✨✨
“İlk aşkını hatırlıyor musun?”
Mert, duyduğu soruyla birlikte kalabalık bir pazarın içinde olmalarını umursamadan Barış’ın elini tuttu. Avucunun içindeki, kendi eline göre biraz daha küçük olan kumral ve zarif eli önlerindeki boşluğa doğru havalandırarak, “Hatırlıyorum,” dedi. Onun ne demek istediğini anlayan Barış’ın kıkırtısını işitince de sevgilisinin güzel yüzüne bakarak çapkınca göz kırptı.
“Öyle değil,” diyen Barış, adaya adım attığından bu yana yemekten bıkmadığı ve artık favori meyvesi olan mangoosten tezgahına doğru yönünü çevirdi. Meyveyi satan kadınla alıştığı şekilde pazarlığını da yaptıktan sonra sessizce kulağına, “Pipti,” diyen adama, onu ayıplamak ister gibi gözlerini devirdi. Kullandıkları dilde f harfi olmadığından içinde f harfinin geçtiği tüm kelimeleri p ile değiştiren yerel halka az çok aşina olsalar da ilk günden beri ikisinin arasında küçük bir eğlence olmuştu bu durum.
Plastik bir poşete konulan meyvelerini alır almaz, “Çok fenasın ama sen,” diyerek sahte bir kızgınlıkla sevgilisinin kolunu sıktı Barış. “Kadın duysaydı çok ayıp olacaktı.”
Mert, yeryüzünün en geçerli savunmasını yaptığından çokça emin, “Bu piptiler bizi bir daha nerede görecekler sanki,” diyerek omzunu silkeledi. Normalde kolunu sıkan sevgilisinin gizli şiddet istemi hakkında ona biraz takılırdı ama şimdi aklı çok başka çalışıyordu. “İlk aşk falan diyordun, hayırdır güzelim?”
“Dur bir kıskançlık yapma.” Mangoostenlerinin çürük çıkmaması için içinden dualar ederken bu kez de Barış’ın gözleri el yapımı heykellerin satıldığı tezgaha doğru kaydı. Çok küçük olmayan, ahşaptan oyulma, kök boyasıyla renklendirilmiş, el emeği heykellerden birinin henüz var olmayan evlerine çok yakışacağını düşünürken, “Beni buradaki mekanına götürecek misin?” diye sordu.
“Sen onu unutmadın mı?”
“Seninle ilgili hiçbir şeyi unutmam ben yavrum. Hem toprak ağası bir sevgilim var, fena mı?” Sözlerini sürdürürken yüzünü Mert’e doğru dönüp onun tam önünde geri geri yürümeye başladı. “Berdel falan yapmamız gerekiyor mu?” Sevgilisinin kendisine hayranca baktığını fark etmeden düşünür gibi üst dudağını büküp burnuna değdirdi. “Benim kardeşim yok ama bana enişte demeye bayılan Halil’i Ulvi’ye aldığımıza göre berdel işi tamamdır. Yoksa Ulvi’yi mi Halil’e aldık? Sahi bu berdel tam olarak neydi?”
Mert, ağır adımlarla ama hâlâ geri geri yürüyen sevgilisini yüzüne yayılan geniş gülümsemesiyle birlikte yeniden yanına doğru çekti. Adamın şirince konuşmaya devam etmesiyle, ‘Güldün, güller açıldı penceremin demirlerinde. İyi ki geçtin dünyadan. Sahi, ya doğmasaydın?*’ dizeleri zihninde ansızın belirirken bir yere varamasalar bile Barış’la yolda olmanın güzelliğini düşündü, onu kendisine getiren tüm sebeplere sarılarak…
Onun düşüncelerinden habersiz, “Mert!” diyerek mızmızlanan kumral, yolun ortasında yürüyor olmalarını umursamadan başını sevgilisinin omuzuna yasladı. Koluna taktığı plastik poşetini bu kez de ellerinin arasına alarak, “Dilini mi yuttun? Götürecek misin beni?”
“Oraya gidiyoruz zaten.”
“Heh!” dedikten sonra yine kendi istediği olduğu için gururla gülümseyen Barış, “Ev yaptırmış mıydın?” diye sordu.
“Ev sayılmaz aslında,” diye yanıtladı onu Mert. “Dört duvar, bir çatı. Uzun zamandır gelmiyorum ben de. Ne durumda birlikte göreceğiz.”
“İyi. Mangoostenleri de orada yeriz.”
