✨✨
Kubilay: Senin derdin ne Mehmet?
Kubilay: Ben artık harbiden anlamıyorum.
Mehmet: Anlamıyor musun salağa mı yatıyorsun?
Mehmet: Derdimin ne olduğunu açıkça belli ettim.
Mehmet: Saklamam ben.
Kubilay: Banden hoşlandığına falan inanmamı beklemiyorsun, değil mi?
Kubilay: İşine bak Mehmet.
Mehmet: Ben zaten işime bakıyorum Kubilay.
Kubilay: İşin ben ve benim hayatım mı lan senin?
Kubilay: Uzak dur benden.
Mehmet: İstediğin kadar saldırabilirsin bana.
Mehmet: Neden olduğunu çok iyi biliyorum.
Kubilay: Bak sen.
Kubilay: Devlet hastanesi psikoloğu gibi yedi dakikada teşhisi koydun bana yani.
Kubilay: Nedenmiş?
Mehmet: Senin de bana karşı duyguların var.
Mehmet: Kabul edemiyorsun ama sen de beni istiyorsun Kubilay.
Mehmet: En az benim seni istediğim kadar.
Mehmet: Ama kendine yediremediğin için kaçıyorsun.
Mehmet: Saldırıyorsun bana.
Mehmet: Beni böyle uzak tutacağını düşünüyorsun kendinden.
Mehmet: Ama sana bir sürprizim var.
Mehmet: Ben seni gördüm bir kere.
Mehmet: Kolay kolay kaçamazsın, izin vermem.
Mehmet: Kovalarım seni, ne kadar zaman istersen.
Kubilay: Ben senin derdinin ne olduğunu anladım.
Kubilay: Bekle lan beni. (Görüldü 01:20)
Kubilay çevrim dışı
Gecenin bir yarısı olması, benim sinirden titreyen ellerim, birazdan yapacağım şey yüzünden yakalanırsam hem abimin hem teyzemin psikolojik problemlerimin olup olmadığını öğrenmek için benimle uzun uzun konuşacaklarını biliyor oluşum… Hiçbiri umurumda olmadan bu başıma gelenlerin yıllar önce, “Dört dakika sonra iftara yetişmem lazım da,” diyerek pide kuyruğunda sırasını aldığım amcanın ahının bedeli olduğunu düşünürken elimdeki telefonu cebime sokuşturup sessiz adımlarla balkona doğru ilerledim.
Normalde güzel götümü tehlikeye atacak hiçbir olayın içinde bulunmazdım ama bu alt kattaki hiçbir şey olmamış gibi bana utanmadan mesaj atabilen somak burunlu kurda haddini bildirmek için gerekeni yapmalıydım. Yoksa cüze geçtiğim an yaz tatilinin bitip de okulların açıldığı, benim de bir türlü Kuran’ı öğrenemediğim kurslardaki gibi bu kuru popo Mehmet Efendi beni tekrara düşürmeye devam edecekti.
Yapma dediğim ne varsa yapıyor, elini kolunu benim ve benimle ilgili olayların üzerinden bir türlü çekmiyordu. Erdem’i saat saat, gün gün, dinlene dinlene dövüyor oluşu benim bile canıma yetmişti artık. Onunla okulun arka bahçesinde konuşup, “Sen karışma, ben halledeceğim,” ana fikirli konuşmamız da işe yaramamıştı. Nasıl yarayabilirdi ki? Götü kadar aklı da kuruydu bu mal kurdun.
Sinirden nasıl gözüm döndüyse hız limiti yüzü görünce titremeye başlayan Şahin direksiyonu gibi titreyerek kendi balkonumdan onun balkonunun içine zıplayıverdim. Küçükken erik ağacına daldığım tüm o zamanlara içimden şükürler ederken birazdan çubuğa taktıktan sonra onu çıtır kurt atıştırmalığı yapıp Çin’e yollayacağım Mehmet’in balkonunun kapısını sessizce tıklattım.
