Bölüm 9: Liberal Kurt

✨✨

Sahaflar çarşısına girerken abim ve teyzemden gizli işler çevirdiğim için içimde oluşan huzursuzla elimi saçlarıma atıp sıkıntıyla karıştırdım. Ulan bir kilo pamuk mu daha ağırdı, yoksa aileden gizli yenilen bokların öğrenilme korkusu mu?

Her gencin hayalindeki iş olan mis gibi kitap kokusunun altında çalışıp da para kazanma fırsatı ayağıma gelmişken ben de tepmek istememiştim. Teyzem ve abim Ezhel’imi yurt dışına kaçıran düzen yüzünden sürekli çalışıyor, ben de Ezhel gibi olmadığım için mecburen bu ülkede kalmam gerektiğinden ikisinin de her gün eve yorgun argın gelmelerine dayanamıyordum.

En son alacağım test kitabının dört yüz lira olduğunu görünce ikisinden de para istemeye utanmış, Ediz’le birlikte sahafları gezip de temizinden ikinci el test kitapları ararken buradaki iş ilanlarına gözüm ilişmişti. Abim ne derse desin ben Kubi’ydim bir kere. Son senemde de olsam hem çalışır hem de pekâlâ da güzel bir okul kazanabilirdim, onlara daha fazla yük olmadan.

Mis gibi kitap kokuları burnuma dolarken aileme söylediğim yalanın çorapla ıslak tuvalet terliğine basmış gibi hissettirmesini göz ardı edip çalışacağım mekâna dışarıdan şöyle bir baktım. Kiremit kırmızısı boyalı apartmanın altındaki yeşil duvarları ve sarı tentesiyle kendimi masallar diyarında hissetmeme sebep olan kitapçının kapısından içeri doğru girdim.

Hep hayallerimdeki gibi bir yerdi. İskoçya tarzı bohem bir havası vardı mekânın. Her yer yıllar öncesinden kalma kitaplarla doluydu. Üstelik mekânın tam ortasından bin dokuz yüzlerden kalma sarmal bir merdiven yukarı doğru kıvrılıyor, bu da sonbaharda elimdeki kahveyle burada okuyacağım kitaplar için beni sabırsız biri yapıyordu.

Mekânın sahibi olan Maide Hanım beni görünce yüzüne kondurduğu gülümsemesiyle birlikte eliyle bana ‘gel’ işareti yaparken kendimi klip çekimlerinde gibi hissedip ağır ağır tatlı kadına doğru yürüdüm. Az önce kulaklıklarımdan beynime giden müzikle sokakta mal mal hareketler yapmış, insanların bana bakmasına neden olmuştum zaten. Sanki onlar müzik dinlediklerinde kendilerini bir klibin içerisinde hissetmiyorlardı!

“Hoş geldin oğlum,” dedi Maide Hanım. Ermeni asıllı olduğundan konuştuğu Türkçe de bizimkine göre biraz farklıydı ve bu yaşlı kadının daha da sempatik görünmesine neden oluyordu benim gözümde.

“Hoş buldum Maide Hanım.”

“Hanım nedir, abla diyeceksin bana. Teyze demek yok ha,” dedikten sonra bana sarılıp iki yanağımdan da öptü. Ben yine dişlerimi göstererek gülerken ne kadar da sevimli olduğumu düşünüyordum ki Maide abla, “Ay parçası gibi oğlansın sen, bu güzellik nedir?” dedi.

Güzelliğim yine birileri tarafından tescillendiğinden beynimin gerilerinde teyzemin ayıla bayıla izlediği Hint dizisindeki Viraj Dobriyal müziği çalarken Maide abla bana yapılması gerekenleri kısaca anlatmaya başladı.

Ben yıl sonuna kadar, hatta sınavdan sonra üniversite için para biriktirebilmek adına yine burada çalışmayı aklıma yazdığımdan karşımdaki sevimli kadının söylediklerini noktasından virgülüne kadar özenle dinlerken açılan kapının üzerindeki süslü zilden içeri birinin girdiğini anladım.

“Gel Mehmet. Bak yeni arkadaş da bugün başladı. Sayenizde ben de biraz dinlenebileceğim,” diyerek gülümseyen kadın, “İki yakışıklıyı da- Ne diyordunuz siz gençler? Hah! Kapmışım. İkinizi de kapmışım. Karşıdaki Gülten de çatlasın bakıp bakıp,” diye ekleyip küçük dedikodusu eşliğinde kıkırdadı.

