Bölüm 36: Öfkeli Çocuğun Kazanılmış Özgürlüğü

✨✨

Tımarhane addettiği gösterişli eve yine, tıpkı yıllar önce durduğu noktadan bakarken o anları hatırlayan Mert, zamanın işleyiş biçiminde bir absürtlük olduğuna emindi şimdilerde. Ya da tanrı onunla alay ediyordu belki de, kim bilir? Aklının unutmayı bir türlü öğrenemeyen yerlerinin birinde, ‘Zamanı tanrı yaşar, insanoğlu hep ölümlü yaratılmış.*’ cümlesi belirdi, aniden. Ulu bir kağan, kardeşinin ölümü üzerine ünlü bir yazıta kazıtmıştı bu cümleyi…

Taşa kazınan yazının üzerinden bin yıldan fazla geçmesine rağmen hissettirdikleri aynıydı. Ne zamanın gizemini çözebilmişti Mert ne de kendisinden daha yüce olan bir varlığın sıradan bir ölümlü olan kendisiyle alay edip etmediğini… Yüce olanın alaya pek de ihtiyacı yoktu aslında ama bir tuvalde anlamsızca karışan renkler misali dağınık hisleri yüzünden o da bilmiyordu ne düşüneceğini. Lisedeki tarih derslerinden birinde duyup da hâlâ unutmadığı sözü zihninden hızlıca kovalarken alt dudağını sertçe ısırdı.

Gözleri, bildiği dilin tüm alfabesini değiştiren ama gecesinin gündüzüne karışmasına engel olamayan evde oyalanırken aynı anlarda bacakları da ani bir kararla eve gitmek yerine buraya gelişinin amacını gerçekleştirmek için güç toplamaya çalışıyordu. Ona göre bu dünyada canavarlar gerçekti ve kesinlikle çocukları korkutmak için uydurulmuş şeyler değildi. Çocukken, kimselere söylemese de, Mert de korkuyordu canavarlardan. Sonrasında korkulması gerekenin aslında onlar değil de sıradan, hatta memur tipli insanlar olduğu herkes gibi ona da öğretilmişti elbette…

Canavarların sayısı azdı, belki de bu yüzden sadece mitlere, masallara konu oluyordu. Ama dikkat çekmeyen, bazen iyi giyimli bazense insanların hâline bakıp da acıdığı kişilerdi onun şahit olmak zorunda bırakıldığı tüm anlarının sebebi. Yetimhanede çalışan o adam gibi, annesinin sonunu getirenler gibi, Volkan gibi, kısa bir süre olsa da ‘baba’ saydığı şeytan gibi…

Ulvi’yle birlikte buraya ilk adımını attığı günden önceki hayatı sinsi sinsi girdi aklına birden. Yetimhanede kimseyle konuşmadan, bir kez daha duyumsamak istediği ucuz parfüm kokusuna olan hasretiyle yaşayıp giderken kim derdi ki kendisinden daha zayıf, çelimsiz, masmavi gözlü bir çocuk onun kardeşi olacaktı? Var olmayan bir ülkeden fırlamışçasına güzel olan çocukla kurduğu hayalleri kanat yapıp da ardına taktığı o günlerden önce hatıralarında pek de bir şey yoktu Mert’in.

Sanki kardeşim dediği çocukla başlamıştı onun da milat sayılan sıfır noktası. Birlikte uçağa binecekler, her gün seyrine bir türlü doyamadıkları bulutlara doğru uçağın kapısından atlayıp o ulaşılamayan beyazlıkların üzerinde yürüyeceklerdi. O zamanlar bunu başaracakları günün bir gün geleceğine ikisi de emindi. Motoruna yaslanmış şekilde daldığı anılarının arasında Mert’e kardeşlik duygusunu ilk kez bahşeden çocuğun yatağını ıslatmaya başladığı gün yanıp sönen ışıklar misali kendisini hatırlattı. Çocuk yaşında olmasına rağmen onun durumunu çok geç fark edişiyle kendisini hâlâ, bugün bile affedemiyordu.

