✨✨
Bulunduğu kliniğin yaz sezonunu açmasıyla göl kenarında çokça vakit geçirdiğinden altın misali parlayan kumral ten rengi ve güneşin etkisiyle daha da belirginleşen yanaklarındaki çilleriyle, “Barış, Mert!” diyerek arkadaşlarına doğru koşan yeşil gözlü çocuğun, koşmasının da etkisiyle kıvır kıvır saçları alnında sekiyordu. Güney’se klinikte kalan diğer insanların, hatta çalışanların bile onun bu heyecanına, tatlı hallerine gülümsediklerini fark dahi etmeden çok özlediği iki adamın boynuna atılıverdi.
İkisine de sıkıca sarılıyordu ama bu hareketine bakmadan, aynı zamanda da yüzünü sinirli bir hale sokmaya çalışıyordu. “Size küstüm!”
Mert, kaşlarını çatmaya çalışsa da şirinliğini bir türlü ellerinden bırakamayan kumral çocuğa doğru bakışlarını üzgünce çevirdi. Eski dostu olan alışkanlığından henüz vazgeçemediği için önce onun tüm vücudunu hızlıca süzdü. Bir sıkıntı olmadığına, hatta onun buraya geldiği ilk günlerin aksine biraz da kilo alıp sağlıklı bir bedene kavuştuğuna kanaat getirince yüreğinde beliren ferahlamayı duyumsadı. Güney’i kendi elleriyle buraya bırakmıştı belki ama zaman zaman onun gerçekten iyi olup olmadığını düşünüyor, sık sık da çocuğu kontrol ediyordu.
“Neden ama?” diye sordu Barış. “Biz, seni çok özledik.”
Güney, “Tam da bu sebepten küstüm işte size,” dedikten sonra yine sözlerinin aksi bir tavırla Mert’e doğru yanağını uzattı. Mert’ten almayı çok sevdiği öpücük yanaklarına kondurulunca, “Kaç gün oldu? Hem Barış’ı evinde görmek istediğimde artık oraya gidemeyeceğimi söylediniz. Sizi çok merak ettim!” dedi.
Tatile çıkmadan Güney’i ziyaret etseler de iki haftalık aranın bile onun için uzun bir süre olduğunu anlayan Barış, gerçekten çok özlediği çocuğa cevap vermek yerine yeniden, sıkıca sarıldı.
“Ama hep görüntülü konuşmadık mı? Saatlerce mesajlaştık da. Unuttun mu?”
“Unutmadım Mert. Ama çok özledim işte,” diyerek mızmızlanmaya devam etti Güney.
Hepsi başka başka insanlar, başka başka renkler, dünyalar olsalar da tek bir ortak özellikleri vardı. Ömürlerinde kimselere şımarma şansları olmamıştı. Şimdi, bunu doya doya yaşamak ister gibi, her biri yirmilerinin farklı dönemlerindeyken, ilk kez karşı tarafın çekeceğini bilerek birbirlerine nazlanıyorlardı. Tabii Güney’in hakkı herkesten fazlaydı ve çocuk da bunu bilir gibi suratını asmaya çalışıyordu.
Her ne kadar hem Barış’la hem Mert’le, zaman zaman da ikisiyle birden aynı anda konuşsa da onların varlığına çabuk alışan bünyesi birkaç hafta bile olsa uzakta olmalarını tolere edememişti işte. Her gece yatmadan önce yaptıkları konuşmalarında derslerini, oyunlarını, hatta sahneledikleri tiyatroları anlatmak istiyor, onların nerelerde olduğunu, neler yaptığını, ne zaman kendisini görmeye geleceklerini de sormadan duramıyordu.
“Bundan sonra ayrı kalmak yok,” dedi Barış. “Ayrıca neden sadece Mert’e yanak uzatılıyor? Ne de çabuk unuttun beni?”
Mert, sevgilisinin büzülen ince dudaklarına iç çekerek bakınca Güney, eski zamanların aksine bunu fark ederek kıkırdadı. Hemen yanaklarını Barış’a doğru uzatıp ondan da birer öpücük kaptıktan sonra, “Mert çok seviyor da ondan,” diye hızlıca ekledi. “İkiniz de beni öpebilirsiniz, izin veriyorum!”
İkili, onun günden güne artan tatlılığına bakarak gülümserken arkalarından gelen tanıdık sesle yüzlerindeki tebessüm mümkünmüş gibi daha da genişledi.
“Hişt! Cengâver. Etrafta kameraman falan var mı?”
Güney, hızlıca dağılan ilgisini bir nebze de olsun toparlamayı öğrenmişti ama şimdi, son dönem favorisi olan dört adamın da burada, onunla olduğu gerçekliğiyle hangisine doğru koştursa bilemiyordu. Kafası karışmıştı çocuğun! Mert ve Barış’ı öptüğünü düşündükten sonra sıranın Halil ve Ulvi’de olduğuna karar verip tam onlara doğru ilerleyecekti ki Halil’in sorduğu soru aklına geldi.
Öncelikle ona yöneltilen sorunun yanıtını vermesi gerektiğini düşünüp etrafına bakındı. Bedenini sakladığını sanıp ağacın arkasında, sevgilisini bir koluyla sararak geriye almış, gözünde gözlük, başında şapkasıyla duran Halil’e doğru sağ eliyle ‘gel’ demek ister gibi bir hareket yaptı. “Buraya herkes giremez ki. Saklanmana gerek yok Halil.”