Birkaç saniye sinirden kızaran yanaklarımla çok da büyük olmayan balkonun tam kapısının önünde, toksik sevgilisinden kurtarmaya çalıştığım arkadaşımı doldurur gibi kendi kendimi doldurmam bitmişti ki kapı açıldı.
Somak burunlu kurt üzerinde bir tişört bile olmadan açtığı kapıdan hayretle bana bakıyordu şimdi. Kapı böyle mi açılırdı amına koyayım? İnsan üzerine bir şey giyerdi. Gerçekten Türk örf, âdet, gelenek ,görenek ne varsa bitmişti. Pes.
Nitekim düşüncelerime eş, “Kapı böyle mi açılır?” cümlesi çıktı ağzımdan.
“Affet paşam. Her gece balkon kapısında biri beliriyor da ben smokin giymeyerek görgüsüzlük ediyorum bu gece.”
Tek elimle onu içeri itip kapıyı sessizce arkamdan kapattım. Birkaç saniye şöyle bir odasına baktıktan sonra benim odamdaki gibi bir koltuğun tam balkon penceresinin önünde durduğunu görünce buraya neden geldiğimi hatırlayarak somak burunlu kurdu bir elimle bu kez de koltuğun üzerine doğru iterek koltuğa oturmasını sağladım. O bana ne yaptığımı biliyor gibi ukalaca bakınca niyetinin ne olduğundan iyice emin olarak ben de bacaklarımı onun bacaklarının iki yanına açıp da kucağına tırmandım.
Sokak lambası loş ışığıyla odaya vururken tam gözlerinin içine bakıp, “Derdinin ne olduğunu anladım,” dedim. Üzerimdeki tişörtü ense kısmımdaki kumaş parçasından tutarak tek hamlede çıkardıktan sonra koltuğun diğer tarafına fırlattım. “Geldim işte.”
Dudaklarının bir yanı ukalaca kıvrılırken onun sinir bozucu gülümsemesini de pas geçip ellerimi çıplak omuzlarına yerleştirdim. Yüzümü onun yüzünün hizasına getirip dudaklarının üzerine doğru, “Bunu istiyorsun, beni. İstediğini vereceğim sana,” diyerek kucağında biraz daha öne doğru kaydım.
Mehmet gözlerime bakan irislerindeki odağını kaybetmeden, hiç konuşmadan kucağında ben varken birden ayağa kalktı. Ben bacaklarımı sıkıca beline dolarken o hızlıca odasının kapısına doğru ilerledi. Biliyordum işte. Hiç kimsenin bir farkı da ayrıcalığı da yoktu soktuğumun yerinde. Herkesin, daha doğrusu bana yaklaşan herkesin tek bir amacı oluyordu. Tıpkı şu an, benim hamlemi gördükten sonra odasının kapısını sessizce kitleyen adam gibi… Benimle bir gece geçirdikten sonra onun da bana olan merakı dinecek, beni rahat bırakacaktı.
‘Sen de beni istiyorsun,’ diyerek kendinden emin konuşan kurdun amacını az önceki mesajlaşmalarımızla tam olarak çözmüş, niyetinin ne olduğunu da anlamıştım. Ben de istiyordum onu, kendime yalan söyleyecek değildim. Bir gecemi onunla geçirip ondan tamamen arınmak için sadece onun bedenine ihtiyacım vardı. Yine de buraya gelirken belki bir nebze de olsa beni yanıltır, benden istediği başka şeyler olur diye küçük bir umut vardı içimde ama nafileydi. Bana yaklaşan kimsenin böyle bir amacı olmamıştı, bundan sonra da olmayacaktı ki.
