✨✨
Önümdeki yaprak teste odaklanıp öğle arasında bana bile test çözdüren hayatın içinden geçerken kulaklarım bir yandan da misafirliğe geldikleri evdeki gençleri yalayarak öpen yaşlıların sırnaşıklığıyla Berra’ya sırnaşan Kerem’deydi.
“Dişi kuşum bir yardım etsen ne olur sanki?”
“Ya sen insan midesi kaç bölümdür sorusuna, ‘İki oda, bir salon, bir de antre,’ yazmış insansın Kerem. Ben sana bu saatten sonra nasıl yardım edebilirim? Allah yardım etsin sana, uza.”
Berra’nın sözlerinin üzerine, “Kanka Montrö Boğazlar Sözleşmesi sorusuna da, ‘Montrö kim bilmiyom ki,’ yazmıştın lan sen,” diyerek anıra anıra gülüyordum ki tam o anda sevimli canlı nefes nefese sınıfa girdi.
“Kardeşim sen de Kurban Bayramı’nda payına büllük düşmüş enişte gibi neden koşuyorsun?” diye sordum Ediz’e.
“Mehmet-” dedi iki eliyle dizlerini tutup da nefes alışverişini düzenlemek ister gibi.
“Hasan? Bildiğimiz erkek isimlerini sayma oyunu mu oynuyoruz?”
“Lan yok, Mehmet’le Erdem yan bahçede kavga ediyorlar.”
Ulan somak burunlu kurt, yaktım çıranı senin. Uslu bir kurtçuk olup da işime karışma dememe rağmen yine rahat durmamıştı belli ki. Elimdeki sabahtan beri dudağımla burnumun arasına vurduğum kalemi fırlatıp yan bahçeye doğru hızla koşmaya başladım. Mehmet’in iyi bir cezaya ihtiyacı vardı, belli olmuştu. Akşam şöyle Ati’nin şarkılarından birini açıp onun camının önünde serenat yapma vaktiydi. Hak etmişti artık bu cezayı.
Koridordan merdivenlere doğru hızla ilerliyordum ki birinin tam göğsüne fındık burnum çarptı. Burnum güzel olduğu için başka hiçbir derdi sikime takmadığım bu dönemde eğer ki güzelliğimin kaynaklarından biri kırıldıysa bunun bedelini birileri çok sağlam ödeyecekti.
“Havar komşular burnum kırıldı,” diye çığırırken duyumsadığım papatya kokusuyla birlikte minik burnumun da sağlam olduğunu anlayıp rahat bir nefes aldım. Aha. Nefes de alabiliyordum, süper.
“İyi misin?”
Başımı kaldırıp da burnuma çarpan sismograf götlünün kim olduğuna baktıktan sonra ona sağlam bir zılgıt kayacaktım ki hayatımda gördüğüm en güzel adamın karşımda endişeli gözlerle beni süzdüğünü fark ettim. Bu adam benim diyen dinsizi hacca gönderir, dindarı da güzelliğiyle dinden çıkarırdı.
Altın sarısı saçları kalın lüleler halinde alnına dökülmüş, masmavi gözleri, beyaz teni ve kalın, kırmızı dudaklarıyla bana iyi olup olmadığımı soruyordu ama benim gözlerim bir türlü onun suratından ayrılıp da başka bir şey yapmama fırsat vermiyordu ki. Adam resmen mitlerde betimlenen periler gibiydi, beni de iki dakikada büyülemiş olmalıydı.
“İyi misin? Beyin sarsıntısı falan mı geçirdin? Hay Allah. Aybars abinin odası neredeydi? Seni ona götürelim hemen.”
İşaret parmağımı kaldırdım. “Güzelliğinizden ismimi unuttum, bir dakika.”
Karşımda kıkırdayan adam, “Ne kadar tatlı bir çocuksun sen böyle,” dedi.
“Teşekkür ederim. Bilim adamları Mars’ta hayat buluyor, bense sizin gözlerinizde.”
İnce uzun parmaklı ellerini saçlarıma atıp da karıştırırken, “İyisin ama değil mi? Çok kötü çarpıştık,” dedi.
“Çok da güzelsiniz bir şey diyemiyorum. Başkası olsa çenemden kurtulamazdı.”
Yüzüme bakarken gülümsemesi genişledi. “Bana birinin küçüklüğünü hatırlattın, ben Anıl bu arada,” dedi.
