Bölüm 37: Psithurism

✨✨

“Nerede kaldı?” diyen Barış burnunun üzerinden kaymak üzere olan gözlüğünü işaret parmağının eklem yerini kıvırıp da geriye doğru ittirdi. Normal zamanda fazlaca çalışan beyni panik halinde tüm işlevini yitirmiş, Barış da tam o anda acı bir tecrübe ile bu durumu öğrenmek zorunda kalmıştı.

Barış’ın büyük televizyonunun önünde bağdaş kurarak oturan Umay, tam konuşmaya başlayacaktı ki kumral adam, “Bana telefon alalım dediğinde onu dinlemeliydim,” dedi hayıflanarak. İşlemcisi yüzünden burun kıvırdığı, çoğu insanın sadece gösteriş için aldığını düşündüğü o meşhur markanın telefonlarından biri şimdi elinde olsaydı Mert’in telefonuyla kendisininkini eşleyebilir, bu sayede de onun konumunu canlı şekilde izleyebilirdi.

Barış’ın gerçekten bu işlerin adamı değil de sessiz sakin bir hayata ait olduğuna iyiden iyiye emin olan Umay, “Sen yaptığın işin farkındasın, değil mi?” diyerek yeşil gözlerini hayretle Barış’ın telaştan rengi değişmiş suratına dikti. “Mert’in nerede olduğunu öğrenmek için bunlara ihtiyacın yok.” Elindeki telefonu Barış’a doğru gösterip adamın, “Ha doğru,” dedikten sonra göz devirmesine neden oldu. Oysa Umay,, kullandığı markadan da işlevlerinden de çokça memnundu. Onun gereksiz atarını sevgilisini merak etmesine bağlayarak omuzlarını silkip dikkatini önündeki oyuna vererek babasının intikamına belki de saatler kaldığı fikrinin getirdiği yürek çarpıntısını görmezden gelmeye çalıştı.

Barış’ın can havliyle bilgisayarını alarak yeniden salondaki koltuğa oturduğunu gören Halil, “Ciğerim bir domates ekmek çalışması yapmasak mı?” diye sordu.

Halil’in fısıltıyla sorduğu soruyu yaşadığı telaş nedeniyle hemen anlamlandıramayan Barış kafasını ona doğru çevirmişti ki Ulvi ondan önce davranarak, “Allah’ım sen bana sabır ver,” diyerek yanında oturan sevgilisine doğru sinirle bakmaya başladı. Ölümün kıyılarında dolandığı sırada aşık olduğu adamın ne hâlde olduğunu o unutsa da Ulvi unutmamıştı.

Halil, hasta olan her kişinin sonrasında yaşadığını hatırlamak istemez gibi o anları beyninden silip de devam ediyordu hayatına belki ama Ulvi de onları o şekilde gören birinin yedi rengin bayramında bile unutmayışı gibi hatırlıyordu her şeyi… Öyle ki sınandığı şeyin büyüklüğüyle geçmişteki kötü anılarının neredeyse büyük bir kısmını silmişti sarışın adam, zihninde sevgilisine daha çok yer açmak için…

“Halil, böyle şeyler yiyemezsin.”

Mert’in nerede olduğuna bakmak için hızlıca parmaklarını klavyede gezdiren Barış ilgiyle, “Neden?” diye sordu.

“Özel şeylerle besleniyor. Uzun bir süre de böyle olacak.” Kaşlarını çatarak sevgilisine bir bakış fırlatan Ulvi sinirle başını olumsuz anlamda sağa sola salladı. “Ama beyimiz anlamıyor ki!”

Halil’se yüzünü buruşturarak tiksintiyle, “Acayip bir mama yiyorum. Ölüler de zannediyor ki diriler her gün helva yiyor,” dedi. Kurduğu sazlı sözlü rakı sofralarını, binbir emekle yoğurduğu çiğ köftelerini, çok sevdiği kebapları bırakmış şimdilerde ekmek arası domatesin hayalini kuruyordu adam resmen!

Daha sonra hâlâ kendisine huysuzca bakan sevgilisine doğru, “Yarin yaptığı naz bize hoş gelir ciğerparem. Böyle korkutucu olduğunu sanıyorsan o iş yaş,” diyerek Ulvi’ye de sataşmayı ihmal etmedi.