Elleri baldırlarımın üzerinde beni yatağına götüren adam da benim tüm düşüncelerimi ispatlar nitelikte davranıyordu şu an. Ne kadar hazırlıklı olursam olayım onun kucağında, gözlerinin içine bakarken kalbimin tam ortasında açan sakura çiçekleri yerini hayal kırıklığına bıraktı. Demek ki bir anlık bile olsa onun farklı olduğunu düşünen bir şeyler vardı içimde, birazdan öldürecektim onları gerçi.
Beni yumuşak bir şekilde yatağının ucuna bırakıp sakin adımlarla az önce oturduğumuz koltuğa doğru yürümeye başladı. Bense tam karşımda duran giyinme dolabının üzerindeki aynadan ona bakmak yerine, ellerimi iki yanımdan yatağın üzerine koyup karanlığı izlemeye devam ettim. Yaklaşan adım sesleri birden önümde son bulsa da kafamı kaldırmadım. Nedense yüzüne bakmak gelmemişti içimden.
Bir eliyle çenemi tutup kendi dana bünyesinden beklenmeyecek bir nezaketle başımı yukarı doğru çevirdi. “Kollarını kaldır.”
Ne tür bir fantezisi vardı bilmiyordum ama zaten uyuşan beynimle hiçbir şeyi düşünmek istemeyerek kontrolü ona bırakıp kollarımı yukarı doğru kaldırdım. Bir hamlede tişörtümü önce başımdan, sonra kollarımdan geçirip giydirdi. Benim hayretle ona bakıyor oluşumu umursamadan bir elini göğsüme koyup bedenimi hafifçe iterek beni yatağa yatırmaya çalıştı.
“N’apıyorsun?” diye fısıldadım.
Mehmet ise beni sallamadan yatağın diğer tarafına doğru gidip kendisini yatağın üzerine, benim de tam yanıma bıraktı. Ben daha fazla şaşırsam da yine de kaşlarımı çatıp tam yanımda duran adamın kucağına ikinci kez tırmandım. Gülümseyerek kafasını iki yana sallayıp, kaşlarını kaldırarak yüzüme bakarken elinin birini alnıma dökülen saçlarıma atıp parmaklarıyla geriye doğru yumuşak hamleler eşliğinde saçlarımı taramaya başladı.
“N’apıyorsun diye sordum?”
Odayı aydınlatan loş ışık göz bebeklerindeki hayranlık dolu parıltıları bana sunarken afalladım. Bir yandan saçlarımı geriye doğru parmaklarıyla taramaya devam ediyor, diğer yandan tüm yüzümü sanki nadide bir mücevher parçası görmüş gibi izliyordu.
“Demek benimle yatacaksın, yarın da yüzüme bile bakmayacaksın? Senden daha iyi bir plan beklerdim küçük şeytan.”
“İstediğin bu değil mi? Benimle yatmak?”
“Önceliğim bu değil.”
“Beni istemiyor musun?” diye sordum. Hafifçe kucağında hareketlenip öne doğru kaydıktan sonra bilerek ona daha fazla temas ederken, “Böyle söylemedin mi?” dedim.
“Söylediklerimin anlamı şu an yapmaya çalıştığın şey değildi.”
“Öyle mi?” dedim ukalaca gülümserken. Bir elimi tam eşofmanının önüne atıp, “Seninki öyle demiyor ama,” dedim.
“Kendi güzelliğinin farkında değilsin desem, bu imkânsız biliyorum. Tüm güzelliğini yanına alıp kucağıma çıkıyorsun Kubilay. Ben de yalnızca insanım. Demir Dağı’nda dövülmedim*, tabii ki dayanamam sana,” dedi. Beni kucağında biraz arkaya doğru ilerletip, “Ama istediğim bu değil. En azından ilk olarak bu değil. Önce burası,” diyerek saçlarımı okşayan elini kalbimin tam üzerine koydu.
“Siktir oradan Mehmet,” diyerek fısıldadım. “Kapıyı koşarak kitleyen de ebemdi.”