Ulvi’nin beline çaktırmadan elini atıp da sahiplenici bir tutuşla onlardan tarafa yürümeye başlayan Halil, “Paket olmayalım da,” diyerek hepsinin yüzüne tek tek baktı. “Aslanlarıma bak be. Bali fatihleriyle benim sevimli bebe.”
“Sevgilim!”
Ulvi, sözlerinin akabinde Güney’e doğru kollarını kocaman açarken o da Ulvi’ye, “Prens adam,” diyerek yaklaştı. İkisine de sıkıca sarılıp öptükten sonra Barış ve Mert’e döndü. “Siz yokken beni hep ziyarete geldiler, değil mi?”
“Şurada bir mangal yakalım dedim ama kimse beni iplemedi kayınço,” diyen Halil kafasını Mert’e doğru olumsuz anlamda salladı. “Benimki zaten mamadan devam, diyor. Ama manzaraya baksanıza. Açmışız rakımızı, etleri de atmışız mangala cos diye, patlıcanları da közlemişiz-“
“Kalan midemizi elimize almışız, Ulvi’yi delirtmişiz, sonra da ondan dayak yemişiz.”
Güney, her zaman olduğu gibi Halil’e bakarak kıkırdarken Halil de sevgilisine çaktırmadan ona bir göz kırptı. “Ciğerparem ben sana dayak konusunu her yerde açma demiyom mu? Kayınçomla, enişteme rezil oluyoruz.”
Gülmeye devam eden Güney’in yanağından dayanamaz gibi bir makas alan Ulvi, mavi gözlerini Barış’ın gözlerine kenetledi. “Görüyorsun değil mi? Her gece uyumadan önce hayvanların mangal yapılacak yerlerini sayıyor. Sonra da Ulvi dayakçı oluyor.”
Eşsiz güzellikteki, bir kristal gibi parlayan açık renkli gözlerini kocaman açarak kendisini şikayet eden adama hayranca baktı Halil. “Tam mıncık dolusu yav,” dedikten sonra tıpkı az önce Ulvi’nin Güney’e yaptığı gibi, bu kez de o sevgilisinin yanaklarını sıkarak sevmeye başladı.
“Lan!” dese de sevgilisinden gelen ani saldırıyla gülümseyen Ulvi, geri geri kaçmaya çalışırken Mert de onu dudaklarında asılı kalan bir gülümseme ile izliyordu. Kardeşinin kıyısına vuran onlarca deniz yıldızından birini alıp da hayat vermek ister gibi maviliklere attığı anın bir gün geleceğinden hep şüpheliydi. Geride bırakacağı bir Ulvi vardı eskiden. Onun da Halil’i bulmasıyla gönlü ferah, içi rahattı.
Ama önce Barış’ın, sonra Güney’in, en sonunda da Halil’in hayatına tam orta yerinden girmesiyle Mert de küçük kalabalığın bir insanın evreni olabileceğine şahit olmuştu, hem de planlarında yokken… Tüm o anlamsız, amaçsız geçirilen günlerin nihayetinin gözleri aşkla bakan bir adama çıkması kardeşi için mutlu olmasına neden oluyordu. Geçmişinin izini silebilir miydi bilemese de şu anının kıymetini doya doya yaşayarak deneyimliyordu sarışın adam, kardeşinin bakışlarının şahitliğinde…
Hayat her zaman boğmuyordu insanları. Bu kez de derin sular geriye çekilmiş, hepsinin birlikte oldukları gemi rahatça maviliklerin ortasında salınsın isteyerek onlara geçiş iznini vermişti. Mert, kendi planları yüzünden etkilenen hayatlara bakarken hiçbirinin bundan bir an bile şikayetlenmeyişini düşündü, yeniden. Değiştirilmesi mümkün olmayan şeyleri düşünmemek de gerekirdi aslında ama Mert, hissettiği minnet duygusunun getirisi olan düşüncelerini zihninden atamıyordu bir türlü.
Avucunun arasında hissettiği sıcacık tenle sağ tarafına döndüğünde Barış’ın da kendisini izlediğini anladı. Gözlerini bir kez açıp kapatan kumral adam, “Herkes iyi,” dedi. “Korkma artık.”
“Yeni evimize yaptıracağımız spor odasını düşünüyordum.”
Barış, onun yalan söylediğini anlasa da baş başa kaldıklarında kendisine döküleceğini bildiğinden, “Öyle bir oda mı yaptıracakmışız?” diye sordu.
“Sevgilim Yunan tanrısı gibi birini istiyor. Onun sözleri benim için emirdir. Seksi bedenime iyi bakmalıyım ki güzelim beni kapının önüne koymasın.”
“Sevgilin seni göbekli de sever, korkma.”
“Yok ben halter alacağım ama,” diyen Mert, Barış’ın kulağına doğru fısıldayarak sözlerine devam etti. “Halterin üzerine de seni oturtacağım, çıplak. Her indirdiğimde-“
Barış, “Mert! Çocuk duyacak!” diyerek sitem etse de zihninin gerilerinde çoktan o anların hayalini kurmaya başlamıştı bile.
Onlar aralarında fısıldaşırken Güney’se hâlâ Ulvi’yi sıkıştıran Halil’i izliyordu, kendisini de birilerinin izlediğinden habersiz… O kıkırdamaya devam ederken kliniğin ön bahçesinin tam ortasında kalan, yeşilliklerin ve çeşit çeşit meyve ağaçlarının altındaki armut şeklindeki, rahat koltuklara doğru ilerleyip küçük bir masanın etrafına sıra sıra oturdular.