Ulvi’nin duyduğu sözlerle yanakları pembeleşirken, “Bak ya!” demesi üzerine Umay oturduğu yerden ofladı. “Siz erkekler…”

“Bacım bu dövsek bela siksek zina tipi sen nereden tanıyon?”

“Halil!”

Barış ve Umay’ın kıkırdaması üzerine gülümseyen Halil, “Ne dedik sanki?” diye sordu. “Her şeye Halil Halil. Bak az önce beyimiz demiştin oradan devam ciğerparem.”

Gülümseme bulaşıcı derlerdi. Sanki bu sözün doğruluğunu kanıtlamak ister gibi aynı anlarda Ulvi’nin de yüzüne genişçe bir tebessüm yayılırken Halil olayı tam bilmese de sabahtan beri stresle oturan üçlüyü sonunda güldürebildiği için halinden memnun oturduğu yerde kollarını genişçe açarak dirseklerini koltuğun arkasına koyup bedenini de geriye doğru yasladı.

Bunca zamandır gördüğü en ciddi mesele meret dediği hastalığıyken ortada onun bildiğinden de önemli bir konu olduğunun farkındaydı. Ulvi, kardeşinin yanına gelmeden önceki gecelerde uykusuzca evde gezinirken durumdan az biraz bahsetmiş olsa da peşinde oldukları işin iki üç cümlelik bir şey olmadığından da emindi o. Yine de son zamanlarda, ‘Kahkaha atılmamış bir gün yaşanmamış sayılır,’ sözünü hayat mottosu haline getirdiğinden şu halde bile sessizce bekleyen üçlüyü birkaç saniye bile olsa güldürebildiği için kendisini şanslı saydı.

Yüzlerinde asılı kalan gülümsemeler henüz silinmemişken Barış gözünü yeniden kapıya dikti. Bilgisayardan gördüğü kadarıyla Mert gelmek üzereydi. Onu temsil eden küçük, siyah noktaya bakarken Mert’in getireceği dosyaların içeriğini ona göstermeme kararını yeniden kendisine hatırlattı. Şu anda bile yapılan planın başarısız olma olasılığını umursamayarak o canavarla baş başa kalan sevgilisinin onun yanından çıktıktan sonra ne halde olduğunu düşünüyordu yalnızca.

Mert’in geçmişine sahip insanların kolayca kötü olabildikleri ve yaşadıklarını kötülüklerine kılıf yaparak istediği gibi davranabildikleri pek çok olay görmüştü Barış. Mert’se bu tip insanlara tepki olarak doğmuştu sanki. O, hem çok güçlü hem de adalet arayacak kadar da erdemli biriydi Barış’ın nezdinde. Ne kadar güçlü olursa olsun onun dizlerine uzanıp da yaşayamadığı çocukluğuna özlem duyar gibi saçlarını okşatan adamın nasıl olduğuydu Barış’ı ilgilendiren yegâne şey. Nihayetinde herkesin derdi kendisine kadardı şu hayatta.

Barış da Mert’in aynı anda iki yerdeymiş gibi hissettiği ve yaşayamadığı hayatının bu evresinin bir an önce sona ermesini istiyor, onu yıldızların asılı olduğu küresinin içine alıp da orada sonsuza kadar ikisinden ve sevdiklerinden başka hiçbir şeyi düşünmedikleri o zaman dilimine hapsetmeyi diliyordu, sevgilisinin kendi yıldızlarının altında özgürce kanat çırpmasını umarak…

Güzeller güzeli adamın bundan sonra talihinin de geçmişine inat tıpkı kendisi ve kalbi gibi güzelleşmesini, unutamadıklarının artık hatırlayamadıkları olacağı o günlerin gelmesini büyük bir sabırsızlıkla bekliyordu.

Aklında dolanan düşüncelerle kapıya bakmaya devam ederek derince bir iç çekmişti ki Umay ona doğru bakıp, “Güçlü biri o,” dedi. Eşsiz yeşil renkteki gözlerini güven verici bir şekilde açıp kapattıktan sonra Barış’a gülümsedi. “Benden daha iyi tanıyorsundur onu ama bu kapıdan girdiğinde sona bir adım kalmış olacak. Kimse ona zarar veremez artık, endişelenme.”