“Babam evde. Seni burada görürse benlik bir problem olmaz. Ben karşısında dimdik durur, ‘Seviyorum bu küçük şeytanı,’ derim. Peki sen?”
Kalbim duyduğum sözlerle tüm soru işaretlerini yanıma alıp uyumak için zorlandığım gecelerin sabahına mutsuz uyanışlarımın aksine, sanki beni derinden yaralayan her şeye teğet geçmişim gibi bir şansla atıyordu şimdi. Sebebi aylar önce nefret ettiğim, bolca çekiştiğim, bir o kalsa da onunla olmaz dediğim ama şimdi kucağında oturduğum, sanki yeryüzündeki en rahat yer burasıymış da ben de sonunda yerimi bulmuşum gibi hissettiren adamdı.
Boş boş yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamayacağımı anlamış olacak ki elinin tersiyle yanaklarımı okşadı. Sırayla, iki yanağımı da. Sanki birine dokunsa diğerinin hatırı kalacakmış gibi, sanki ben Kubilay değilmişim de narin, kırılgan biriymişim gibi…
“Seni istediğim doğru. Ben sana en başından da söyledim, bende yalan olmaz Kubilay. Güzelliğin de çekiciliğin de benim için dayanması çok zor şeyler. Ama ben seni bunlar için istemiyorum. Ben seni tamamen, her şeyinle hayatıma almak istiyorum. Benim ol istiyorum, ben de senin olayım,” dedikten sonra alnıma doğru bir hamle yaptı. Aklından ne geçiyorsa hemen kendisini durdurup yeniden gözlerimin içine baktı. “Düzgün bir şekilde gelemedim sana, kafanda bu yüzden sorular olması normal. Ama ben de sana mesaj atarken bu şekilde hissedeceğimi bilmiyordum. Yolda değişti içimdekiler ya da hep oradaydı ben farkında değildim, bilmiyorum.”
“Mehmet sen neler söylediğinin farkında mısın? Bana bak, Tosuncuk gibi Çiftlik Bank kurup da beni mi dolandırmaya çalışıyorsun sen?”
Sözlerimin bitiminde ilk kez küçük bir kahkaha attığını duydum. Duyduğum an ömrümün sonuna kadar bu sesi dinlesem de sıkılmayacağımı düşündüm. Çok az gülüyordu, ondan da az kahkaha atıyordu belki de. Gülmek her insana yakışırdı elbet ama Mehmet’e çok başka yakışıyordu sanki.
“Hayranca yüzüme baktığına göre sen de bana yanmışsın yavrum,” dedi piç piç sırıtırken.
“Ben kimseye yanmam,” diyerek kucağında olduğumu umursamadan kollarımı birbirine doladım.
“Çoktan yandın bana Kubilay. İstediğin kadar inkâr edebilirsin. Dediğim gibi, ne kadar kaçarsan kaç ben seni sağlam kovalarım.”
Daha sonra beni sanki küçük bir kuşmuşum gibi kucağından havalandırıp yatağın üzerindeki ince pikenin ucunu kaldırarak az önce yatırdığı yere bıraktı. Üzerime pikeyi sıkıca örtüp kendisi de tam yanıma yatarak arkamdan kolunu belime attı.
“Sen şu an tam olarak ne yapıyorsun sayın somak burunlu kurt?”
“Buraya kadar gelmişsin, seni geri göndereceğimi düşünmüyorsun herhâlde?” dedi. “Benimle uyuyacaksın bu gece. İstersen yarın da kaçıp gelebilirsin, kabul.”
“Manyak mısın sen? Çekil, eve gitmem lazım. Seninle uyumayacağım.”
“Kubilay, yenileceğin savaşlara girme güzelim. Hadi,” dedikten sonra beni kıpırdandığım yere yeniden bastırıp burnunu da tam enseme getirerek sarıldı bana. “Kokun çok güzel.”