“Ben de Kubilay ama siz bana ne demek isterseniz ben o olurum Anıl abi beyefendi.”
“Çok şirinsin,” dedi. Koskoca Kubilay’a şirin diyecek insan anasının karnından doğmamıştı aslında ama ne yapalım güzel insanlara da pozitif ayrımcılık yapacak kadar yavşak bir bünyem vardı benim de. “Kubilay, Aybars Bey’in odası nerede? Bana gösterebilir misin?”
“Şurada hemen. Aybars hocanın kardeşi misiniz? Maşallah o büyük peri, siz de küçük perisiniz. Anneniz kaya Pokemon’uydu herhâlde, taş doğurmuş baksanıza.”
“Abim sayılır evet. Çok teşekkür ederim. Çok da memnun oldum tanıştığıma. Bir dahaki gelişimde senin sınıfına uğrayıp sana bir özür hediyesi getirmeliyim,” diyerek gülümsedi yeniden. Artist gibi de giyinmişti, manken falan mıydı ki?
“Bakın benim sınıf şurası, unutmayın sakın. Özellikle derste gelin ki sizinle biraz hava basayım sınıftaki davarlara.”
Yeniden kıkırdayarak bana bakıp, “Seni biriyle tanıştırmak isterdim. Çok iyi anlaşırdınız,” dedi. “O zaman görüşmek üzere Kubilay, nereye koşuyorsan biraz daha yavaş git, güzel burnuna bir şey olsun istemeyiz, değil mi?”
“Benim aklımı başımdan aldınız unuttum nereye gittiğimi. Şimdi gitmem lazım, halkımın bana ihtiyacı var. Görüşürüz peri Anıl Bey,” diyerek ona doğru el salladıktan sonra hızlıca merdivenleri inip Mehmet’i bulmak için yan bahçeye doğru seğirttim.
Aklımı dağıtan güzel adam yüzünden Mehmet’e bir zarar gelmesi ihtimali anlık olarak aklımdan uçsa da şimdi yalnızca bağırsak kurdu kadar faydası olmayan Erdem’in Mehmet’e zarar vermiş olabileceği düşüncesi zihnimde dolanıyordu. Gerçi Erdem’in Mehmet’e zarar vermesi, Osmanlı’nın karadan gemileri yürütmesi gibi milyonda bir olabilecek bir şeydi ama karadan yürütülen gemilerin gerçekliği beni yine de şüpheye düşürüyordu.
Yan bahçeye gittiğimde Erdem’i birilerinin, Mehmet’i ondan daha da kalabalık başkalarının tuttuğunu görünce yüzü bana dönük olan Erdem’in bakışları anında beni buldu. Suratına yerleştirdiği iğrenç gülümsemesiyle Mehmet’e bir şeyler fısıldarken Mehmet kendisini tutanlarının kollarından kurbanda kesileceğini anlayan dana misali kurtularak Erdem’in suratına bir yumruk geçirdi.
Ben hızlıca koşarak yanlarına gittiğimde Mehmet’in kolundan tutup, “Yeterince sanatsal bir çalışma olmuş, bence yeter,” dedim.
Erdem ise sinirle bana bakıp ona değil de Mehmet’e gitmemi sindirememiş gibi, “Bırakın amına koyayım,” diyerek hızlıca yanımızdan uzaklaştı. Adını hatırladığıma şükretmesi gerekirken kestiği pozlara falan bak, haspam.
Ayrıca daha geçen hafta burası Teksas değil, Kadıköy’ün göbeği dememe rağmen resmen okulun ortasında kılıç kalkan oynayan ikiliyi neden hiçbir öğretmen görmüyordu şu anda? Kesin yine tantuni yemeye gitmişti koca boğazlı hocalar.
Mehmet kolundaki elimi silkeleyip sinirle bana bakarak arka bahçeye doğru ilerlemeye başladı. Haspam iki. Bunlar da iyice havalara girmişlerdi ama ben Kubi, bu oyunu da bozarım.
“Evet gençler, Kubi yönetmenliğinde çekilen filmimizin ön gösterimi bitmiştir. Asıl film için bana yüz lira veriyorsunuz, önden bilet ayarlıyorum.”
“Çüş!” diyen birine bakıp, “Ne var? Sinema yüz kırk lira, bana gelişinden veriyorum lan size. İşinize gelirse,” dedikten sonra hızlıca atarlı ama siniri alınması gereken vişne kurdunun yanına, arka bahçeye doğru yürümeye başladım.