Önündeki bilgisayarı biraz ileriye doğru itip alt dudağını ısırarak, “Çok güçlü,” dedi Barış. “Biliyorum. Ben onun yerinde olsam dayanamazdım.” Gözlerinin pınarlarında birkaç damla yaş birikirken yutkunup da kafasını iki yana salladı. “O hiç üzülmesin isterdim, oysa gözlerinde binlerce ölü çocuk saklı.”

“‘Dünyayı su basmış ördeğin sikinde mi?’ şekli davranan kauçuklardan nefret ederim bu sebepten ezelden beri,” diyen Halil kaşlarını çattı. Kahverengi gözlerinden geçip giden sert bakışla aklına çok da hoşnut olmadığı bir anı geldiğini diğerleri de anlarken önündeki sehpayı izlemeye başladı. “İnsanların neyle cebelleştiğini bilemeyiz amına koduğumun üç günlük yerinde. Mert başkana bakınca façası sağlam, zengin, tasasız dersin ilk bakışta ama- İşte. Dokunduğun insana güzellik katman lazım gelir.”

Ulvi başını önüne eğerken Halil’in bakışları her zamanki gibi onu buldu. Ulvi neredeyse Halil oraya bakardı zaten. Sözlerinin sevgilisini üzdüğünü fark edince çaktırmadan onun elinin üzerine kendi elini koyup nazikçe okşamaya başladı. “Hay ağzımın vavına yav,” dedikten sonra, “Ciğerparem, gel mama hazırlayalım bana,” diyerek Ulvi’yi ikilinin yanından mutfağa doğru ilerletti.

Onları gülümseyerek izleyen Umay ellerini dizlerine vurup önündeki oyunu kapattı. “Erkeklerin aşkı da-” Muzip parıltılar gözlerine yerleşirken, “Şairane,” dedi.

“Sen aşık olduğunda orada olduğumdan emin olacağım.”

Burnunu kırıştırarak Barış’ın karşısındaki koltuğa yerleşip, “O imkânsız işte,” dedi Umay. Tepesine topladığı saçlarını her zamanki gibi omzunun üzerine aldı. “Ben mesleğime aşığım. Bir de Volkan gibi orospuların dibi gördüğü o müstesna anları severim. Ama aşkı sevmem.”

“Benimki de, ‘Sana hiçbir zaman aşık olmayacağım,’ diyordu bana,” diyerek kısıkça güldü Barış. “En son baktığımda penceremin altında serenat yapıyordu.”

Umay bu kez de iri gözlerini kırpıştırarak, “Seninki tüm hafta seni anlattı bana,” dedikten sonra gülümseyerek kafasını salladı. “Sabırlar diliyorum sana, öngördüğüm kadarıyla bugünden sonra daha da yapışkan bir sevgilin olacak.”

“Hiç şikâyetim yok,” Gözleri yeniden dış kapıda oyalandı. “Ama senin tarafından sevilmek güzeldir eminim. Seni çok tanımasam da sahiplenici biri olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Sen olmasan bu kadar hızlı aksiyon alamazdık muhtemelen.”

“Bittiğinde bir rakınızı içerim o zaman,” dedi Umay. “Neymiş bu yandığınız ateşe olan bitmeyen hayranlığınız bana daha derinden anlatırsınız.”

Barış, onu onaylamak için ağzını açmıştı ki çalan zille yerinden fırlayıverdi. Eskiden beri insanın hareketleri ve beyninin kontrol merkezi arasındaki bağı hep merak ederdi. Umay’la paylaştığı sohbeti bölen zil sesini duyar duymaz daha zihnine gelenin Mert olduğu bilgisi ulaşmadan kapıya doğru koşturmasına sebep bu muazzam yapı onun nezdinde hep bir sır olarak kalacaktı, ne kadar öğrenmek istese de…

Kapı açılır açılmaz yorgun bir gülümseme ile, “Güzelim,” diyen adamın içeri girmesine fırsat vermeden onu kolundan yakalayıp apartman boşluğuna çekiverdi. Şu an ne yapacağı gürültü ne de onlara söylenecek olan Halil’in ‘manyak çingene’ dediği kadın umurundaydı. Tek isteği daha saatler öncesinde yanında, onun kucağında olmasına rağmen tüm teninin özlemle kavrulmasına sebep olan adama yeniden dokunabilmekti. Nitekim bu dileğini belli etmek ister gibi onun dudaklarına doğru atılmıştı ki Mert, birkaç adım geriye çekilerek ondan uzaklaştı.