Mehmet, yüzünde ilk kez gördüğüm sevecen bir ifadeyle Maide ablanın yanına gelip de ona sıkıca sarılırken, “Senin güzelliğinin yanında herkes sönük kalır be pamuğum,” dedi. Ben sevimsiz suratına ve bok rengi gözlerine bakarken o da göz ucuyla beni süzüp karşısındaki kadından ayrıldı.

“Temizliğe başlayalım biz, sen de dinlen pamuğum.”

“Ben temizledim. Siz şuradaki kitapları türüne göre ayırırsanız nasıl makbule geçer be güzel çocuklar.”

Mehmet kaşlarını çatıp kendi yarı boyundaki kadının yanağından bir makas aldı. “Neden yaptın? Ben temizlik için beni bekle demiyor muyum sana?”

“Elime mi yapıştı? Bana da hareket oluyor, hem paspasımla raks ettim. Bana da eğlence çıktı.”

“Ben seninle raks ederim şeker pamuğum, hadi sen doğru dinlenmeye. Biz hallederiz.”

Ben suratımdaki sevimsiz ifadeyle karşısındaki kadına oldukça sevimli olan somak burunlu kurdu izlerken Maide abla dükkanın öteki tarafına geçip de bizi yalnız bıraktı. Sağa sola bakınıp onun çirkin suratını görmemek için çabalarken o yanıma doğru birkaç büyük adımda gelip uzun boyunun avantajını kullanarak bana tepeden ukalaca bir gülüş sundu.

“Sen ne kadar da liberal bir kurtmuşsun böyle?”

“Kes de hakkını helal et.”

“Ohooo!” dedim sağ elimi havaya kaldırıp da sallarken. “Sen hâlâ orada mısın? O haber eskidi be vişne kurdu.”

“Lan helal etsene,” diyerek yakalarımdan tutup yüzünü bana doğru eğince parfümünün hoş kokusu burnuma doldu. Birkaç saniye sonra parfümünü beğendiğimi kendi kendime itiraf ettiğimi fark edince de kendime hayali bir tekme atıp bok rengi gözlerinin içine bakarak, “İyi alıştın dibime dibime girmeye sen de,” dedim.

“Âşığım ya sana. Ondandır,” dedi alayla.

“Sonunda itiraf ettin be vişne kurdu. Bir yıldız olsam gökyüzüne bakar milyonlarca yıldız arasından bulursun sen beni. Yazık sana.”

Bir sabır çekip benden birkaç adım uzaklaştı. “Neyse. Ben senden o helalliği alırım nasıl olsa lan, vakit bol. Gel şu kitapları ayıralım. Pamuğuma dua et sen, yoksa burada sağlam bir dayak yerdin benden.”

“Aynen. He diyeyim de son moda demokratik bir halk adamı gibi görüneyim. Sendeki zekâyla bunu da yersin sen.”

Söylene söylene biraz ileride kalan kitap yığınının olduğu tarafa doğru ilerdi. Ben de kıl kurdunun peşine takıldım hemen tabii. Çalışma hayatında çok bir tecrübem olmadığından tam olarak ne yapmam gerektiğini bu ağzına oturduğumun malından öğrenmem gerekiyordu.

“Gel otur şuraya,” diyerek yanına bir tabure çekip o da küçük bir iskemleye oturdu. Ben Soner Sarıkabadayı’nın arkasında anlamsızca kendisini duvarlara vuran Murat Boz gibi onun bu neredeyse uysal tavrına şaşırırken o bana bakıp, “Otursana lan!” dedi. Erken konuşmuştuk yine anasını satayım. Bu kurdun ehlileşmesine imkân yoktu, burnuna birkaç kez daha gazete vurmalıydım demek ki.

Oturduğum yerde etrafımdaki soluk yapraklı kitaplara hayranlıkla bakarken onun yanımdaki varlığı bile bir an silikleşti. Mis gibi kokan bir kitabı elime alıp ilk baskı olduğunu görünce yüzümde oluşan gülümsemeyle sayfaları yavaş yavaş çevirmeye başladım.

Kitabın ilk bölümünde hemen başlığın üzerinde, ‘Akşama bana kaçacak mısın?’ yazısını görünce istemsiz kıkırdadım. Hemen altında başka birinin yazdığı bir el yazısıyla, ‘Abime yakalanmamamız lazım,’ cümlesini görünce her şey gibi eskiden yaşanan aşkların da çok güzel olduğunu düşündüm.

