en önden almışsın biletleri vişne kurdum,” dedim.

Mehmet beni sallamadan etrafına bakıp, “Gel böyle,” diyerek kendisine doğru benim bedenimi çekerken karanlık mekanda lazer gözleriyle ne gördüğünü merak etsem de sallamadım. Dakikalar sonra karanlık iki katlı mekân hınca hınç dolarken aynı anlarda yüksek sesli bir müzik de kulaklarımıza doldu. Sahneye fırlayan Ati’yi gördüğüm an mutluluktan delirirken güç almak ister gibi Mehmet’in koluna dokundum. Etrafa, “Geldi geldi. Ati bak o. Geldi,” diye anlamsız kelimeler saçarken Mehmet de, “Güdük lan bu,” diyerek burnunu kıvırdı.

Boğazım yırtılana kadar Ati’nin şarkılarına eşlik ediyordum şimdi. Ati’nin boyu hakkında dedikodu yapacak hâlim bile yoktu. Resmen tam önümde, dibimde, o boğuk sesiyle en sevdiğim şarkıları söylerken ben de ister istemez bu anın gerçekliğini sorguladım. Aylar önce tanıştığım, nefret ettiğim bir adamla yan yana en sevdiğim sanatçıyı dinliyordum resmen.

Biraz vakit geçince, “Mehmet önümü açacağım ben, çok sıcak oldu,” diyerek yeniden mızmızlandım. Gerçekten içerideki atmosfer, benim zıplayarak şarkılara eşlik etmem, mekânın tam kapasite dolu olması derken çok sıcaklamıştım.

“Tamam ama çıkarma sakın,” dedikten sonra gömleğimin düğmelerini açan vişne kurduna hayretle bakarken o sanki özellikle meme ucu kısmımın kapalı kalması için gömleğin kenarlarını iki yandan düzeltti. Bunu yaparken de parmaklarını beni rahatsız etmeyecek şekilde tenime değdirmeden özenle yapıyor oluşu da dikkatimden kaçmamıştı.

Bir anda olanca yakışıklılığıyla Şehinşah da sahneye geldiğinde benim tüm duyularım sahnedeki iki adama entegre olmuş, etrafımdaki herkes silikleşmiş, benden geriye yalnızca şarkılara eşlik eden bir Kubi kalmıştı. Ömrümün sonuna kadar unutamayacağım bir anıyı zihnimin en güzel köşelerinde bir yere saklarken birden belimde hissettiğim elle, ‘Kim elledi lan benim götümü?’ diyerek çirkefleşecektim ki elin sahibinin Mehmet olduğunu anlayıp rahatladım. İki dakikada araya gidecektim.

“Kubilay şuraya gel, katil olacağım ben yoksa amına koyayım,” diyen Mehmet’in baktığı yere baksam da tam yanımda eğlenen iki adamdan başka kimseyi seçememişti gözlerim. Kendi hâllerinde böğürerek şarkı söyleyip sigara içiyorlardı sadece.

Ben tam anlamadım ki diyecekken Mehmet beni sahneyle arasına çekti. Kendisi de arkama geçerek beni Yeşilçam aktrislerinin korumaları gibi kıskaca aldı. Tam arkamda olduğu için başımı hafifçe sola doğru döndürüp ona doğru, “Ne oldu?” diye sordum.

Dudaklarını kulağıma yaklaştırıp, “Adamlar içine düşecekti farkında değilsin. Bir de üzerimi çıkaracağım diyorsun,” dedi. Az önce üzerimi çıkaracağım diye epeyce söylenmiştim çünkü.

Çaktırmadan yeniden adamlara baktığımda onların hâlâ kendi hâllerinde eğlendiklerini gördüm. Bu vişne kurdu beni her girdiği ortamda cinsiyet fark etmeksizin ona asılan birilerinin olduğu yaz dizisi başrolleriyle falan karıştırmıştı galiba. Hani baş kahraman hariç herkesin katıksız bir şerefsiz olduğu ve nedense tüm hücreleriyle ortamdaki herkesin onu istediği…

Yine saçmaladığıyla alakalı bir şeyler söylemek için sol tarafa doğru başımı çevirdim. Mehmet de benim kulağıma bir şey söylemek için eğilmiş olacak ki dudakları hafifçe yanağıma değdi birden.

Gözlerim kocaman açılırken boğazım da sabahtan beri bağıra çağıra şarkılara eşlik ettiğim için kurumuş olmalıydı. Yoksa bir vişne kurdunun ufacık temasıyla kalbimin çarptığı, boğazımın kuruduğu, yanaklarımın elmacık kemiklerinin olduğu kısmın yandığı falan yoktu. Beklesem de bu temasın üzerine o da bir şey söylemedi. Ben de yeniden cesaret edip de Mehmet’e doğru dönemedim, yanlışlıkla dudakları da feda edebilirdim mazallah.