Halil, yaptığı işi aniden bıraktığı için magazinin nereye giderse gitsin onu takip etmesinden tedirgin etrafını incelerken Mert de aynı şekilde tedbiri elden bırakmamak adına çaktırmadan çevreyi gözetliyordu. Umay’ın patronunun onlara bir şey olmayacağına dair verdiği garanti cebinde olsa da Mert, kendisi için değil etrafındakiler için endişeleniyordu.
“Dava işi ne olmuş?” diye fısıldadı Ulvi. Yıllarca babası saydığı adam onunla da kardeşiyle de görüşmek istese de o bunu kesin bir dille reddetmişti. Mal varlığında, Volkan’da ya da diğerlerinde olduğu gibi haksız kazanç edinimi bulunamayacağından emin olan Metin, elinde avucunda ne varsa oğullarına bırakmayı diliyordu. Ne Mert ne de yıllarca alıştığı refahın elinden gitmesinden zerrece korkmayan Ulvi bunu da kabul etmemişlerdi elbette. Pişman olsa da ondan gelecek tek kuruşu harcamaya niyetleri yoktu bundan sonra.
“Malum durumlar,” dedi Mert. “Tutuklu yargılanacaklar ama yıllar sürer.”
“Bok boku kenefte bulurmuş,” diyerek mırıldandı Halil de. Bir gözü Barış’la hararetli bir sohbette olan Güney’deyken çocuğun duymaması için fısıldamaya devam etti. “İçeride başlarına gelecekler yaşattıklarından da fazla olur. Katiller bile çoluk çocuğa uzanan elleri yanında istemez. Şu taşaklı ablanın patronu o işi de halledemez mi?”
“Peşini bırakmayacağım demişti.” Bakışları her zamanki gibi kumralında olsa da sözlerini sürdürdü. “O hepsinden güçlü, umudum var.” Daha sonra Halil ve Ulvi’nin gözlerinin içine baktı. “Dikkat ediyorsunuz değil mi?”
“Valla bu magazinciler işin ucunun nereye çıkacağını iplemeden peşimde enik gibi dolanıyorlar. Sadece onlar da değil. Sokakta beride beni gören insanlar da hemen telefonlarına sarılıyor, bok var amına koyayım. Tam eşgal hepsi. Onun haricinde markete bile ciğerparem gidiyor. Güney’in olayı çözülsün, bize ecnebi tarafların yolu göründü.”
“Ben de aynısını düşünüyorum,” dedi Mert. Derince bir nefes aldıktan sonra her şey bittiğinde bunlarla uğraşacağını öngöremediği günler aklına düştü. O bir havuzun dibinde debelenirken tek hamlede yüzeye çıkacak, sonrasında bile isteye, yeniden dalıp kendi elleriyle kendisini boğacaktı. Nasıl bilebilirdi ki onu havuzun kenarından çekip de çıkaran ellerin birden belireceğini?
“Böyle yaşanmaz. Güney’in birkaç yılı var diyorlar ama o çok hızlı, hevesli. Hemen gitsek desem, yani onu da yanımızda götürsek…” dedikten sonra kafasını olmaz demek ister gibi salladı.
“Alıştı buraya, ilerlemesi için iyi olmayabilir bu durum. O ne zaman, ‘Tamam,’ derse o zaman yeniden konuşalım.” İkilinin onaylar tarzdaki konuşmaları kulağına çalınınca da mahcup bir ifadeyle bakışlarını yere indirdi. “Özür dilerim.” Bir zamanlar bu iki kelime ağzından döküldüğünde tüm vücudunun parçalanıp da yok olacağını düşünürdü. Şimdi, kelimenin en saf anlamının bile karşısındaki iki adamın onun için yaptıklarını telafi edemeyeceğine inancı tamdı.
“Bak şimdi,” diyerek onu ayıpladı Halil. “Duymadım sayıyorum bunu Mert. Sarı meleğim bana bir film izlettiydi. Orada kelebek kanat çırpıyordu, o ona, öteki ötekine değiyordu. Bunlar yaşanmasa belki de ben Ulvi’yi hiç tanıyamayacaktım. Özür mözür yok, ancak şükrederim ben.”
“Sen iyi ol da,” diyen Ulvi, dolan gözlerini saklamak için etrafına bakınırken alt dudağını ısırdı. “Bizsiz gidemezsin ama Mert. Şimdiden söylüyorum bunu, sen de aklına yaz. Nereye, hangi ülkeye gideceksek beraber gideceğiz.”
Mert’in yüzündeki gülümseme genişlerken Ulvi, onun çocuksu gülümsemesine hayranca bakmaya başladı. Belli bir noktada Mert’in kendisinden uzaklaştığını hissetse de o da bazı şeyleri hatırlamamak için uyuşmayı, kafasındaki sesleri bastırabilmek için bir devri kapatmayı başaramasa da en azından o zamanı yok sayabilmeyi dileyerek anlamsız, çiğ, ucuz ne varsa hepsini hayatına alıp tüm günlerini öyle yaşamaya başlamıştı.