Mert’in yetişmesi gereken ölümünü kucaklayacağı yere, şimdi kaçtığı hayatıyla gidiyor oluşu kendi nezdinde büyük bir ironiydi aslında. Yanındaki karmaşalarına çözüm, derdine derman, kilitli kapısının anahtarı olan adam bunu bilmese de Mert pekala da biliyordu. Her şey bittiğinde, Mert de ölüm uçağı addettiği bir uçakla yapacağı yolculuğun sonunda hep hayalinde olduğu gibi bulutlara ulaşacaktı, kardeşiyle sözleştikleri gibi olmayacaktı belki ama Mert’in elindeki tek çözüm buydu o zamanlar.
Şimdi, yanında berdelle alakalı saçmalamalarına devam eden adam sayesinde hayatı boyunca sevgiye olan açlığını dindiriyordu. Bilmiyordu da üstelik. Varlığının özünün eksik kalmasının sebebinin hiç deneyimlemediği şekillerde sevilmek olduğunu bilemezdi de zaten. Uzun kirpiklerinin etrafını süslediği, kocaman gözleriyle kendisine bakan adamın içindeki katılaşmış her şeyi eriteceğini, insanlıktan yana eksik doğuşunu tamamlayacağını, kimsenin nezaketinin olmadığı dünyada ölümün nezaketine sığınacağı anları avuçlarından çekip de alacağını ruhunun da gönlünün de ahenginin tastamam olduğu günlere kadar öngörememişti işte.
Yol boyunca susmadan konuşan sevgilisine zaman zaman katılmak, zaman zamansa kahkaha atmak haricinde bir şey yapmadan birkaç yıl önce aldığı araziye ulaştılar. Tam okyanusun kıyısında, kimselerin olmadığı bir yerde, tıpkı sanat filmlerinin final sahnelerine ev sahipliği yapmak için kullanılacakmış gibi görünen yere adım attıkları an Barış, arazinin tam ortasında kalan, ev bile sayılmayacak yere doğru ilerledi.
Gri betondan yapılma duvarı, derme çatma bir çatısı olan yere ev bile demek uygun olmazdı aslında. Yine de camların bile takılmadığı pencerelerinden görünen dalgalı okyanus manzarası, arkasında kalan genişçe ormanla Barış’ın ömründe gördüğü en güzel yerdi bu ev. ‘Tıpkı onun gibi,’ diye geçirdi zihninden. İçi boş, sadece iskeleti vardı evin ama doğru eller dokunursa pek çok kişinin hayalini bile kuramayacağı kadar güzelleşirdi.
Arkasından adımlayan sevgilisine bakmaksızın yabani otların bittiği odaları gezdi önce. Üç odadan oluşan evin bakımsızlıktan ne hâle geldiğini görünce, Mert’in de bu ev gibi sıcacık, kuşların göç ettiği bir ülkede, yapayalnız bir ev olduğunu düşündü. Onun da yüreğine Barış böyle göç etmişti. Evi orasıydı, başka nereye gidebilirdi ki zaten? Yabani otlar misali olan duygular temizlenmiş, okyanus manzarasının şenlendirdiği bir yuva kalmıştı beyaz tenli adamdan geriye.
Salon olarak tasarlanan, en büyük odanın kapısından çıktığında bir verandaya ayak bastığını anladı. Açık kahverengi kumların ardında kalan dalgalı maviliklerin bomboş olduğunu görünce huzuru iliklerine kadar hissetti. Evin inşaatında çalışan işçilerin bıraktığını varsaydığı kırık dökük birkaç iskemlenin olduğu tarafa gitse de onları boş verip sırtını çıplak duvarlara yasladıktan sonra tahtaların üzerine, yere oturdu. Bakışları, her zamanki gibi sessizliğe sığınarak kendisini izleyen adamı bulunca burukça gülümsemeden edemedi.
“Demek planlı ölümüne burası şahit olacaktı?”
Mert, tam yanına oturduğu sevgilisinin söylediği sözlerin ağırlığına bakmaksızın poşetteki mangoostenleri açmaya başladığını görünce afalladı. Sunulmayan sevgiyi bıçakla oyup da çıkaranları görmüştü bunca zaman. Ama ilk kez layık olduğunu düşünmediği, hiçbir zaman da düşünmeyeceği sevginin eski bir kavanozun içinde saklanan mavi yıldızların büyüsüyle akın akın üzerine yağdığını hissediyordu.