Çarşafını ıslattığı gecelerde Mert’e sığınan, yatakhanedeki diğer çocuklar onunla alay edemesin diye Mert’in yatağına saklanan çocuk, sabah hiçbir şey olmamış gibi onunla hayaller kurmaya devam ediyordu. Mert de bu yüzden anlayamamıştı belki de canavardan da kötü olan sıradan bir mahlukun kardeşine dokunduğunu… Bu yüzden, ‘Çok acı çekiyorum,’ diyenleri hiçbir zaman ciddiye alamıyordu.

Sayısız ihtimalden birinden fırlayan ve olağan sayılan her gün, akşam, gece, öğleden sonra birileri acı çekiyordu ama Mert için yanında olan, onun yaşadıklarını sonradan öğrense bile sanki her saniyesine şahitlik etmiş gibi hissettiren Ulvi’ydi sızlanması gereken ya da Ulvi gibilerdi belki. Mert, bunu da bilmiyordu. Oysa kardeşi bunu yapmak yerine kendisini uyuşturmayı seçmişti, ta ki aşkı bulana kadar…

Aşkın düşüncesi bile aklına bir kumralın kahverengi gözlerini getirirken beyni sanki ona düşman olmuş gibi Ege’yi çağırdı geride kalan bir yerlerden. ‘Acaba o da aşkı buldu mu?’ diye merak etmeden duramadı. Kafasını iki yana sallayarak gülümsedi. Sık ağaçlığın arasında kalan eve motoruna yaslanmış şekilde bakarken tıpkı adı misali buz gibi suların sahibi arkadaşını anımsamasıydı aslında onu güldüren.

Ulvi’yle ikisi kimselerin dahil olamadığı bir arkadaşlığı sürdürürken Ege de çıkıp gelmişti bir gün yetimhaneye. Ya da hep oradaydı ama Mert, Ulvi’den başka kimseyle ilgilenmediği için onu da yok saymıştı. Onu görmemeye devam ederdi belki ama istediğinde fazlaca inatçı olan kardeşi almıştı aralarına bu kimselerle konuşmayan ama kendisiyle aynı kaderi paylaşan çocuğu.

Hayallerine bir ortak aramasa da onlar gibi bulutlara meraklı olan Ege’yi kendileri gibi gökyüzüne bakarken görüyorlardı ara sıra. İkisi yetimhanenin erik ağacının altındaki gölgelikte dalların arasından görünen göğü seyrederken Ege de ön bahçede oynayanlardan kaçmak için onlardan biraz uzağa, toprak zemine uzanıverirdi zaman zaman. Konuşmazdı, ikisinin olduğu tarafa bakmazdı bile.

Birkaç ay bu şekilde geçmişti ki Ulvi’nin ısrarlı laf atışlarıyla ağzından birkaç kelâmı kaçırıvermişti sert bakışlı çocuk da. O da seviyordu bulutları, o da dokunmak istiyordu pamuk gibi yumuşacık görünen beyazlıklara. En nihayetinde inatçı Ulvi’nin çabalarıyla bir gün onlara çaktırmadığını düşünerek gülümseyivermişti Ege, her çocuğun ceplerinde saklı olan ama iradesinden bağımsız kaçıveren bir gülümsemeydi bu…

Gülüşü, yazmak için ilhamını bekleyen bir yazarın ilk kez Ege kıyılarını gördüğü o anı anımsatıyordu sanki. Zihninde karman çorman şekilde dağılan kelimeler, sanki o eşsiz mavilikleri görür görmez parmak uçlarından akıp giden bir yazarın ilhamı kadar gerçek ama bunu birine anlattığında, ‘Hadi canım. Maharet senin yeteneğinde, sen tatil için bahane arıyorsun,’ der gibi muzip bir cevap duymuşçasına çelişkiliydi aslında. Ulvi kadar Mert de görüyordu onun gözlerinde bunu.