Kendince kardeşinin yanında olmuştu olmasına ama ne onun yaşadıklarını anlayabilmişti ne de ona tam anlamıyla doğru yolu gösterebilmişti, kendisi de yolun izini bile kaybetmişken… Mert’in iflah olmaz kibri, soğuk duruşu, kırılamayan inadıyla Ulvi de onu böyle kabullenmeyi seçmişti. Şimdi, tıpkı yetimhane günlerindeki, sayısı belki de bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar olan gülümsemesi yeniden dudaklarında olan, parlayan göz bebeklerin sahibi adamın varlığı ona sadece göğsünde yanan çiçeklerin yeniden yeşermesi gibi bir umut vadediyordu.
Onun suratına daldığını gören Mert artık kendisinin bile aşina olduğu neşeli tavrıyla, “Ben de bunu söyleyecektim,” dedi. “Kardeşimi yılda birkaç kez görmek yerine komşu olmayı isterdim, istiyorum. Size uyar mı bilmem ama-“
Halil ve Ulvi aynı anda, “Uyar,” dediklerinde Mert, bahar getiren bir hissin ayak izlerini tam yüreğinin ortasında hissetti. Geriye bir tek Güney’in durumu kalmıştı. O da çözümlendiğinde Mert’in düşüneceği bir şey kalmayacak, sevdikleriyle birlikte hayatın tadını çıkarmaya odaklanacaktı, son zamanlarda sıkça yaptığı gibi. Mert’in bilmediği şeyse Güney’in de vakti gelince ona bir sürprizle geleceğiydi ama beyaz tenli adam korumaya yeminli gibi davrandığı çocuğun böyle bir şeyle karşısına çıkacağından bihaberdi, şimdilik…
Hâlâ etrafı kesen Halil pat diye, “Şurada kalın bağırsak gibi duran eleman neci?” diye sordu. Az önceki gibi sessizce konuşmadığından sohbet eden Güney ve Barış ikilisi de dahil tüm kafalar onun işaret ettiği yere doğru çevrildi.
Güney, onları izlediğini çaktırmamaya çalışarak kiraz ağacının gövdesine vücudunu dayamış, anlamsızca olduğu yerde dikilen adamı görünce titrekçe bir nefes aldı. Bu şekilde nefes almaya son zamanlarda sıkça şahit olsa da neden böyle olduğunu tam anlamlandıramıyordu çocuk. Bir bacağını ağacın sert kabuğuna yaslamış, mavi gözlerinden çıkan ve kendisinden başka diğer herkese korkutucu gelen sert bakışların sahibi esmer adamın elinde tuttuğu çilekli yoğurdu fark etti hemen.
Onun elindeki yoğurdu gördüğü anlarda olduğu gibi dudakları iradesinden bağımsız gülümsemek için kaslarını zorladı bu kez de. Aynı saniyelerde gözlem yeteneğinin verdiği farkındalıkla Mert’in sağ gözü atmaya başlamış, Barış’ın da sevgilisini iyi tanıyor oluşunun getirdiği panikle ona doğru kaş göz yapması yüzünden ortada anlamsız bir sahne peydâ olmuştu. Mert’in hayatına girecek sürpriz erkenden varlığını belli etmeye niyetleniyordu, bunu o da anlamıştı.
“Şey-” diyen Güney, yeşil gözlerini Halil’e doğru çevirdi. “Arkadaşım o benim.”
“Yanımıza gelsin lan o zaman,” dedi Halil. Tam sağ tarafında oturan Mert’in teninden yükselen alevlerin bir tek o farkında değil gibiydi. “Başkan!” dedikten sonra adama doğru bir de ıslık çaldı. “Gel hele gel.”
“Sevgilim etrafı okumayı ne zaman öğreneceksin sen?” Gergin bir gülümseme ile fısıldayan Ulvi, aniden yerinden kalkıp Barış’ı kendi oturduğu yere tek hamlede çekiştirdi. Erişkin ve sinirli bir Mert’i ancak Barış sakinleştirebilirdi. ‘İyi günde kötü günde,’ sözünü boşuna söylemediğini ona hatırlatmak isteyen Ulvi, sonrasında kumral adama özür dilercesine bakmayı da ihmal etmedi. Kendisi de Barış’ın eski yerine oturup Halil’e kafasını, ‘Sonra görüşeceğiz,’ anlamında salladı.
“Ne yaptım ben ciğerparem?”
“Allah aşkına sus Halil.”
Onlar aralarında anlaşamazken Kuzey çoktan yanlarına gelmiş, “Merhaba,” demişti bile. “Eyvallah ciğerim,” diyen Halil, sıcakkanlı bir tavırla adama gülümsedi. “Gel otur.”
Yeşillik bir alanda olsalar da güneşin kavurucu hali yetmezmiş gibi sevgilisinin teninden yayılan sıcaklığın da her saniye arttığını hisseden Barış, Mert’in elini tuttu. Ona doğru anlayış bekleyen bir ifade ile baktıktan sonra, “Lütfen,” dedi. “Bunu konuşmuştuk.”
“Güzelim, şu an beni ne sakinleştirir biliyor musun?” diyerek sevgilisinin kulağına doğru fısıldadı Mert.
Tam dibinde biten yakışıklı yüze hayretler içinde bakan Barış, “Ben,” dedi. “Çeşitli pozisyonlarda, tercihen senin altındayım tabii ki ama çıplak.”
“Barış benimki kalkar gibi oldu, bence sus.”
“Sabır kuşuyum ben,” diyen Barış, bakışlarını anında sevgilisinin yüzünden çekip sessizce oturan Kuzey’e doğru gülümsedi. “Merhaba, ben Barış. Halil, Ulvi, bu da Mert.”