Ne olmuştu da bu ikisi birbirine girmişti merak ederken bu işte Erdem terliksi hayvanının parmağı olduğundan da emindim aslında. Zaten günlerdir durdurmaya çalıştığım Mehmet’in bam teline basmıştı kesin keseli sıçan.
Arka bahçeye ilerlediğimde Mehmet’in bir bacağını duvara dayayarak filmlerdeki kötü çocuklar gibi uzaklara bakıp da sigara içtiği gördüm. İnşallah bir anda gaza gelip yüzüme sigara dumanı falan üflemezdi. Parfümüm çok pahalı olduğu için ayda yılda bir alıp iki-üç fıs anca sıkabiliyordum. Mis kokumu boktan sigara kokusuyla gölgeleyemezdim elbette.
“Vişne kurdum?”
Yüzünü bana çevirmeden, “Kubilay sonra,” dedi.
Yanına doğru ilerleyip parfümümü feda edeceğim o ana geldiğimizi anlayınca, ‘Lanet olsun bu hayat,’ diye düşünerek tam dibinde bittim.
“Az konuşmamız gereken yer burası değil ama fındık kurdum? Ne oldu?”
“Kubilay.” Miyav. Tövbe tövbe. İsmimi böyle sertçe tonlayınca da benim yine miyavlayasım gelmişti amına koyayım. Mehmet’in de üzerine ‘Kubilay’ın sağlığına zararlıdır,’ ibaresi düşülmeliydi, bu adam benim ayarlarımla oynuyordu.
“Benim.”
“Sonra dedim. Cidden konuşmak istemiyorum. Özellikle de seninle.”
“Neden ki?” diye sordum. Gerçekten nedenini merak ettiğim için içtendi sorum. Mehmet de bunu anlamış olacak ki bakışlarını benim suratıma çevirip dişlerini sıktı. Bana bu kadar mı sinirliydi yani? Ben ne yapmıştım lan? Sessiz sessiz test çözmüş, iki dakikacık da Kerem’e bulaşmıştım. Bunun bedeli miydi yani şimdi? Haksızlıktı bir kere, çünkü Kerem mal oğlu mal bir insandı.
“Sevimli sevimli hareketler yapma Kubilay. Sınıfına çık.” Lan koskoca, efeler efesi Kubilay’a biri şirin, diğeri de sevimli diyordu. Hayırdır siz? Yine de fazla celallenip de karşımdaki ehlileşmemiş kurdu bir de ben dürtmemek için gülümsedim.
“Sen bana ne olduğunu anlatmadan gitmem buradan.”
Sigarasından bir nefes daha çekip gözlerini okulun bahçesinde dolandırdı. “Sik sik konuştu, canımı sıktı. Siktir et. Yedi dayağını oturdu işte.”
“Ne dedi?”
“Seninle ve benimle ilgili. Salla.”
İçimdeki yersiz hayal kırıklığıyla, “Ha,” dedim. “Sana ibne iması yaptı, sen de erkeklik gururuna yediremedin tabii. Anladım.”
Elindeki sigarayı söndürmeden yenisini yakarken, “Bunu mu anladın cidden?” diye sordu.
“Ne anlamamı bekliyorsun ki? Ben konuşurum onunla merak etme. Senin erkek oğlu erkek olduğunu, ibnelerle işin olmadığını falan anlatırım. İkna olmazsa elimde mesajların var, onları gösteririm. Hani bana ibne falan çekmiştin ya ilk konuşmamızda. Görünce anlar merak etme.”
Neden içimde bir şeylerin kırıldığını anlamasam da boğazıma oturan yumruyla beraber yutkundum. Mehmet’se elindeki sigarayı yanındaki çöp kutusuna fırlatıp, “Konuşmayacaksın onunla,” dedi.
“Neden? Aklayacağım seni işte. Bunu istemiyor musun? Benimle olduğuna dair ima yaptı, sen de buna bozulup da onu dövmedin mi?” Israrla soruyor oluşumun altında başka şeyler duymak isteyen tarafımın da olduğunu biliyordum. Mehmet’in bu kadar basit, sığ bir adam olduğunu yalanlamasını istiyordu sanki bir tarafım. Bu neyi değiştirecekse?
“Sen gerçekten salak bir çocuksun,” dedi. “Onunla bir daha yüz yüze gelmeyeceksin Kubilay. Bu sana son uyarım.”