Mert, böylelikle Ulvi’den oluşan tek kişilik dünyasına gülüşü güzel Ege’yi de dahil ederken sessiz kabullenişinin iki kişilik bir acıya neden olacağını bilemezdi elbette. Sonuçta ölümü yazmak için bir kez ölmek gerekirdi, tıpkı acıyı yazmak için onu yaşamak gerektiği gibi…

Yetimhanede, şimdi tüm dünyası olan adamın çocukluğu gibi Mert de sessizdi aslında. Ama bu sessizliğinin yanında hissedemediği duyguların tek istisnası olan kardeşini koruma içgüdüsüyle tek başına bir sınıfta ya da bilgisayar odasında saklanmıyordu beyaz tenli, kara gözlü çocuk. Aksine yeteri kadar güçlü olduğunu göstermek, kendilerini birilerine ezdirmemek için elinden ne geliyorsa yapıyordu. Eylemleri zaman zaman onlara meydan okuyan bir akranını köşelerde sıkıştırmaktan tut, ona göre daha kavgacı olan Ege’yle birlikte kendisinden habersiz Ulvi’ye kafa tutanlara haddini bildirmeye kadar varıyordu.

Arkadaşlarını ve kendisini korumaya odaklı olduğu zamanlarda kendi ailesine ne olduğunu hatırlamamaya da devam ediyordu. Sanki zihninde binlerce kopuk anı vardı ve Mert, bir türlü bu anıları birleştirip anlamlı resmi oluşturamıyordu. Bir süre sonra hayali değirmenlerle savaşmayı bırakıp değirmenlerin tam yanından öylesine geçip giderek kendisini akıntıya bırakmaya karar vermişti. Bunu yaparken de onu evlat edinmek isteyen herkesi geri çeviriyor, ağzından çıkan, birkaç kelimeden oluşan cümlelerle kesin ve net şekilde oradakilere de yetimhanede kalmak istediğini çekinmeden söylüyordu.

Nadiren de olsa yumruklarını konuşturmak zorunda kaldığı zamanlar hariç, Ulvi ve Ege dışındakilere zahmet edip de kelimelerini bahşetmediğinden çalışanlar onu yaşından olgun bir çocuk gibi görüyorlardı. Oysa, yüzlerce belki de binlercesinin içinde hiç doğmamış çocuklardan yalnızca biriydi Mert. Çocukluğa dair tek bir deneyimi olmayan birini kim çocuk olarak nitelendirebilirdi ki zaten?

Mert’se, o zamanlar bile, onun hakkında söylenen sözleri umursamadan öylesine yaşıyordu. Topraktan yaratılan insanın çamur hali olarak görüyordu kendisini, yaşından büyük okuduğu kitaplardan öğrendikleriyle… Doğduğu andan itibaren güneşin tepeden vurduğu bir yere kurusun diye bırakılmıştı sanki. O da bunu kabullenmiş, içindeki tüm beyaz kuşları öldürmüş, zamanını geçiriyordu, bir gün bembeyaz bir barış kuşunun kuru dallarına konacağından habersiz…

Annesine yapılanlardan haberi olmadığı zamanlarda, o kabullenmese de aslında kötünün de kötüsünü görmüştü. Aynı sistemin ürettiği mahsullerden biri olmasına rağmen sağda solda okuduğu kitaplardan kafasını kaldırıp da arkadaşlarının neler yaşadığını anlayamamıştı bir türlü. Zihni uzaktan boş bir levha gibiydi belki ama içinde yaşayan Mert’ti nihayetinde. Orada nelerin var olduğunu tam olarak anlamlandıramasa da bir şeylerin eksik ya da yanlış olduğunu tahayyül de edebiliyordu.

İki kişi hariç bok çukuru saydığı yerde kimseye iyi veya kötü duyguları yoktu. Ama bu olmayan duygularının da ironik şekilde bir istisnası vardı. Yetimhanenin demir parmaklıklı, yüksek, genişçe kapısının yanındaki kulübede duran adamdı kötü duygularının müsebbibi. Ondan da, onun iğrenç bakışlarından da hep tiksinirdi. Zayıf, iskelet gibi görünen, her daim sigara kokan sarı dişli bekçi görüş alanına ne zaman girse Mert’in kaşları kendisinden bağımsız çatılırdı.