“Yalan söyleme bana,” dedi Barış. “Her şey bittiğinde, ben olmasaydım burada öldürecektin kendini. O yüzden evi hiç tamamlamadın değil mi? Ölümünün tamamlanmış bir evi kirleteceğini düşünüyordun.”
Mert’in sessizliğini sürdürerek suçlu bir çocuk misali yerinde kıpırdandığını görünce de, “Bana çip mip deme, seni senden de iyi tanıyorum artık yavrum ben. Kızamıyorum da sana. Kızıyorum aslında ama- Off! Bilmiyorum işte. Dünyada nefes almaması gereken milyonlarca insan varken senin kendini buraya bile yakıştırmamana kızıyorum.”
“Artık öyle değil.”
“Olamaz da,” diyerek kesin bir dille konuştu Barış. “Sen Mine denen kadına bile isteyerek ya da istemeyerek iyilik yapmış bir adamsın. Kadın sayende patron oldu. En başından planın adaleti sağlamaktı, geç olsa bile. Kendini görüyor musun diyeceğim ama benimle tanıştığın ilk zamanlar fazlasıyla burnun havadaydı be yavrum.” Elindeki sarımsağa benzeyen, beyaz meyveyi ağzına atıp damağında duyumsadığı tatla gülümsedi. “Burası ikimizin evi olsun. İçini yaptıralım, güzelce dekore edelim. Ne zaman sıkılırsak kaçar kaçar geliriz. Bizimkiler de gelir. O eski anlamını yitirsin, sadece güzel şeyleri anımsatsın bize. Ne dersin?”
Mert, kendisine uzatılan meyveyi, tatlı şeyleri sevmese de sevgilisinin hatırı için yüzünü buruşturarak ağzına attı. “Sen nasıl istersen öyle olsun güzelim. Burası benim için son olacağına hayatımın başlangıcı saydığım yer olsun bakalım. Ama aklım yeterince seninle dolu,” diyerek tam şakağına iki parmağıyla dokundu. “Daha fazlasına gerek var mı?”
“Kitap gibi okuyorum seni işte. Daha ne istiyorsun? Sen okuldan geldiğinde acıktığını bana söylemene gerek bile kalmayacak, düşünsene. Ben senin acıktığını hissedip çoktan yemeği hazırlamış olacağım. Çok şanslısın, dünyanın en harika sevgilisine sahipsin.”
Mert, bıcır bıcır, şımarıkça konuşan adamın tatlılığına dayanamayarak onun meyve aromasıyla kaplanmış dudaklarını öptü. Geriye çekilmeden önce alt dudağını hafifçe emip, “Bu meyvenin tadı böyle daha güzel oluyormuş,” dedikten sonra Barış’ın gözündeki güneş gözlüklerini çıkardı. Sevgilisinin göz bebeklerinin içindeki sarı lekeleri bir süre izleyerek derince bir nefes aldı. “Seninle karşılaşacağımız ilk anın her bir saniyesini zihnimde tasarlamıştım.”
O anlar aklına gelince, “Demek öyle?” dedi Barış. “Ulvi’yle iyi bir ekipmişsiniz ya, beni de kandırdınız.”
“O sikik partide bile parlıyordun.” Bacaklarını dizinden kırıp çenesine doğru çektikten sonra gözlerini de okyanusa doğru çevirdi. “Tek başına anlamsızca dans edenlerin arasında o kadar güzeldin ki… O zaman anlamamıştım tabii. Kendimi kandırdım, kaç kez seninle görüşmeyi kesmeye çalıştım, ben biliyorum.”
Barış kıkırdadı. “Her seferinde kapımda bitmen peki?”
“Yılbaşı akşamı sadece seni düşündüm. O şerefsizin partisinde, onunla bir fırsat yakalamışken bile aklımda sen vardın.” Okyanusa dalan bakışları yeniden Barış’ı buldu. “Çok üzdüm seni değil mi? O anlar aklıma geldikçe kendimden nefret ediyorum.”
“Ben unuttum ama,” dedi bir çırpıda Barış. “Üzdüğün her an vakit kaybetmeden gönlümü aldın. Güzel olduğuma seninle inandım, değerli olduğuma da. Kimsenin dokunmadığı, öylece geçip gittiği hayatıma sen eş oldun Mert. Kolay biri değildin ama bunun için seni suçlamayacağım hiçbir zaman. Suçlanacak birileri varsa, o da insanların çocukluğuna kirli elleriyle dokunanlar.”