“İstersen yazılı ver uyarını, sonra kınama, sonra da atılma. Gidiyorum ben seninle uğraşamam,” diyerek dramatik bir çıkışla arkamı dönüp havalı havalı gidecektim ki kolumdan tutulmamla olduğum yere amele sümüğü gibi yapışmam bir oldu. Hay anasını ya, havalı olamamıştık yine iyi mi?
“Bak bana.”
“Yoo, sen bana baktın mı ki sabahtan beri?”
“Kubilay ben- Nasıl desem? Ben gerçekten çok sinirli biriyim,” dedi yumruklarını sıkarken. “İlaç kullanacak kadar. Sakinleşmek için gitmeni istedim, seni kırmamak içindi.”
“Ana haplı deli.”
“Cıvıma lan.”
“Tamam be.”
“Seninle ilgili konuştu,” diyerek alt dudağını sertçe ısırdı. Biraz daha ısırmaya devam ederse dudağını parçalayacak gibi görünüyordu. Elimi uzatıp dudağını dişlerinin arasında kurtardıktan sonra, “Yapma,” dedim. “Ne dedi sana?”
Başını sallayıp, “Abuk subuk konuştu. Bana seninle olduğumla alakalı ima yaparken sikimde olan kısmı orası değildi. Söylediğin gibi seninle konuşmamızın başında boktan bir adam olduğum doğru ama durup durup bana bunu hatırlatarak beni üzüyorsun,” dedi.
“Ay götüm kurt. Ben senden bunları duydum, dua et dır dır yapan biri değilim. Sana her konuşmamızda bunu hatırlatıp başına da ekşiyebilirdim ama kin tutamıyorum. Ah benim bu peri kalbim.”
Dudakları kıvrılırken gözlerindeki sert ifade de yavaş yavaş silindi. Şimdi tanıdığım Mehmet yeniden karşımda belirirken, “Sen varken ilaca da gerek yok,” diyerek işaret parmağı ve orta parmağının tersiyle yanağımı okşadı.
Yanaklarım bunca yıllık arsız bünyeme inat kızarırken ben bozuntuya vermemek için, “Sana- işte benimle olan özel anlarını mı anlattı?” diye sordum. Normalde bunu kendi tarzımda ifade ederdim ama Mehmet’in karşısında başka türlü konuşmak istememiştim nedense.
“Gerçekten konuşmak istemiyorum şu an,” dedikten sonra yeniden bir sigara yakıp art arda sigarasından derince nefesler çekmeye başladı. Dudaklarının iç kısmını kemirdiğini görünce canı yanıyor mu diye düşünmek yeni aklıma gelirken acaba başka bir hasar var mı diye şöyle bir hızlıca bedenini süzdüm.
Sigarayı tutan eli hafifçe soyulmuş, parmak boğumlarında da yer yer küçük yaralar oluşmuştu. Erdem ona ne kadarını anlattı bilmesem de epeyce ayrıntıya girdiğini şimdi anlayabiliyordum. Yalnızca bunun Mehmet’i ilgilendiren kısmının altında yatan sebebin ütopikliği karşısında benim de diyecek bir şeyim kalmıyordu. ‘Sana ne?’ diyerek basıp gidebilirdim yanından ama bir yanım bunu istemiyordu. Onun benim sınırlarıma bu kadar giriyor olmasından hoşlandığımı bile söyleyebilirdim, biri sorsaydı eğer.
“O sana ne anlattıysa bu onun karaktersizliği diyeceğim ama zaten tüm okula yaydığı bir durum olduğundan benim için senin duydukların yeni bir şey değil. Benim özelim benimdir, kimseyi ilgilendirmez. Ona dersini verecek olan kişi de sen değilsin, benim. Çünkü benimle ilgili konuşuyor hâlâ. Demek ki benim ona sempati beslemem için bir sebep kalmamış, gerekeni yapacağım ben.”
Bana doğru bir adım atıp kaşlarını çatarak yüzümü incelemeye başladı. “Onunla konuşma.”
“Bu senin verebileceğin bir karar değil Mehmet. Beni anlatıyor, durumun ciddiyetini anlayabiliyor musun? Son senem, birkaç ay sonra siktir olup gideceğim ve buradaki kimseyi hatırlamayacağım bile. Ama o kalan birkaç ayımı da zehir etmek istiyorsa başına geleceklere katlanmalı. Benden bu kadar, ona gösterdiğim tolerans yeter.”