Oysa oradaki öğretmenler de görevliler de sık sık adamın kimsesiz olduğundan bahseder, ona acırlardı. Hatta öyle ki sağda solda kalan ve giyilmeyen kıyafetler bile bu adama verilir, insanlar tek misyonları bu düşkün bekçinin iyi bir hayata sahip olmasıymış gibi davranırlardı. Aynı zamanda kimi kimsesi olmayan bu zavallı adamın çocuk sevgisi onları duygulandırır, kendi çocuğu olmadığı için başkalarının bakmaya tenezzül etmediği yetimhane sakinlerine olan şefkati ile takdir toplardı.

O zaman bile insanların kendilerini iyi hissetmek için ardını arkasını bilmediği bu adama yaptıkları yardımları konuşarak içlerini rahat ettirdiklerini anlardı Mert. Adını koyamadığı bir nedendense nefret ederdi bu zayıf adamdan. Görememişti. Aynı zamanda anlayamamıştı da kardeşim dediği çocukların o adama kurban gidişini… Ama canavarlar yerine sıradan insanlardan korkması gerektiği fikrini bir kez daha bu yaşlı adamla pekiştirmişti de.

Kimse neler olduğunu öğrenemedi. Bu pek zavallı adamla kimin, ne derdi olabilirdi kimse bilemedi. Sonucunda da bekçinin cinsel organını kimin kestiği yetimhanede hep merak konusu olarak kaldı. Tıpkı layık olduğu bok çukuruna atılan adamın, Ulvi ve Ege’den başka bir çocuğun daha canını yakıp yakmadığının Mert’in nezdinde hâlâ bir sır olarak kalışı gibi… İstese öğrenir miydi, emin değildi ama Mert’in o anlarda sağda solda fısıldaşanların kelimeleri arasından kaçıp giden Ege’nin nerede olduğunu bulmaya çalışmak gibi bir isteği vardı, hem de Ulvi’den başka kimseyi değerli görmediğini düşünmesine rağmen.

Böylece Ege ikilinin hayatından güzel gülüşünü de alarak çıkıp gitti, onun artık bir ‘orospu’ olduğuna dair fısıltıları ardında bırakarak. Mert onun kimlerle nerelerde ne yaptığını tam olarak bilemese de yetimhane dışında takıldığı tiplerin namını yine sağdan soldan duyuyordu. Ege de onu dostu olarak görmemiş, kaçtığı ne varsa tam ortasına atlayarak onları geride bırakmıştı. Mert, mavi gözlü biri hariç kimseye güvenmemesi gerektiği fikrine yeniden sıkı sıkıya tutunup Ege’ye kızmaya hakkı olmadığını anlayacağı vakitlere kadar içten içe ona sinirlenerek geçirmişti kalan zamanını.

İşte yine sayılamayacak kadar sonsuz olan ihtimalden belki de en kötücül sebeple dünyaya gelen Mert de deneyimlemek zorunda bırakıldıklarıyla güçlükle daldığı rüyalar aleminden pat diye gerçekliğe büyük bir hızda geçiş yapıyordu yıllardır. Aslında zorunda bırakılıyordu. İnsanın yerkürenin kanseri olduğunu öğrendiğinde yaşı ne kanseri anlayabilecek kadardı ne de kendisi de dahil etrafındakilerin neden başına bunların geldiğini sorgulayacak kadar erişkin.

Belki bir yol göstericisi olsaydı Mert’in, bu boktan dünyanın oksijenini içine çekmekle yükümlü olanların çokluğunu, aslında yalnız olmadığını bir şekilde ona anlatabilirdi ama Mert, onun gibi kayıp bir çocukluğa sahip kardeşinin ona sunduğu yamalı destekle idare etmek zorundaydı, hem de kendisinde onun kadar sızlanma hakkı görmezken…

Ucuz parfüm kokusunun burnunun ucundan çekip alındığını ne zaman fark etmişti yine bilinmez ama kimse ona, ‘Gidiyorum,’ demenin, ‘Ölüyorum, bir daha gelmeyeceğim,’ demek olduğunu da söylememişti… Duyumsadığı o kokudan sonra hatırladığı ilk şeyin, kardeşim dediği sarı saçlı, mavi gözlü çocuğun yaşadıkları ve güçlükle de olsa kabullendiği güzel gülüşlü arkadaşının başına gelenlerdi. Şimdi, onun yüzünden başka bir şeytanın yanında yaşamak zorunda kalan Ulvi yanında olmadan dönmüştü bu lüks tımarhaneye.