İçime kaçıp da küçülmeye çalışırken Ati bulutlarda şarkısına giriş yapınca en sevdiğim parçalardan birini dinlemek için yeniden tüm dikkatimi sahnedeki adama verdim. O da sanki bu şarkıyı çok sevdiğimi bilir gibi tam önümde durup da söylemeye başlayınca ben iyiden iyiye gaza gelip ona doğru el salladım. O da gülümseyerek bana göz kırpınca yeniden belime dolanan eller sıkıca beni sardı. “Rahat dur.”

“Daha mesajlaştığımızı söyleyeceğim.”

“Lan!”

“Sus sus, bak en güzel kısım geliyor,” diyerek belimdeki ellerinden sargıda olmayanını tutup, “Sana söylediğim sözler,” diyerek gülümsedim.

‘Yoluna serdim içimi nezdinde,
Kocaman hiçlik sesini kestiğinde.’

Şarkı bittiğinde konserin de sona erdiğiyle alakalı birkaç veda cümlesi ve harika bir gece olduğuyla ilgili sözler sonrasında ben yanan yanaklarımla birlikte Mehmet’e döndüm. Onun belimin iki yanındaki eli de tenimden ayrılmış, az önce orada olan ellerinin hissiyatı benden çekildiği için beni sanki ıssız bırakmıştı. Neredeyse tüm gece beni sardığı için alışmış olmalıydım.

Ama tüm bunların yanında çok güzel bir gece geçirmiş, ömrüm boyunca unutamayacağım bir anı biriktirmiştim. Üstelik de bu anılarda sevdiğim sanatçıları en önden izleyip bir de Ati’mden göz kırpması kazanmıştım. Ati’nin peşine takılmayı başka konsere erteleyerek, “Çok güzeldi Mehmet,” dedim.

Bana doğru baygın bakışlarla bakıp, “Öyle, çok güzel,” diye mırıldandı.

“Sevdin mi peki?”

“Sevdim.”

“Biliyordum işte,” diyerek kalabalık seyircilerin dağılmasıyla birlikte çıkışa yönelip, “Bulutlarda en güzel şarkısıydı ama değil mi?” diye sordum. Benim sevdiğim, beğendiğim şarkıları herkesin sevmesini isterdim. Benim için özel bir anlamı olan bu şarkıyı da nedensizce Mehmet’in de beğenmesini diliyordum içten içe.

“Evet, diğerleri anlamsız sözlerden oluşuyordu zaten.”

Ben gözlerimi devirirken mekânın dışına çıktık. Hava iyiden iyiye soğumuş, ben de içeride deli danalar gibi tepindiğimden terlemiştim. Bu hâlde dışarı çıktığım için birden tenime değen soğukla ürperip üşüdüm. Mehmet arabaya doğru yürürken bana kısa bir bakış atıp içeride sıcaklayıp da çıkardığı deri montunu benim omuzlarımın üzerine bıraktı.

“Sen üşüyeceksin, al şunu.”

“Ben üşümem. Yangın Fatma derler bana.”

“Yangın Ayşe o bir kere.”

“Her ne sikimse. İyice giyin, önünü de kapat.”

Buram buram Mehmet kokan ceketi tamamen üzerime giyip sinsi bakışlarla da etrafımı süzüp çaktırmadan ceketin yakasını kokladım. Adamda öyle bir koku vardı ki ne zaman onunla bir temasta bulunsam ellerimde kokusu kalıyor, sanki günlerce çıkmıyordu. Şimdi bu ceketi çıkarıp ona verdiğimde de günlerce kokusunu duyumsayacaktım, biliyordum.

“O zaman lahmacun yemeye gidiyoruz?” dedi sorar gibi. Gözlerinde anlamadığım bir umut, neşe, sabırsızlık pırıltıları vardı sanki. Gözlerine baktığımda tüm bu duyguları neremden çıkardığımı da bilmiyordum ama oradalardı işte, içten içe hissediyordum.

“Evet, bol soğanlı hem de.”

Bir an durup düşündüğümde parmak uçlarımın karıncalandığını hissettim. Sanki iki arkadaş lahmacun yemeye değil de çok özel bir yere gidiyormuşuz gibi midemden boğazıma doğru bir heyecan dalgası yükseldi.

Bir dakika, ben Mehmet’in karşısında lahmacun falan yiyemezdim. ‘Neden?’ diye sorsalar cevabım da yoktu ama üzerimdeki ceketten burnuma dolan kokunun sahibi olan adamın karşısında maydanozlu, soğanlı lahmacun yemek şu an içimden gelmiyordu.

Ama hakikaten neden?

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top