“Kimseyi hatırlamayacaksın demek?”
“Evet,” dedim kararlılıkla. “Kalan birkaç ayımda yalnızca derslerime, işime, aileme, sevimli canlıma konsantre olmalıyım. Bıktım lise dramasından amına koyayım. Bitsin istiyorum artık,” dedim yorgunlukla. Anasını sattığımın yerinde birini sevip de sevişmiştim sadece. Bunun ceremesini yıllarca çekmemem gerekiyordu, yetmişti artık.
Her gün birilerinden duyduğum sözlere, imalara dayanabilirdim belki ama bazen ben de hassas olabiliyordum. Bu hassas anlarımda fazla geliyordu bazı şeyler bana artık. Mehmet’e bir başkasıyla yaşadığım birlikteliğin belki de en ince ayrıntısına kadar anlatılması… İşte bu benim için özellikle son dönemlerde fazlaydı.
Öncesinde sikime sallamazdım ama şu an dakikalar geçtikçe bana bakan adamın gözlerindeki o bakış beni incitiyordu. Sanki çok büyük bir günah işlemişim gibi, sanki birinden çalmışım, birini öldürmüşüm, savaşa sebep olmuşum gibi. Yaşadıklarımın bedeli gerçekten bu kadar ağır olmamalıydı. Hayatımda yaptığım bir hatanın sürüncemesinin izleri gitmeliydi tenimden de kalbimden de artık.
“Kubilay üzüldüğünü görebiliyorum.”
“Üzülmedim,” dedim içimden geçenleri yalnızca kendim bildiğimden yalan söylemek kolaydı şimdi. “Kimseyi ilgilendirmez yaşadıklarım ama yoruldum artık. Hangi köşeyi dönsem sikik bir herifin hayatında yaşadığı tek marifetmiş gibi benimle yattığını anlatmasını duymak istemiyorum artık. Bıktım.”
Bana doğru bir adım atarken sigarasını ne ara söndürdüğünü anlamamıştım. Umursamadan, “Tüm okula kendisine reis dedirten adamın da benim için kavga etmesini istemiyorum. Anlıyor musun beni?” dedim.
“Kırılınca saldırıyorsun.”
“Benim hakkımda çıkarım yapmaktan vazgeç Mehmet. Beni ne kadar tanıyorsun ki sen?”
“Bence iyi tanıyorum,” dedi. Sesi az öncekinin aksine bu kez şefkatli çıkarken ben bakışlarımı sertleştirip suratına baktım. “Ama daha fazla tanımak isterdim seni.”
“Kalsın. Bundan sonra onunla kavga etmeni istemiyorum. En azından konu ben olmamalıyım. Yoksa istersen saçını başını yol, bana ne?”
“Ağzını da yırtayım mı?” diyerek üzerime gelmeye başlayınca birkaç adım geriye doğru giderek, “Dilini de koparabilirsin, beni bağlamaz,” dedim.
“İster o koca çenenle beni bezdirmeye çalış, istersen de bana karışma de Kubilay.” Tam karşımda dururken ela-kahve karışımı gözlerine bakıp hızlanan kalbimi ellerimle tutmamak için büyük bir çaba veriyordum şimdi. “Bundan sonra seni ilgilendiren her şey beni de ilgilendirir. O sikik seni üzdüğü her an için hesap verecek. Akıllanmazsa benden daha çok dayak yer, şiddet onun gibiler için çözümdür benim kitabımda. Sen de dikenlerini kendine sakla, ben seni gördüm bir kere çaban boşuna. Biriyle yattığın için değil- Her neyse.”
Ben daha sözlerine cevap veremeden birden kollarının arasında buldum kendimi. Başımı göğsüne yaslayıp burnunu saçlarımın arasına daldırırken ömrüm boyunca hissetmediğim bir duygu sanki setlerin arkasında saklanıyormuş da Mehmet’in bana sarılmasını bekliyormuş gibi olduğu yerden çıkıp üzerime yıkıldı.
Göz pınarlarımda biriken yaşları görmesini istemediğim için burnumu çekip başımı da onun sert göğsüne yasladım. Burnuma dolan kokusu, bana sıkıca sarılan sıcacık bedeni, saçlarımın arasındaki yüzüyle bana ömrümün sonuna kadar burada yaşamam için bir sebep veriyordu, hem de farkında olmadan…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