Barış’ın onu beklediğini biliyor olsa da kalan son iki hesaplaşmasından birini aradan çıkarmak, bunu yaparken de, ne kadar bu durumdan tiksiniyor olsa da, adamın bir nevi yardımını almak isteyerek önündeki genişçe bahçenin tam ortasında kalan küçük patikadan yürümeye başladı. Kendisini onun babası sayan adamın evde olmadığını düşündüğü o gün, onu gizlice dinlemeseydi nasıl bir hayatı olacağından habersiz yardımcı kadının arka bahçede olduğunu söylediği adamı bulmak için oraya doğru ilerledi.

Aynı anlarda bahçedeki havuzun tam yanında duran masada kahvesini içip de elindeki kitabı okuyan adam olacaklardan habersiz ona doğru yaklaşan adım sesleriyle birlikte kafasını kaldırdı. Yıllardır özlemini çektiği oğlunu görünce yüzünde peydâ olan gülümsemeye engel olamadan, “Oğlum,” dedi tüm içtenliğiyle.

Mert’in de ona, sonsuzluğu anımsatan bir zaman diliminden sonra gülümseyerek baktığını görünce göğsünde hissettiği mutlulukla ayaklandı. Tam karşısındaki sandalyeyi çekip de oturan, kendisine fazlaca benzeyen genç adama doğru sevinçten ne diyeceğini bilemeyerek, “Kahve içer misin?” diye sordu.

“Aslında-” dedi Mert, “Bir keyif kahvesi içerdim ama bekletmek istemediğim insanlar var.”

“Güzel bir haber mi aldın?”

“Seninle tıpkı eski günlerdeki gibi sohbet etmeye geldim.”

Adam, bu cümleyi duymak için o kadar çok beklemişti ki heyecandan ellerini sağa sola savururken fincanındaki kahveyi döktüğünü fark edince kıkırdadı. “Batırdım ortalığı. Neyse.”

“Aç mısın oğlum?”

Mert, gözlerini son kez baktığına emin olduğu evin bahçesinde gezdirirken dilini damağına vurup olumsuz anlama gelecek şekilde de kafasını salladı. “Sana bir sorum var.”

Eve ilk geldiği zamanlarda sessizliğini korusa da zamanla kendisine alışan Mert’le yaptıkları derin sohbetlerden birine çekileceğinden emin olan adam muzip bir tavırla, “Kolay olsun ama,” dedi. Oğlunun felsefeye olan merakını gözlemlediği yılların sonunda onun hukuk fakültesini tercih etmesi her daim onu şaşırtmıştı ama Mert, okuldan başarıyla mezun olmuş adamı daha da gururlandırmıştı.

“Şimdi-” diyerek önündeki su bardağı ile oynamaya başladı Mert. “Yolda yürürken yaralı bir kedi gördün diyelim. Kedi çok zayıf. Ha bir de yavru. Bacaklarına dolanıyor, senden yardım ister gibi de miyavlıyor. Sen de anlıyorsun onun ne kadar çaresiz olduğunu. Ama hiç kedi sevmiyorsun. Aslında sevip sevmediğini de bilmiyorsun çünkü bir kez bile onlarla oynamamışsın. Sen köpek insanısın.”

Metin kafasını devam et anlamında salladığında Mert de gülümseyerek sözlerine devam etti. “O kediyi öylece sokak ortasında, ölüme terk edip yoluna devam ediyorsun. Biraz ileride bir köpek çıkıyor karşına, o da yaralı. Ama kediyi o hale getiren de bu köpek, ağzındaki kandan anlıyorsun bunu. Hemen köpeği kucaklayıp yardım bulmak ümidiyle oradan ayrılıyorsun.”

“Kant konuşacağız demek,” diyerek daha biraz önce dökülen kahvesini umursamadan keyifle fincanından bir yudum aldı Metin. Az önceki mutluluğundan hiçbir şey eksilmeden, sanki kendisini tutamamış gibi de mırıldandı. “Her şey eskisi gibi.”