Şaşkınlıkla, “Ne yapıyorsun?” diyebildi Barış.

“Öptü beni,” diyen Mert yüzündeki tiksinti ile birlikte refleksle elini Volkan’ın öptüğü yanağına koydu. “Kustum bir de. Dokunma bana şimdi. Kirliyim.”

Barış onu dinlemeden parmaklarının ucunda yükselip kollarını Mert’in boynuna doladı. “Fazla zamanımız yok. Şurada sevgilimize sarılıp birkaç tane öpücük alacağız,” diyerek Mert’in elini tuttuğu yanağından sakince çekip en küçük bir boşluk kalmayacak şekilde, boydan boya öpücüklerini aşık olduğu adamın teninde sıralamaya başladı. “Bak, temizlendin şimdi.”

“Aldığım kararlar sayende uzun ömürlü olmuyor.”

Barış gülümseyerek, “Buraya gelirken bana dokunmamaya karar verdin, değil mi?” diye sordu. “Tıpkı geçmişteki benimle görüşmeme kararların gibi koca bir saçmalık.”

Mert hayretle gözlerini irileştirdi. “Sen her şeyi nasıl bilebilirsin?”

“Sen bendesin yavrum,” dedikten sonra onun elini tutup bileğini çeviren Barış bir öpücük de oraya bıraktı. “İşim olmasa o adamın da benden çekeceği vardı.” Mert’in yüzünde dolanan bakışları ne kadar yumuşaksa aynı bakışlar, Volkan’dan bahsederken nefrete bulanmış bir sertliğe evrilivermişti.

Mert’in elini tutup onu içeri çekerken, “Senin kimin olduğunu herkesin anlaması gerekiyor,” diye eklediğinde Mert sevgilisinin içinden aniden çıkan ve daha önce görmediği bu yeni kişilikle beraber yutkundu. Barış’ın göründüğü kadar nahif olmadığını anladığı anlardan birindeyken şimdilik bu konunun üzerinde durmamaya karar verdi. Ama kumralı yine yapacağını yapmış, onu daha saatler önce tiksintiyle birlikte derin bir girdaba çeken tüm düşüncelerini sözleri ve öpücükleriyle ondan çekip de almıştı, hem de çabasız, zahmetsiz bir biçimde…

Gözlerini Barış’ın güzel yüzünden salona çevirdiği an mutfaktan el ele onlara doğru gelen Ulvi ve Halil’le koltukta ona büyük bir gülümsemeyle bakan Umay’ı seçti. “Yeniden selam,” dedikten sonra seri hareketlerle salonun ortasında kalan koltuğa oturup sehpanın üzerinde duran Barış’ın onun konumu bulmak için az önce açtığı bilgisayarın mail kısmına geldi. “Hızlıca anlatıyorum.”

Tekli koltukta oturan Halil, sevgilisinin oturduğu koltuğun küçük tarafına boyuna posuna bakmadan sığmaya çalışan Ulvi ve yanlarına gelen Umay onun anlattıklarını dinlerken Mert, Volkan’ın ona yolladığı linki göstererek onun sözlerini özellikle Barış’a bakarak aktarmaya başladı. Barış sabırsızlansa da onun sözünü kesmeden Mert’i dinledikten sonra, “Anladım,” dedi. “Aslında bulmak istediğimiz her şeyin giriş biletini elleriyle teslim etmiş sana. Beyinsiz.”

Halil, “Nasıl anladın ciğerimin köşesi?” diye sordu. “Link mink dedi, sınırlı erişim dedi. Aradığınızın orada olduğuna nasıl emin oldun?”

“Bu da benim işim,” diyerek öz güvenli bir şekilde gülümsedi Barış. “Epeyce profesyonel çalışmış. Tüm dosyalara erişim yetkisi vermemesi de diğer kısımda sakladığı şeyler olduğunu gösterir. Yoksa bu kadar sıkı korumazdı. Çaresizlik insana böyle hatalar yaptırıyor işte. Neyse- Eminim, ne arıyorsak bu linkten oraya ulaştıktan sonra bulacağım. Siz bana güvenin.”