“İyi insanların da kötü insanların da derdi çocuklar,” diyerek mırıldandı Mert. “Yine de seninle olan geçmişim için çocukluğuma, yaşadıklarıma sığınmak istemiyorum ben. İnsan bilinci evrim hatası gibi, benimki de öyleydi. Ama yine yap deseler, ucunda seninle bir hayata başlamak olacaksa ödülüm, galiba yine yaparım aynı şeyleri.”
“Yalnız değilsin Mert. Ben de bana geleceğin bir hayat için her şeye eyvallah derim. Ama ileride bir gün, ‘Sen bana bunları yapmıştın,’ diyerek o zamanları sana, bize yeniden yaşatmak istemiyorum. Buraya bir ölüm borcumuz varsa eğer, o anları gömelim. Sen de bir daha düşünme. Çünkü ben çoktan unuttum.”
“Kirpiler soğuktan korunmak için birbirlerine sokulurlarmış*, biliyor muydun?” Barış gelen cümlenin anlamını tam olarak kavrayamasa da sevgilisine devam etmesini belirtir gibi kafasını salladı.
“Ama bu yakınlaşma onların dikenlerinin birbirine batmasına neden olurmuş. Kirpilerin canı yanar ama soğuktan korunmak için de yakın durmaya devam ederlermiş. Ben de insanların böyle olduğunu düşünüyorum. Yani düşünüyordum. İnsanlarla kuracağım herhangi bir ilişkinin bana batacağına inanırdım hep. Annem, Ulvi, Ege… Onlar bana zarar vermedi belki ama onların yaşadıkları bile- Ben de bu yüzden kaçtım insanlardan.” Elini Barış’ın yanağına atıp hafifçe sevgilisinin tenini okşadı. “Bir tek sen bu teoriyi anlamsız kılıyorsun. Bir tek sen canıma batmak yerine bana anlamını bile bilmediğim yuvayı sunuyorsun, hem de çıkarsız. Seninle olduğum her an, ‘Yaşamak bu kadar kolay mıymış yani?’ diye düşünüyorum.”
Barış, yediği meyve yüzünden yapış yapış olan ellerini umursamadan kollarını Mert’e doladı. “Sonuç ne peki?”
“Kolaymış,” dedi Mert. “Zaten seninle her şey o kadar kolay ki.”
Dolan gözlerini saklamak adına Barış’a sıkı sıkı sarıldıktan sonra aklına gelen şeyle doğruldu. Ortamın ağırlaşan havasını biraz olsun dağıtmak için, “İlk aşk diyordun? Anlat bakalım neymiş bu ilk aşk meselesi?” diye sordu.
“Öylesine sormuştum,” diyen Barış, akıttığı birkaç damla gözyaşının devamının gelmesini istemediğinden gözlerini kırpıştırdı. “Küçükken kimseye aşık olmadın mı?”
“Ben aşkın ne olduğunu, hatta mümkün olduğunu bile sana kadar bilmiyordum. Bizim sicilimiz temiz güzelim,” diyerek homurdandı. “Senin var herhâlde ilk aşkın? O adamsa konu-“
“O adam falan yok, unut artık.” Önündeki sadece kabukların kaldığı poşeti kenara çekti Barış. “Ben çok masum bir şeyden bahsediyordum. Ben küçükken annem benimle ilgilenmezdi pek.” Bunları şu an neden anlattığını bilmese de sadece anlatmak istiyordu Barış, her şeyini sevgilisinin öğrenmesini dileyerek…
“Gerçi ne zaman ilgilendi ki? Neyse. Ben de onun gözüne batmamak için gecelere kadar sokaklarda dolanırdım.” Aklında beliren hatıralarla burukça gülümsedi. Bazen bir hissi anlatmak için, ‘Çocukluk anıları kadar güzel,’ derdi insanlar ama Barış bunun ne anlama geldiğini hiç bilememişti, ay tenli bir adam ona çocukluğunu sunana kadar.
“Bir gün sokakta boş boş dolanıyordum yine. Ama üstüm başım nasıl kirli, görsen. Kimse yanıma yaklaşmazdı. Otuzlarında bir adam gülümseyerek baktı bana. Yaklaşıp birkaç soru sordu, kendisini anlattı. O kadar güzel gülümsüyordu ki hâlâ aklımda. Ben önce çekindim ama biraz konuşunca döküldüm tabii, çocuk aklı ne anlattığımı da bilmiyorum. Sonra beni köşedeki dondurmacıya götürüp çikolatalı, vanilyalı dondurma aldı.”