“Sizi tanıyor zaten,” diyerek atıldı Güney. “Hep anlatıyorum da. Kuzey de benim buradaki arkadaşlarımdan biri.” Mert’in oturduğu bölgeden gelen sıcak hava dalgasıyla birlikte ona doğru şirince gülümsedi. “Değil mi Kuzey?”
“Lan isimleriniz ne kadar uyumlu.” Fark ettiği detayla dizlerinin üzerine avuçlarının içini vuran Halil, Ulvi’nin bakışlarından habersiz sözlerini sürdürdü. “Kuzey-Güney, acayip iyiymiş.”
Ortamda Barış’ın tutunacak tek dalı Ulvi’yken o da bunu onun çaresiz bakışlarından anlayıp gerginliği bir nebze de olsa azaltmayı umarak, “Güney’le ne zamandır tanışıyorsunuz?” diye sordu. Yüzünde beliren samimi gülümsemesiyle put gibi oturan adamı biraz sakinleştirmeyi düşünürken Kuzey’in aslında ‘arkadaşım’ kelimesine bozulduğunu Ulvi de fark edememişti.
“Oldu birkaç ay,” dedi Kuzey.
Tıpkı Mert’in ilk tanıştıkları zamanki hali gibi çok da konuşma gönüllüsü olmayan ama Güney’in yanından da ayrılmak istemeyen adamı şöyle bir süzdü Barış. Esmer teninin üzerinde çakmak çakmak parlayan mavi gözleri Ulvi’ninkilerden daha koyuydu. Üstelik onun kadar da yumuşak bakmıyordu etrafa. İlk intibası Kuzey’in gerçekten de kaya gibi sert, biraz da korkutucu görünen biri olduğu yönündeydi. Tırnaklarının etrafındaki belli belirsiz yaraları fark edince onun bu alışkanlığını yeni yeni bıraktığını hemen anladı.
Güney’in tanışmalarını anlatmaya başladığı anlarda ona dönen bakışlarının az öncekinin aksine şefkatli bir hale büründüğünü gördü. Dudaklarında beliren silik gülümsemesiyle birlikte arada bir gözlerini kendisine çeviren çocuğu kafasını sallayarak onaylarken Barış, çoktan Mert’in kabuslarının gerçekleştiğini düşündü. Yine de Güney’e değil de kendisine üzüldü kumral adam. Sevgilisi bu durumu kabullenene kadar olan ona olacaktı, emindi.
Güney’in, onların tanışma hikayelerini anlatmayı bitirir bitirmez ortamda oluşan garip sessizliği sallamayan Kuzey, “Sen şu meşhur türkücü değil misin?” diye sordu.
Halil, “Aman diyeyim başkan aramızda ha,” dedikten sonra şapkasını iyice alnına doğru çekiştirdi. “Şarampola yuvarlama bizi.”
“Ben rakı içerken seni dinlerdim. Eskiden tabii.”
“Aldın beni çıkardın Everest’e. Bıraktık o işleri ama rakı-mangal yaparsan çağır beni. Ben söylerim sana üç beş şarkı, türkü.” Ulvi’nin uyarıcı öksürüğünü duyduğu an, bu kez de panikle ona doğru çevirdi başını. “Ben iyiyim de çevrem kötü hep ciğerparem. Görüyorsun.”
“Kalk, ilaç saatin geldi,” diyerek Kuzey’e gülümsedi Ulvi. “Uzun bir süre rakı-mangal yapamaz ama yanınızda eşlik eder size.”
Suçlu bir çocuk gibi sevgilisinin yanında yürüyen Halil, “Hem kolonoskopi hem endoskopi yaptırdık, yine de yaranamadık sana sarı meleğim,” dedi. Ulvi duyduğu edepsiz imayla birlikte sinirini unuturken etrafına şöyle bir bakınıp sevgilisini yanağından öptü. “Şeytan tüyü var sende,” dedikten sonra, “Ciğerparem,” diye de ekledi.
Halil’in çınlayan kahkahasıyla birlikte kolunu sevgilisine dolayıp ikilinin arabaya doğru ilerleyerek gözden kayboluşlarını izleyen Güney, Kuzey’e baktı. “Sevgililer de,” dedi bilmiş bilmiş.
Kuzey, elindeki küçük yoğurt kutusunu çaktırmadan Güney’in kucağına bıraktı. Gözleri hâlâ onun yanaklarında beliren çillerdeyken gülümsedi. “Anladım onu.”
Aylardır ona sunulan yoğurtlardan biri, ‘Yapma,’ demesine rağmen aşina olduğu şekilde avuçlarının arasında varlığını belli ederken Güney, Barış ve Mert’e çevirdi bakışlarını. Kalp atışları normalden hızlıydı ama o başka başka konulardan konuşarak bu durumu görmezden gelmeyi diliyordu. “Burada da var iki kişi. Hani size de anlatmıştım ya. Biri diğerine aşk mektupları yazmıştı. Onlar da sevgili oldu, değil mi Kuzey?” diye sordu.
Çocuğun anlattığı olayı da olayın kahramanlarını da zerre sikine takmasa da anlatıcısına olan hayran bakışlarını onun yüzünden çekemeyen Kuzey, “Evet,” dedi.
“Ne kadar da uzun cümleler bunlar? Yorucu oluyordur.”
“Sana da tanıdık geliyordur.”