“Kedi öldü. Ama senin umurunda bile değil, sen çok sevdiğin köpeklerden birini kurtardın,” diyen Mert dudaklarını yaladı. “Bu seni sikik bir şeytan yapmaz mı?”

Oğlunun ağzından küfür duymaya alışık olmayan adam Mert’e doğru anlamaz gibi bakınca Mert, sözlerine kaldığı yerden devam etti. “Ama alışkınsın. Çünkü annemi bıraktığın gibi bıraktın o yavru kediyi de.”

Bir şeylerin ters gittiğini sonunda anlayan adam telaştan büyüyen göz bebekleri ile Mert’in bakışlarının ağırlığından kaçmak ister gibi avuçlarının arasında kalan kahve fincanını seyretmeye başladı. “Eskiden ahlak hakkında konuşurdun benimle. Salt iyi yasaya uygun olandır, hatırladın mı? Peki bir çocukla birlikte olurken iyi niyet ahlakın neredeydi? Kendin için en iyisi, o an elit grubunla yaşadığın zevk miydi? Peki bu çocuk, bir kez daha söylüyorum sana, çocuk! Hamile kaldığında, doğurduğunda, hatta bebeğiyle kaçmak isterken öldürüldüğünde iyiliğinin iradesinden habersiz miydin? Ne diyordun sen bana? Heh, hatırladım, ‘Ahlakın kaynağı tecrübe olamaz.'”

Hâlâ etrafına şaşkınlıkla karışık bir korkuyla bakışlar atan adam, “Mert,” diyerek kekeledi.

“Dinliyorum,” diyen Mert, başını salladı. “Anlat bana. Zorla birlikte olduğun çocuktan olan beni, hatta kardeşimi utanmadan evlatlık alırken ne amaçlıyordun? Anlat!”

“Öz oğlumsun,” dedi Metin.

Mert, yeniden mide boşluğundan boğazına doğru yükselen safrayla bir kez yutkundu. Biliyordu. İnsanların yeniden iyi olmasının mümkün olmadığını en iyi Mert biliyordu. Metroda, otobüste ya da sokakta yan yana yürürken karşılaştıkları kravatlı, iyi giyimli insanların kendilerini rahatlatmak adına şeytanı suçladıkları günahlarının var olduğundan da emindi. Onu evlat edinirken öz oğlu olduğunu bildiğinden yapmıştı bunu. Belki Mert onun oğlu olmasa Metin kendisinin yetimhanede çürümesine göz yumacaktı. Hayat öpücüğünü bir avuç küçük çocuğun yaşadıkları boktan şeyler mi verecekti onun gibilerin olmayan vicdanına?

“Yanlışın var,” diyerek kollarını masanın üzerine koyup öne doğru yaklaştı Mert. “Benim annem öldü. Kimsenin oğlu değilim.”

Adam dolu dolu olan gözlerinden birkaç damlanın yanaklarına doğru aktığından habersiz, “Ben çok sarhoştum o gece,” dedi. “Sadece içki de değil, başka şeyler vardı. Kafam- O kadar bulanıktı ki hatırlamıyorum bile annenle olanları.”

“Ayıldığında gözlerindeki korkuyu görmüştün ama? Hatta öz babasının onu sattığını da biliyordun. Yardım edebilir, gerçekten onun haline üzülüyor olsan onu oradan çekip alabilirdin. Ama sen yapmadın. Hatta öldürüldükten sonra üzerinin kapanmasına bile razı geldin. Repütasyonun bir çocuğun hayatından daha önemliydi çünkü. Sadece annem de değil, orada ondan başka çocuklar, kadınlar, erkekler olduğunu da biliyordun değil mi? Bu hizmeti size sağlayanların daha başka neler yaptıklarından da haberdardın ama ucu sana dokunmadığı sürece hayatı sikilen insanlar neler yaşıyor, kime ne? Sizden olmayan birinin yaşama hakkının olup olmaması bile sikinizde değildi.”

Metin, gözyaşlarının arasında buğulanan görüş açısını sonunda fark etse de masanın üzerinden uzanıp da Mert’in elini tutmaya çalıştı. Sanki ona dokunduğunda yaptıkları mucizevi bir şekilde silinecekti, genç adamın ona bakmaktan bile ne kadar tiksindiğinden habersiz… “Tehdit ettiler beni.”