Umay, kolundaki saati kendisine doğru çevirdiğinde tam karşısında oturan Ulvi, onun neden eski bir erkek saati taktığını merak etse de bu düşüncesi zihninde saniyeler içerisinde kaybolup gitti. Bakışları hızlıca kardeşini bulurken Halil dışında hiç kimseye söyleyemese de Volkan ya da zincir şeklinde birbirine bağlanan o sikikler, babası dahil, umurunda bile değildi. Üstelik Mert’in annesinin başına gelenleri en iyi o anlıyor olmasına rağmen yine de aklından geçen, ‘O iyi,’ fikri dışında bir şey düşünemiyordu.

Kendisini bile bilmeden Mert’i bildiğinden, o ne dese çocukluğundan beri sorgusuz sualsiz yaptığından onun başına gelebilecek en ufak tehlike ihtimali bile onu ölesiye korkutmuştu. Mert’i yıllardır ikna edemeyişlerinin aksine kendi kendisini yemekten de vazgeçmemişti sarışın adam. Kardeşinin o adamın yanına gideceğini öğrendiği andan itibaren tıpkı onun gibi uyuyamamış, ona yansıtmasa da sevgilisinin çokça şahitlik ettiği zamanlarda evin içerisinde bir hayalet misali süzülüp durmuştu.

Şimdi karşısında ona bakarak göz kırpan ve gülümseyen adamın tüm maskelerinden arındığını görmek onun her haline şahitlik eden Ulvi için sanki saf ve doğal bir karbonun basınç altında elmas oluşturmasına benziyordu. Nihayetinde berrak ve saydam, kocaman, değerli bir taş misali parlayan bir adam kalmıştı her şeyden geriye ve güvenli ellerin arasında daha da parlayacaktı bundan sonra…

O, bunları düşünürken Barış hızlıca oturduğu yerden kalktı. Mert gelmeden önce açıp da hazır ettiği diğer bilgisayarının başına geçti. İnce, uzun parmakları klavyenin üzerinde dolaşırken Umay, “Seni kimse bulamaz değil mi?” diye sordu. Onun bu sorusu Barış’ın aklına bir kez daha ne kadar haklı olduğu düşüncesini getirdi. Dışarıdan bakıldığında sert, soğuk ve hatta kibirli duran bu kadının anaç bir de yapısı vardı. Bunu görür görmez anlamıştı. Daha kendisini yeni tanımasına rağmen elinde olmayan bir içgüdü ile onu korumayı amaçlıyordu.

“Öncelikle Tor dediğimiz hizmeti çalıştırıyorum,” dedi Barış. Odadakiler ona doğru yaklaşmış, Barış’ın omuzlarının üzerinden anlamasalar da ekranı izliyorlardı şimdi. “Bu şekilde gizliliği de başlatmış olacağı,” diyerek ekranın sol kısmında beliren ve tor kelimesi ile başlayan kodları işaret parmağı ile gösterdi. “Yakalanmamak için uygun portu bulunca da asıl meseleye geleceğiz.”

Tor, port anlatıyon da ciğerim köşesi ben yine anlamadım,” dedi Halil. Sevgilisini sınavlara zorla çalıştırırken o da bilmediği bir dilde konuşur, Halil aynen bu şekilde onu izlerdi, bir türlü anlamayarak. “Ama efsane havalısın şu an.”

Mert, gördüğü günden beri öz güvenin ona çok yakıştığını düşündüğü sevgilisinin kendisinden başka kişileri de büyülemesine şahitlik ederken dayanamayarak kolunu arkadan Barış’ın boynuna sarıp saçlarının arasına bir öpücük kondurdu. Barış’la birlikte keşfettiği bir diğer özelliği de gerçekten Umay’ın dediği gibi ellerini onun üzerinden çekemediği bir sevgili oluşuydu ve kesinlikle bundan şikâyetçi değildi.

Barış’sa her zamanki gibi işine konsantre olduğundan dışarıdan gelen her şeye kapanan algısıyla birlikte ekrana bakmaya devam etti. Mert’in öpücüğü onun sağlam iradesine indirilen bir darbe olsa da şimdilik önündeki işin hayati olduğunu bildiğinden ve her şey bittiğinde Mert’e doyacağına duyduğu inançla onun elini tutup avucunun içini öptükten sonra Halil’e doğru konuşmaya başladı.

“Normalde bir program var,” dedi. “O şerefsizin koruduğu kısmın şifresini otomatik bulan. Ama bu iş o kadar basit değil tabii ki. Bu yüzden öncelikle bir algoritma yazacağım. Bu algoritma otomatik şifre oluşturacak.”