Tam hızını almış, sokuşturduğu lafla mutlu mutlu oturacakken bu hevesi sevgilisinin sözleriyle yarıda kalınca Mert, “Güzelim?” dedi kınar gibi.
Güney, ikiliyi büyük bir ilgiyle izlerken aklına gelen soruyu sonraya bırakmak yerine pat diye sormaya karar verdi. Barış’ın evinin artık olmadığını öğrendiği günden bu yana içi içini yiyordu çocuğun. “Nerede yaşayacaksınız? Ben size gelemeyecek miyim artık?”
Mert’in az önceki siniri parmaklarının ucundan göğe doğru savrulup gitti o anlarda. Masumca soru soran çocuğun merakı kaldı her şeyden geriye. Annesinin de hapiste oluşuyla Güney’in onlardan başka kimsesinin olmadığı gerçeğiyle yavaş yavaş yüzleştiğini anladı. Buradan çıktığında ya da tatillerde gidebileceği bir ev istiyordu o. Bunun garantisini yeşil gözlü çocuğa vermek de yine onlara düşüyordu elbette.
“Buraya taşınıyoruz,” dedi Barış. “Arabayla on-on beş dakika sürecek artık bize gelmen.”
Az önceki merakı aldığı mutlu haberle silinen Güney’in bakışları, tıpkı yüzündeki gülümseme gibi aydınlandı aniden. Onun zaten parlıyor olduğuna emin olan adamsa her zaman yaptığı gibi yalnızca onu izlemeyi sürdürdü. Tüm bunlardan habersiz Güney, “O zaman her hafta gelirim ben de. Mert, çikolata yeriz beraber,” diyerek onun çikolata sevmediğinden habersiz Mert’i de kendi safına çektiğini düşündü.
“Yeriz tabii. Sen fındıklıların hepsini yersin. Geride kalan, sevmediklerini de ben yerim.”
“Peki ben?”
“Seninle de dizi izleriz Barış. Bezelye ayıklarız, sonra- Heh! Reçel yaparız.” Aniden Kuzey’e dönüp Mert’ten gizli olduğunu düşündüğü şekilde, “Sana da reçel getiririm. Sever misin?” diye sordu.
“Çok severim.”
“O zaman şimdi kağıttan gemi yapalım, gölde yüzdürelim. Dilek dileniyormuş bu şekilde, biliyor muydunuz?”
Barış, onun konudan konuya atlıyor oluşuna gülümserken, “Hadi o zaman,” dedi. Mert’in bilerek ağır ağır hareket ettiğini fark edince de sevgilisine doğru, “Kısa sinirini düşün yavrum,” dedi. “Ona göre hareket et.”
Mert, aldığı tehditle bir miktar korksa da Barış ve Güney’in birkaç adım ilerlediklerini gördüğü gibi bakışlarını Kuzey’e çevirdi. Oturduğu yerden biraz öne kaydıktan sonra, “Güney’i üzmüyorsun, değil mi?” diye sordu.
“Ben onu üzmem.”
“En son karşılaşmamızda ileri geri konuşup durmuştun. Seninle mesajlaşıyor, arkadaşım diyor falan. Küçük o, ona göre.”
“Yirmi iki yaşında.”
“Küçük işte.”
“Sen kaç yaşındasın?”
“Yirmi altı.”
“O zaman?” dedi Kuzey sorar gibi.
“Bana cevap verme,” diyen Mert biraz daha adama doğru yaklaştı. İşaret parmağını ona doğru sallayarak tehditkâr tutumunu sürdürdü. “Senin yüzünden gözünden bir damla yaş aksın, bak o zaman neler oluyor.”
Kuzey, karşısındaki adamın Güney’i sahiplenmesiyle birlikte gülümsedi. Öylesine değildi gülüşü, içtendi bu kez. Dört adamı da Güney’in sabırla onunla konuşmaya çalıştığı dönemlerden bu yana süren anlatışlarından sebep hatırlıyor, az çok tanıyordu onları. Hepsinin onu korumak istediğini bilse de henüz ortada varlığının esamesi okunmayan şeyler için önceden kendisini uyaracak kadar deli olanın Mert olduğunu da tahmin ediyordu adam. Önceki karşılaşmaları da bu konuda iyi bir referans sağlamıştı kendisine.
“Anlattığı gibisin.” Kuzey de oturduğu yerden biraz öne kayıp Mert’e yaklaştı. “Güney, sizi çok anlattı bana. Tanıyorum artık sizi.”
“Bizi anlatıyor demek?”
“Her gün. Önceleri ben konuşmazdım ama o anlatırdı, ben dinlerdim. Yaşadıklarını sen fark etmişsin.”
“Olanlar hakkında konuşuyor mu?”
“Birkaç kez, çok değil. Ben parçaları birleştirdim ama. Anne olmaması gereken bir kadın, onun günlük sevgilileri ve her yönden istismara uğrayan bir çocuk… Güney’i üzersem bu benim şahsiyetsizliğim olur Mert, aklın kalmasın. Zaten üzecek bir konumda değilim,” dedikten sonra cesaretle Mert’in gözlerinin içine baktı. “Henüz.”
Mert, onun ne ima ettiğini anlayınca seğiren sağ gözünü bir kez daha hissetti. “Lan, çocuk o dedim ya sana!”
“Ya sabır.” Derince bir iç çekti Kuzey. “Sana çocuk kardeşim, bana değil. Ayrıca buraya bakıp duruyor. İstersen gidelim, daha fazla meraklanmasın çilli.”