“Tabii ki çok güzel, sen benim parfümüm kaç para biliyor musun? Ama başkasında böyle güzel kokmaz, benim tenime çok yakışıyor bir kere. Bir de şekerli parfüm kullananlar var, hem de yazın. İnanabiliyor musun? Korkunç. Dua et şekerli parfüm kullanmıyorum ben. Yoksa öyle enseme burnunu dayayıp, dokuz yüzlü hatları arayan sapıklar gibi nefes alıp veremezdin.”
“Aynen güzelim.”
“Az konuşu-“
“Havalı olmuyorum, biliyorum.”
“O zaman?”
“Sen yanımda yatıyorsun şu an. Sadece bu anın gerçekliğini sorguluyorum, keyfini çıkarıyorum. Sen konuş, ben seni dinlerim.”
“Bu cümleleri hangi diziden çaldın sen? Senin bu kadar romantik bir herif olduğuna inanmamı beklemiyorsun herhâlde?”
“İçimden geldiği gibi konuşuyorum. Romantik olduğunu bilmiyordum sözlerimin.”
“Neyse,” dedikten sonra utandığım için çenemin açıldığını da en iyi ben biliyordum tabii ki. Ne ummuş ne bulmuştum bu gece. Tüm bedeninin sıcaklığı beni saran, bana söylese de kendi güzel kokusu burnumun ucunda kalan adamla uyuyacağıma hâlâ ben de inanamıyordum.
Gece uyumadan önce, teyzemin yeme demesine rağmen yarım ekmek arası domates peynir yuvarlamıştım. Acaba onun yüzünden rüya görüyor olabilir miydim? Ama arkamda hissettiğim şeyin de rüya olamayacak kadar gerçek olduğu beni dürtmesinden belliydi. Lan! Bir dakika.
“Mehmet şimdi mi sikersin? Yoksa yarına mı bırakırsın yavrum?”
“Pardon lan, fark etmemişim.”
“Ben fazlaca farkındayım.”
Sesindeki tedirginlikle, “Rahatsız mı ettim?” diyerek kalçasını biraz geriye çekti. Tam kolunu da üzerimden çekecekti ki ben elimi elinin üzerine atıp durdurdum. “‘Benim yanımda güvendesin,’ demiştin, değil mi?”
“Her zaman.”
“İyi. Yarına aramızdakiler değişmeyecek bak. Şimdi çok uykum olduğu için uyuyorum. Yukarı tırmanacak gücüm de yok hem. Kapıdan da çıkamam, değil mi? Babana yakalanırız. Teyzem ve abim de var. O yüzden burada uyuyorum yani.”
“Benimle kal da istediğin kadar bahane uydur, bana fark etmez,” dedikten sonra uyumak üzere olduğunu alçalan sesinden anladım. “Aramızdakiler de çoktan değişti. Sen inadını kırıp beni öptüğünde de-” dese de cümlenin devamını getiremeden bir kolu benim belimde, elimin altında, burnu ensemde, tüm vücudu bana yapışmış şekilde uyuyakaldı.
“Ay bir de onu öpeceğimi falan düşünüyor, havalara bak götüm kurt.”
Sessizce söylediğim sözlerin aksine alt dudağımı ısırarak gülüşümü bastırmaya çalıştım. Artık hatıralarımın arasında, tozlu raflarda kalan yaşadıklarımdan sonra uzun uzun düşünmek benim kalemim olmamıştı hiçbir zaman, tıpkı şu anda da olmadığı gibi.
Yalnızca dakikalar öncesinde kalbimin tam ortasında yeşeren hayal kırıklığı yerini çok geçmeden yeniden o güzel kokulu sakura çiçeklerine bırakmıştı, hissedebiliyordum. Üstelik bu kez filizlenen çiçekler tüm bedenimi sarıyordu sanki, bana kaçacak başka bir yer bırakmak istemez gibi…
✨✨
*Mavi Özhan alıntısı 💙 Demir Dağı’nda dövülen oğlum benim 💙
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