Onun hazırlamak üzere olduğu gösteriyi daha fazla izlemeye katlanamayan Mert’se elini, adamın ellerinin arasından sertçe çekti. İki hayatı vardı onun. İkisini birbirine karıştırmaktan, gerçek olanı ellerinden kaçırmaktan korktuğu zamanlarda hak etmediği bağışlanma sayesinde hiç yaşamadığı mutluluğa bir kumralın saçlarını okşamasıyla kavuşmuştu. Ama bu, diğerini kirletmek üzere olan ve yaşamak zorunda bırakıldığı hayatına katlanmak onun gibi güçlü birisi için bile zordu.

Nasıl dayanabildiğini bazı anlarda kendisi de anlayamıyordu, tıpkı şu an olduğu gibi. Kalbi hızlandı, tansiyonu yükseldi… Beynindeki hararet ibresi en sona vurdu. Normal neyse hayatın ona döneceği zamana kadar yaşamak, hayali parmakların saçlarının arasında gezindiği anlara yapacağı düşsel seyahate bağlıymış gibi o anlara sıkı sıkıya tutundu Mert, düşmemek için.

“Beni evlatlık alacak kadar cesurdun ama onların tehditlerine boyun eğecek kadar da korkak. Kaçınamadığın kukla olma kaderinin sonucu.”

“Yemin ederim ayılır ayılmaz yaşadığım pişmanlığı hâlâ içimde taşıyorum. Bu yüzden mesleğimi bıraktım. Hak etmediğimi bildiğim ikinci bir şansım olsun diye… Belki o zaman bir şey yapamadım ama istedim ki senin, Ulvi’nin hayatını yaşanabilir kılayım. Öz oğlum olmasan da alırdım seni. Yıllarca uğraştım, seni uzaktan izledim. Kaç gün parmaklıkların arasından sen benim farkımda değilken bile ben saatlerce sana baktım, saymadım. Senin için her şeyden vazgeçtim ben Mert, yine olsa yine yaparım. Beni affetmeyeceğini biliyorum ama seni çok seviyorum oğlum, kardeşini de.”

“O zaman yarın ifade için geldiklerinde her şeyi anlatacaksın herkese.”

“Ne?”

Mert, hâlâ konuşabiliyor olmasının verdiği hayretle sözlerine devam etti. Kendisini liseden beri bu zamana hazırlamıştı. Bazı şeylere katlanıyorsa kendi adaletini sağladıktan sonra sonsuz bir yalnızlığın içinde dolanıp durduğu anları dilini bile bilmediği ikinci sınıf bir Asya ülkesinde sonlandıracağına olan inancıyla yapıyordu, kimse bilmese de…

Ama artık yaşaması için bir sebebi vardı, hem de beraberinde getirdiği masmavi bir yıldız gibi parlayan hediyesiyle… Toprağın altına gömdüğü her şeyi siyah bir bitişle taçlandırmayacak aksine beyaz bir barış kuşuyla hayalini bile kurmaya cesaret edemeyeceği bir hayata başlayacaktı. Şimdiyse ona yeniden duyguları öğreten adam yüzünden maskesi çatlamış, şeytan saydığı adamla annesi hakkında konuşurken dolan gözlerine engel olamıyordu.

Bedeninin tıpkı sıtma krizlerinde olduğu gibi saçmalamaya başlayacağını hissettiği an daha fazla konuyu uzatmak istemeyerek, “Her şeyi ayarladım,” dedi. “Gerçekten pişmansan olacaklardan kaçmak yerine kalır anlatırsın. Yaşadığını söylediğin vicdan azabın bir şeyi değiştirmese de en azından geç gelen adaleti sağla. Bu kez iyi olanı gör ama yanlış olanı tercih etme.”