Umay kaşlarını kaldırarak, “Sonsuz ihtimal yok mu?” diye sordu. “Yıllar sürer bu işlem.”

Barış, “Bu söylediğin normal bilgisayarlar için geçerli. Böyle olacağını tahmin ettiğim için buraya geldim ya,” diyerek gözlüğünü düzeltti. Birilerinin içini çekerek hayranca onu izlediğinden habersiz, “Parçaları toparlamak için bile senelerce uğraştım ben. Süper bilgisayar diyorlar buna. Kısacası yıllar süren işlemler sadece saatlerimizi alacak,” dedi.

Barış’ın önündeki ekranda kodlar hızlıca akarken Umay, “O zaman ben kaçar,” dedi. “Kemal Bey’in yanına gidiyorum. Barış halledince dosyaları alırım sizden,” diyerek gülümsedi. Mert’in omzunu sıkarak ona doğru baktı. “Geleneksel medya seyircileri dahil insanlar öyle bir sabaha uyanacaklar ki.”

Onlar kapıya doğru ilerleyerek aralarında konuşmaya başladıklarında Ulvi sessizce Barış’a yaklaşıp, “Benim notları da mı değiştirsek Barış?” diye sordu. “Ben biraz anlıyorum ama senin kadar değil.”

“Sen beyaz şapkalı kalmaya devam et,” diyerek kıkırdadı Barış. “Gerçi çok da temiz sayılmazsın. Zamanında Mert’e yardım ettiğini düşünürsek.”

Onun imali bakışlarının altında ezilen Ulvi, “Yani-” diyerek elini kardeşinin her zaman yaptığı gibi ensesine attı. Tenini kazır gibi okşarken, “Ama bu sayede nasıl da yakışan bir çift oldunuz, gördün mü? Sizin kadar uyumlu bir çift görmedim zaten. Bence sonuca odaklanalım, yoksa ben özür seansıma bir başlarsam sabahı zor ederiz,” dedi mahcup bir ifadeyle.

Barış, yüzüne genişçe yayılan gülümseme ile Ulvi’ye bakarken arkadan yaklaşan Halil’i gördü. Konuyu uzatmak istemeyerek, “Özürlük bir durum yok. Kardeşinle tanışmama sebep olan her şeye ancak teşekkürüm olur benim,” dedi.

“Başkan bana da öğretsen şu işleri. Acayip faça görünüyor.”

Barış, herkesin yaptığı işe ilgiyle yaklaştığını görünce şaşırdı. Oysa ona göre yaptığında bir numara yoktu ki! “Ben sana dorktan başlar anlatırım. Ufak tefek hack yaparsın. Ulvi’nin sosyal medyasını falan kurcalarsın. Eskiden daha kolaydı aslında,” diyerek başını önce sağ sonra sol omzuna doğru yatırarak şimdiden ağrımaya başlayan boynunu rahatlatmak istedi. “Şimdi iki faktörlü koruma falan var. Sosyal mühendislik yapman gerekiyor.”

Halil anlamadığı bir dilde konuşmaya devam eden Barış’a bakıp, “Bizimkinin sosyal medyası hep elimde zaten. Eskiden çıkmıyordu vallaha oradan. Şimdi arada bir benimle fotoğraf atıp ya nefret yorumu yiyor ya da ‘Ay ne tatlısınız!’ diyen tiplerin pembe sıçan mesajlarını,” dedi gururla.

Ulvi’yle tanıştıkları andan bu yana adamdaki değişikliği düşündüğünde gururlanması da çok olağandı aslında. Kolay yollardan geçip de bu günlere gelmemişlerdi. Aklına düşen Ulvi’nin ‘en yakın arkadaşım’ dediği elemanla birlikte yüzünü buruşturdu. Sik düdüğü heriften hâlâ nefret ediyordu, hem de hayatlarından sonsuza dek çıkmış olmasına rağmen.

Düşüncelere dalmışken az önce yaşadığı mahcubiyetle mutfağa kaçan Ulvi’nin yanına doğru Barış’ı rahatsız etmemek için adımladı. Umay’ı yolcu eden Mert’se kardeşine ve Halil’e bakarak, “Siz eve gidin isterseniz. Biz sabahlayacağız gibi görünüyor. Halil yorulmasın,” dedi.