Tam ayaklanmıştı ki duyduğu sözle aniden kafasını adama doğru çevirdi Mert. “Bir de lakap falan takmış, tövbe estağfurullah.”
Söylense de adımlarını yavaşlatarak Kuzey’in ona yetişmesini bekledi. Aile olmaya dair tüm kavramlar kumralını bulana kadar ona çok uzaktı. Şimdi Güney’e olan korumacı tutumu tamamiyle içinden gelen bir dürtüydü ve Mert, ikisinin arasındaki duruma engel olamayacağını bildiğinden Kuzey’i yakın markajına alarak onu tanımayı hedefliyordu.
“Sen neden buradasın?”
“Uzun mesele,” dedi Kuzey. Mert’in, onun verdiği kısa cevapla üzerine gitmek istemediğini, ona saygı duyduğunu anlayınca bakışları hâlâ yanındaki adamlarla gülüşerek kağıttan gemi yapan çocuktayken, “Rakı sever misin?” diye sordu.
“Viski tercih ederim ama rakı da uyar.”
“O zaman bir gün rakı masası kurarım sana. Orada anlatırım neden burada olduğumu.”
“İyi.” Göl kıyısına yaklaştıklarında adımlarını daha da yavaşlattı. Kendisi kadar uzun boylu adamın gözlerini çekmeden Güney’i izliyor olduğunu görünce aşk denilen duygunun ne kadar iddialı bir his olduğunu düşündü. İlk gördüğünde ağzını açmadan, herkesten kaçar gibi tek başına oturan adamı bile dinginliğin dostluğuna teslim eden bu duyguya bir kez daha hayret etti.
“Güney bize geldiğinde sen de gel.”
“Olur.”
“Seni izleyeceğimi anlamışsındır umarım. Arkadaş olmak için çağırmıyorum seni, gözüm üzerinde.”
“Anladık.”
İkili, kağıttan gemilerini tamamlamış, gölün üzerine bırakmaya hazırlanan adamların yanına yaklaştıklarında yalancı düşmanlıklarının kısa süreceğini de bilmiyordu elbette. Çok da uzak olmayan bir gelecekte, hem Mert hem Barış, umudu yeşil gözlü birinde bulan adama kendilerinin dahi fark etmediği bir anda dostluklarını sunacaktı ama bu da başka bir hikâyenin konusuydu, mavi yıldızları kavanozuna hapseden çocuğun uğruna yazılacak…
“Bardakta mısır işine mi girsem?” diyen Halil, yüzündeki ciddi ifadesiyle yanındakilere sorar gibi baktı. “Hep kivi içen bir esnaf olmak istemişimdir.”
Ulvi, “Sonra mısırları millete kıyamayıp bedavadan ver, batalım,” dedi.
“Bence çok iyi bir fikir!” diyerek gülümsedi Güney. “Ben de yardım ederim. Çırağın olurum Halil.”
Elleri, siyah kot pantolonunun cebindeyken, “Sen veteriner hekim olmak istemiyor muydun?” diye sordu Kuzey de. “Yaralı hayvanları iyileştirecektin hani?”
Düşünür gibi dudaklarını birbirine bastırdı Güney. Hayvanlara olan düşkünlüğü silinip gitmeyecek kadar derindi çocuğun. Bazı şeyleri çabucak unutsa da hayvanlarla olan dostluğunu hiçbir zaman unutmamıştı ki. “İkisini aynı anda yapamaz mıyım?”
Kâğıttan yapılan küçük gemiler, durgun göl sularının üzerinde aheste aheste salınırken Mert, kendi gemisini izleyen Barış’ın yanına ilerledi. “Güzelim? Ne dilek diledin?”
“Güney’e çaktırma ama benim gemim boş.”
“Neden?”
“İstediğim her şeye sahibim. Evreni boşuna meşgul etmemeyeyim dedim. Gerçekten ihtiyacı olanlarla uğraşsın ilahi düzen.”
Daha sonra sevgilisinin elini tutup kocaman avucunu çevirdi. Açığa çıkan bileğine bir öpücük kondurdu. Nihayetinde Barış’ın ruhu da bu bilekte can buluyordu. “Her şey bittiğinde en büyük hayalim neydi biliyor musun?”
“Neydi?”
“Hayatımızın nasıl da yoluna girdiğini sana söylemek. Bir gün batımında.”
Mert, onun gözlerine olan hasretiyle gözündeki gözlüğü çıkardı. Güneş, semada yavaş yavaş kaybolurken yerini tarifi imkânsız güzellikteki kızıl rengine bırakmış, o renk ise Barış’ın kahverengi gözlerinde parıldıyordu. “Nasıl bu kadar güzel olabilirsin? Aklım almıyor.”
“Sen bana dokunduğun için,” diyen Barış, başını tüm ömrünün sahibi adamın omzuna yasladı. “Her şey çok güzel olacak diyemem ama ne zaman sıkışırsan sana nefes olan penceren olacağım ben Mert. Sen benden bir şey saklama, ben her savaşında senin tam yanında olurum.”
“Nefes aldığın şehir ne kadar şanslı. Kim bilir? Sesini gökyüzü sanan kuşlar bile vardır,*” dedi Mert. Kolunu sevgilisinin omuzuna atıp başını da tam kalbinin üzerine yasladı. Elleriyle onun saçlarını okşarken kızıl gün batımı manzarasını süsleyen, artık ailesi olan adamların kahkahalar eşliğinde paçalarını sıvayıp gölde yürümeye başladıklarını izledi bir süre. “Sana çok aşığım güzelim.”