Şimdi biriyle iki satır muhabbet etmeye gelmiyordu. Ya aynı anda üç-beş kişiyle olmayı normal sayıyorlardı ya da ikinci gün ‘Nude atsana,’ diyerek yetmişlik dedelerin azgınlığında niyetlerini açıkça belli ediyorlardı. Gerçi bana neydi sanki amına koyayım? Benim aşkla işim olmazdı, ben beğendiğim insanla yatar keyfime bakardım. Gerisi beni bağlamazdı.

“Neden eşek gibi anırıyorsun?”

“Daha çok gülüşüm şiir yazdırır ama sen inkâr etmek istiyorsan bana uyar vişne kurdum.” dedim tip tip bok rengi gözlerine bakarken. “Baksana şuna,” diyerek altımdaki küçük tabureyi ona doğru yaklaştırdım. “Gizlice kaçmak için kitapla haberleşmişler.”

O da bana doğru yaklaşıp, başını elimdeki kitaba eğince yeniden iğrenç kokusu burnuma doldu. Hiç de sevmezdim bu çeşit parfümleri bir kere ben. Hem lavanta hem de bergamut kokuyordu sanki. Allah’ın somak burunlusu ne anlarsa bergamuttan?

“Abisi yakalamış mıdır acaba?”

“İnşallah yakalamamıştır,” dedim. Ne zaman yarım kalmış bir hikâye okusam ya da duysam onu beynimde tamamlar, mutlu sona evirirdim. “Bence o gece kaçtılar, hemen evlendiler. Sonra iki tane de çocukları oldu. Aileleri de affetti,” dedim yine kendime engel olamayarak hikâyenin sonunu zihnimde tamamlarken.

İkimizin de başı hâlâ kitabın üzerinde birbirine çok yakınken, “Eskiden öyleymiş zaten. Önce izin vermezmiş aileler, sonra çocuk olunca hemen affederlermiş. Ne saçma. Millet de sosyokültürel farklılıklarına bakmadan hemen bir görüşte kaçıp evleniyormuş. Sonra bok gibi bir evlilik ve boşanma,” dedi.

“Belki de boşanmadılar. Nereden biliyorsun? Herkesin başına gelecek diye bir kural yok ki?”

“Bir tane böyle tanıdığın var mı?” dedi, başını çevirip de gözlerimin içine bakarken. “Hiç kaçıp da mutlu olanı gördün mü?”

Ben de bakışlarımı onun çirkin yüzüne çevirip meydan okur bir ifadeyle, “Gördüm,” dedim. “Annemle babam böyleymiş. Çok da mutlu olmuşlar.”

“Sonra ne olmuş?” dedi tüm yüzümü kaşları çatık bir ifadeyle incelerken.

“Âşık öldüler,” diyerek ondan uzaklaştım. “Beraber yaşadılar, mutlu oldular, çocuk yaptılar. Hep âşıklardı, birlikte öldüler. El ele.”

“Başın sağ olsun.”

“Eyvallah da hadi şunları ayıralım artık. Burnun gibi çenen de büyükmüş senin. Gerçi her gün bana yazmandan belli de.”

“Seni bir dövsem öyle bir rahatlayacağım ki.”

“Sağ elin nasır olmuş, bence de senin bir rahatlamaya ihtiyacın var kanka.”

“Lan.”

Kafamı, ‘Ne var?’ anlamında sallayıp da bakışlarımı elimdeki kitaba indirdiğimde yeniden yanımdaki somak burunlunun varlığı silindi birden. Önümdeki kitabın üzerindeki yazışmaya bakıp da tebessüm ederken, ‘İnşallah çok mutludurlar şimdi,’ diye geçirdim içimden. Aşkı bulan da doyasıya yaşayan da şanslıydı bu hayatta. Benim hiçbir zaman bulamayacak olmamın aksine isteyen herkesin gönlünce yaşamasını dilerdim…

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Neriman_Lusi
Neriman_Lusi
8 gün önce

inşallah mutlulardır çok amin❤

Neriman_Lusi
Neriman_Lusi
8 gün önce

askcem…..Visne kurdu……somak burunlu…. bok rengi gözler….. ah kokusuda alındı….. yükleniyor kalbe yavaş yavaş……❤

error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top