“Kardeşin beni iyice şomba yaptı da sen de mi Mert başkan yav? Buradayız biz, elimizden bir şey gelmese de size yemek, kahve falan yaparız.” Sevgilisinden onay almak ister gibi ona baktıktan sonra, “Değil mi ciğerparem?” diye sordu.

Ulvi ağır ağır başını salladı. “Halil haklı Mert. Buradayız biz de.” Barış’ın olduğu tarafa yürüyen kardeşine mavi gözleriyle masumca bakan Ulvi’nin tam yanında duran Halil, onun tatlılığına dayanamaz gibi beyaz yanağından şap diye öpüverdi. İkili, kendi aralarında bir yandan kahve yapıp bir yandan da kıkırdayarak bir sohbet başlatırken Mert de Barış’ın tam dibinde bitti.

“Güzelim çok yorulmayacaksın değil mi? İstersen biraz dinlen, sonra da devam edersin. Yıllarca bekledim, birkaç saat daha beklesem sorun olmaz.”

Barış, bu durumda bile kendisini düşünen adamla birlikte gülümsedi. “Ben iyiyim yavrum. Zaten birkaç da site oluşturacağım. İnternette de hızlıca yayılmalı bu bilgiler, öyle değil mi? Ama hukukta zehirli ağacın meyvesi mi ne diyorsunuz ya siz, öyle bir şey yok mu? Hukuka aykırı sayılmıyor mu bu yaptığımız?”

Mert, parmakları klavye üzerinde hızlıca gidip gelen adamın bir de onun alanı ile ilgili verdiği bilgi yüzünden yükselmemek için kendisini zor tuttu. Şu an kocaman, kahverengi gözlerinin üzerindeki gözlükleri ile ekrana bakarak kimsenin yapamayacağı şeyleri sanki basit bir bulmaca çözer gibi halleden adamı kucağına çekmemek için büyük bir savaş veriyordu kendi içinde.

Onun yanına ikinci kez gelmek zorunda kaldığı gün hatırına düştü birden. O zaman da saatler içerisinde Mert’in getirdiği olayı çözüp beklenmedik şekilde onda hayranlık uyandıran adamın aslında düşündüğü kadar sıradan olmadığını fark etmiş ama bunun tam aksine kendisini ikna etmek için epeyce çabalamıştı. Şimdi, vakti zamanında aşık olmamak için kalbini zorladığı adam onun kalbinin tamamı olmuş ve Mert onun güzelliğine dayanmak için tahammül sınırlarını resmen zorluyordu, hem de Barış’ın bu durumun farkında bile olmadığını tahmin ediyorken…

“Beni evlat edinen adamın yanına gittim, ifade vermesi için,” dedi. Oturduğu yerden kalkmadan başını hızlıca kendisine çeviren sevgilisine doğru sorun yok demek ister gibi de gülümsedi. “Son kez konuştum onunla. Yıllardır her şeyi bildiğimi gözlerinin tam içine bakarak söyledim. Zaten o da kendi ağzıyla itiraf etti her şeyi. Gerçekten pişman. Pişman olmak gerçekliği değiştirmese de.”

“Volkan’dan sonra onunla konuşman-” diyen Barış alt dudağını ısırdı. “İyisin değil mi?”

“İyiyim diyemem ama en azından rahatladım. Ha bir de öz oğluymuşum onun.”

Barış, Mert’in güçlü görünmek için gözlerindeki hafif buğulanmaya rağmen dudaklarını sıkıca birbirine bastırdığını fark etti. Çok zaman sıkıştığını, kaçtıkça kendisine çarptığını hissederdi Barış. Ama, tam şu an, sevgilisinin gözlerinde peydâ olan karmaşayı nasıl sileceğini o da bilemiyordu ki. Oturduğu yerden elini arkaya doğru atarak Mert’i kendisine doğru çekti. Dudaklarına küçücük bir öpücük kondurup, “Sen yalnızca melek gibi bir kadının oğlusun Mert,” dedi. “Bunu kimse elinden alamaz.”

Mert, aradığı tüm çıkış yollarının bileti olan kumrala doğru başını olumlu anlamda hafifçe oynatınca Barış, “Şimdilik bu konuyu rafa kaldırıyorum,” diyerek dikkatini yeniden önündeki ekrana verdi. “Uzun uzun benimle konuşacaksın. Okyanusun kenarında, gün batımında.”