“Şiire falan da başladın sen. Ne o? Felsefe yerine edebiyata mı yöneleceksin?”
“Benim hayalimi kendi hayali sayan adam için felsefeden vazgeçemem. Uzun uzun boş yapıp saatlerce başının etini yemeyi planlıyorum.”
“Bana uyar.” Kulaklarında atan kalbin sesini dinlerken huzuru yakalamanın aslında çok basit bir eylem olduğuna ikna olmuştu Barış çoktan. Onu seven bir adam, çıkarsız dostluk ve sade bir hayat… Maharetin attığı düğümlerde değil de ipi değiştirmekte olduğunu da saçlarını okşayan adamla öğrenmişti, bir daha unutmamacasına. “Umay gelecek hafta sonu. Rakı içelim dedi.”
“Ne bu rakı sevdası kardeşim? İki binlere geri mi döndük? Oldu olacak rakıya, çaya dörtlük yazalım.”
“Ben sana viski hazırlarım.”
“Senin üzerinden içeceksem neden olmasın?”
Hissettiği acıyla, “Örtülü şiddet istemi!” diyerek kahkaha atarken Barış da, az önce sıktığı kolu avucunun içiyle, yaptığı hareketi telafi etmek ister gibi, okşamaya başladı. Onun kendisine kıyamadığını anlayan Mert, başını yeniden göğsüne bastırarak önündeki seyir zevkinin getirdiği mutlulukla elini sevgilisinin saçlarına atıp tutamlarını sevmeye devam etti.
Gözleri gölün içinde eğlenen adamlarda, kulakları da göğsünde dinlenen sevgilisinin sessiz nefes alış-verişlerindeyken aklına yıllar önce duyduğu bir hikaye düştü birden. O da yaptığı planla kendisini Yahuda ilan etmişti, tıpkı duyduğu hikayedeki gibi. Ama aynı zamanda çok da farklı şekilde…
Yahuda, İsa’ya ihanet etmişti ama sonra çok pişman olmuştu. Bu pişmanlıkla kendisini erguvan ağacının dallarına astığında onun bu ihanetinden utanan erguvan çiçekleri beyazdan kırmızı-pembeye dönüşmüştü. O gün bugündür erguvan ağacı halk arasında Yahuda ağacı olarak bilinirdi.
Mert de, geçmişte yaptıkları sebebiyle kendisini Yahuda addediyordu, sevgilisine karşı… Ama onun erguvan ağacı ona kıyamamıştı. O, kendisini asmak istediğinde gökyüzünü saran kızıl bir ölümün maskesini, dallarını oraya uzatan erguvan tek hamlede indirmiş, maskesi düşen kızıl rengi beyaz tenli bir adama can olmuştu. Bazı ruhlar birbirlerine evvelden aşinadır ya onun bileklerinde hayat bulan adam da onun canından bir parçaydı artık.
Kötülük elbet var olacaktı, ne zaman silinmişti ki bu dünyadan? Ama kumral bir adamın da söylediği gibi, tüm kötülüklerin arasında nefesi kesilen ay tenli bir adamın bahara açılan penceresi olacaktı o bundan böyle. Tıpkı susuşu bile onun gönlüne kelâm olan sevgilisinin ona çoktan silinip gitmek üzere olan ruhunu yeniden üflemesi gibi…
✨✨
Abendrot: Gün batımında gökyüzünde beliren ve hayrete düşüren kızıl renk
Ve bir maceranın daha sonuna geldik. Kitapla ilgili birkaç cümleniz varsa artık geleneğimiz olduğu şekilde buraya yazabilirsiniz.
Zor bir yolculuktu. İnanın en hassas olduğum konu olan çocukları yazmak benim için çok daha zordu ama su aktı, yolunu buldu.
Aslında bir son söz yazmak istiyordum. Size Volkan gibi bir adamı neden bu kadar kibrine yenik düşürerek, gençliğe olan zaafıyla yıktığımı, Mine’yi neden daha kötü hallere sokmadığımı falan anlatacaktım ama sonra benim okur kitlemin bunları duymaya ihtiyacı olmadığına emin olarak bu kararımdan vazgeçtim.
Hayat her daim güzelliklerle gelmese de bir yerden ucunu yakalamak bize düşen sanırım. Ulvi ve Halil’in, Güney ve Kuzey’in maceraları daha başlamadı ama Mert ve Barış için sonsuz bir yolculuğun temellerini attık birlikte.
Kitabın başından beri her bölümde benim hevesimi baki kılmak ister gibi yorumlarını, ‘Eline sağlık’ cümlesini benden esirgemeyen herkese ayrı müteşekkirim. Sizleri çok seviyorum.
Yolunuz hep masmavi aşkla ışıldasın, AŞK AŞKTIR! 💙
*Sait Faik Abasıyanık
Bu kitap için son kez, okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
kurulacak rakı masalarında oturup hayranlıkla onları izlemek, şen şakırdılarını, hüzünlerini dinlemek, isterdim❤
gönlünüzün güzelliği ile yazmışsınız, emeğinize, kaleminize sağlık❤ dönüp dönüp geliyorum kitaplarınıza içim daraldığında, okuyup diyorumki hala umut var❤