Metin geç gelen farkındalıkla birlikte, “Sen-” diyerek ellerinin tersiyle yanaklarından süzülen yaşları sildi. “Bunun için mi hukuk okudun? Ne zamandan beri-“

“Seninle yaşamak zorunda kalmak, onun yanında çalışmak-” dedi Mert. Bir yandan da olduğu yere yığılmamak için kendisiyle büyük bir çaba içerisindeydi. İlk kez sözlerinin devamını nasıl getireceğini bilemeyerek sadece isteğini söyleyip de gitmek istedi. “Dediklerimi yap Metin. Varlığın bir boka yaramamış bunca zaman ama bundan sonra bana anlattığın gibi ol ve-“

“Yapacağım,” diyen adam hayata verdiklerinin elbet bir gün alacakların olduğunu bir kez daha anlayarak kafasını salladı. Tam yüreğinin ortasında hissediyordu pişmanlık duygusunu ama artık çok geç olduğunu da biliyordu. Karşısındaki genç adamın varlığı insanın tanrısına cehennemde birkaç ömür yanacağının garantisini verecek kadar özeldi, öyle seviyordu onu.

Öz oğlu olsun olmasın bir başkası olsa çok daha ilkel yollarla işini halledebilecekken o sadece adalet peşindeydi, basitçe. Onu yetiştirirken herhangi bir katkısının olmadığını biliyordu ama kendisini böylesine büyüten, hiç çocuk olmamış oğlunun karşısında bu şekilde duruşuyla haddi olmasa da derinlerinde bir yerlerde gururu da hissetti. Bir gece, beyninin bulanık olduğu bir gece yaptıkları ömrünü paylaşmak istediği iki oğlunu birden elinden almıştı, yalnızca bir gün sonra elinden alınacak olan özgürlüğünün onun nezdinde esamesi okunmazken…

Mert, adamın kendisinden emin şekilde verdiği yanıt üzerine ayağa kalktı. Hayatla barışmasına sebep olan sevgilisinden öğrendiği dürüstlüğüne bir kez daha sıkı sıkıya tutundu. “Kefaretiniz acılar içinde geçer umarım,” dedi. Cümlesi ağzından döküldüğü an eski Mert’in ondan çoktan çekilip alındığına olan hayretiyle sözlerine devam etti. Eski Mert olsaydı yine sözlerini kendisine saklar, tüm kötü dileklerini kalbinden yollardı evrene…

“Bir yerlerde cehennem varsa oraya bile layık olmadığınızı bilerek ama her gün pişmanlıktan kavrularak yaşamanızı istiyorum. Her saniye öldüğünüzü hissedin ama ölmeyin.”

“Mert,” diyen adam yumrukları sıkılı halde yürüyen oğluyla son kez konuştuğunun bilincinde çaresizce onun arkasından seslendi. “Ben seni de, Ulvi’yi de çok sevdim, çok seviyorum. Özür dilemem bir şeyi değiştirmez ama kardeşine de söyle. Sizi çok seviyorum.”

Olduğu yerde yalnızca başını hafifçe yana çevirdi Mert. Oysa Metin, son kez onunla bir bakışı paylaşmak istiyordu, oğlunun siyah gözlerinde beliren duygu ne kadar nefret dolu olsa da… “Aynen, değiştirmez.” Salonu bahçeye bağlayan kapıdan adım atmadan önce gözlerinden akan az miktarda yaşı her zamanki gibi kimseye çaktırmadan sildi. “Senin gibi biri tarafından sevilmek benim en büyük utancım.”

Daha sonra arkasında nasıl bir manzara bıraktıysa yardımcı kadının bahçeye doğru koşuşturduğunu gördü. Ama Mert, geriye dönmek yerine dudaklarının arasından kendi iradesinden bağımsız çıkan cümleyi mırıldanarak zihninde litrelerce benzin döküp de yaktığı evden geri dönüşü olmaksızın çıkıp gitti…

“Sevilmenin ne olduğunu gerçekten biliyorum artık.”

✨✨

* “Öd tengri aysar, kişi oglı kop ölgeli törimiş.”/Orhun Yazıtları

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 2 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Neriman_Lusi
Neriman_Lusi
18 gün önce

😔

b.
b.
3 gün önce

Ah yüzleşmeler…
Ben Volkan’la olduğu kadar babasıyla olanı da bekliyordum. Kısa ve acılı oldu, ah.

Ege’yi de okuyacağız di mi? Ege merakı hasıl oldu an itibariyle:)

error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top