Hızlıca, “Tamam,” dedi Mert. Onun her dediğini sorgusuz sualsiz kabul eden sevgilisiyle yeniden gülümseyen Barış’sa, “Hadi şimdi yallah,” diyerek onu kovaladı.

Mert, “Yanında duracağım sadece,” diyerek mızmızlandı.

“Olmaz sevgilim, varlığın bile dikkatimi dağıtıyor,” dedi her zamanki dürüstlüğüyle Barış. Ekranda beliren yazıyla birlikte parmaklarını iç içe geçirip avuçlarını bilgisayar ekranına doğru iterek savaşa hazırlanır gibi bir hareket yaptı. “Şimdi sen bizimkilerin yanına gidiyorsun. Önce bir şeyler atıştır. Sonra da mis gibi bir kahve iç. Bir bardak da bana getirirsen hayır demem. Bu gece işim olduğu için seni uyutamam ama bir gecelik idare et. Zaten günlerdir uyumuyorsun.”

Mert, kafasını sallayarak oflayıp kıkırdaşan ikiliye doğru ilerlemişti ki bir anda geri dönüp iri avucuyla Barış’ın yüzünden tutarak adamın boynunu sıkıca öptü. Bu da onu kesmemiş olacak ki kumral adamın önce yanağını, daha sonra da tam dudağının kenarını öperek Barış’ın gözlüklerinin gözünden düşmesine neden oldu. Arkasından tatlı bir huysuzlukla söylenen adamı umursamadan içinde peydâ olan onlarca duygunun tam yüreğinin ortasında karıştığını hissetti.

Ne yaşıyor olursa olsun Barış’ın varlığı onun için bir denizin suyu gibiydi. İçtikçe ona daha çok susuyordu sanki. Üstelik şu anki durumu güneşin tam tepede olduğu bir günde, dünyanın en hastalıklı yapbozunu tamamlama ödeviyle donanmış gibi hissettiriyordu ona ve Mert, bu halinde bile uçsuz bucaksız denizine hasretle kana kana sevgilisini içmek istiyordu.

Geleceğini düşünmekten itinayla kaçındığı anların akabinde sona geldiğini bilse de tüm geçmişini, tıpkı daha az önce o adamın evinden çıkarken olduğu gibi bir kova benzinin üzerine küçücük bir kibriti çakarak yakacağı saatlere çok az kalmışken Mert hâlâ, içinde bir yerlerde Barış’la olan günlerini düşlüyordu, sevgilisinin melek saydığı annesinden utanarak.

Zamanın öte tarafında, öfkeli bir çocukken aldığı her nefesi suçlulukla solumaya alışmıştı o. Şimdi sevmekten başka bir son düşünemediği adamla birlikte önüne bakıp içinden annesinden af dileyerek mutlu olmayı değil de en çok kumral bir adamı mutlu etmeyi diliyordu. Mezarı bile belli olmayan bir kız çocuğu onu semanın derinlerinde bir yerlerde izliyorsa gerçekten sevildiğini görüp de kendisini bağışlayacağı ümidine sarılarak yalnızca hiçbir dünya telaşına değişmeyeceği adamla sade, basit, yalın bir hayata adım atmak istiyordu o.

Karanlıkta yürüyen bir gölge olduğu tüm anlar artık geride kalmış, sonsuz olan evrenin rüzgarında savrulan yaprakların dans ederken çıkardığı o eşsiz ıslıkta tıpkı gerçeküstü bir manifestonun kelimeleriyle yazılmış bir şiiri gibi, tıpkı sonsuzluğun kendisini kucaklaması gibi var olacaktı kumralıyla, kimselerin onları durdurmasına izin vermeden…

✨✨

Psithurism: Rüzgarın yapraklar arasında süzülürken çıkardığı melodi

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
3 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Neriman_Lusi
Neriman_Lusi
18 gün önce

tam üzülürüm derken…. Halil’in özlü söz gibi küfürlerini okuyunca kahkaha attım…..

Neriman_Lusi
Neriman_Lusi
18 gün önce

okuduğum kitapların hepsindeki karakterlerin hepsimi şahsına münhasır olur ya👏 burdada Halil’e ayrı hayranım ❤

Neriman_Lusi
Neriman_Lusi
18 gün önce

Umay’ın ah erkekler demesi😁

error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top