Yüzünden silinmeyen bir tebessümle kendisini pür dikkat dinleyen sevgilisine döndü. “Hiç dondurma yememiştim, o güne kadar. Ben dondurmamı yerken, ‘Görüşürüz genç adam,’ dedi bana, bacak kadar olmamı umursamadan. O günden sonra o adamla evleneceğimi hayal edip durdum. İkimizin de erkek olması, onun benden onlarca yaş büyük olması falan umurumda bile değildi. Sadece o adamla evlenmek vardı aklımda.”
“Bir daha karşılaştınız mı?” diye soran Mert, sevgilisinin yaşayamadığı çocukluğuna mı üzülsün, adama olan kinine mi sığınsın bilemedi o an. Anlattığı anı pek çoklarının yüreğini burkacak cinstendi, vicdanları varsa eğer. Şimdi, elinde bir tek dilek hakkı olsaydı şen kahkahalarının kulaklarda çınladığı bir çocukluğunun olmasını dilerdi, Barış’ın, annesinin, Ulvi’nin, Ege’nin… Kendisiyle ilgili pek de bir isteği yoktu, onların mutlu olduklarını bilerek de yaşayabilirdi Mert.
Duyduklarından sonra elinden tutup da onu bir dondurma fabrikasına sokmamak için kendisiyle mücadele etmek zorunda kalacaktı. O isterse tüm buzluğu çeşit çeşit dondurmalarla doldururdu bundan sonra, tadını bilmediği sikik bir yiyeceğin ondaki izini silmek isterken. Kendisi gibi de değildi sevgilisinin durumu. Onun annesi hâlâ hayattaydı ama anne olmanın ne demek olduğunu bilmeden, oğlunun nerede, nasıl olduğunu merak dahi etmeden dört duvarın arasında yaşıyordu. Her şeyi olan adama anne olmayı da kafasına yazarken elini Barış’ın alnına dökülen kahverengi tutamlarına attı. Onun da başını, tıpkı kendisi gibi okşayan olmamıştı ama bunu da Mert yapardı, yapacaktı da.
“Hiç görmedim. İş için falan gelmişti galiba bizim mahalleye. Giyimi düzgün, tertemiz, çok da güzel kokan bir adamdı. Ne zaman dondurma yesem aklıma gelir.” Mert’in bakışlarının değiştiğini anlayınca ona doğru uzanıp tam burnunun ucunu öptü. “Yetimhanede de kimseyi beğenmedin yani? İnanayım mı?”
“Ben senden önce hiç kimseyi sevmedim ki Barış. Güzel olan insanların sevmesinin, sevilmesinin kolay olduğunu düşünenlerin zıddına bazı şeyler bu kadar basit olmuyor. Sadece güzel olduğu için benim kardeşimin yaşadıklarını ben biliyorum. Halil’i bulana kadar aşk onun için sığındığı uyuşturuculardan, anlamsız sekslerden ibaretti mesela.”
“Güzel, çirkin fark etmeksizin bazıları için hayat kolay değil galiba.”
“Galiba,” diyerek mırıldanan Mert, dudağının kenarını kaşıdı. Barış’ın geçmişiyle ilgili her geçen gün yeni şeyler öğrendiği için mutluydu aslında ama bunun yanında içinde oluşan buruk hisle birlikte geride kalan sinsi bir duygunun varlığını belli etmesine de engel olamıyordu. En sonunda kendisini tutamamış olacak ki, “Şimdi o adamı bulup da gebertmemem için bana tek bir sebep söyle güzelim,” dedi.
Sevgilisinin gözlerinde gördüğü hüznün dağıldığına memnun olsa da onun takıldığı yere şaşırmadan duramadı Barış. “Yavrum iki dakika muhabbet edemeyecek miyiz biz seninle? Anılarımızı falan konuşuyoruz ya hani.”
“Ne zaman dondurma yesek o adam aklıma gelecek benim. Evlenmek istemişsin bir de. Ne demek evlenmek lan?”
“Adam şimdi altmış yaşındadır!” diyerek isyan etti Barış. “Ayrıca ben Yunan heykeli gibi, beyaz tenli, siyah saçlı, çıtır birine aşığım sadece.”
“Ne kadar aşıksın mesela?”
“Gerçekten bir ömrü onunla geçirmek isteyecek kadar. Çocuk aklımla bana dondurma aldı diye değil, geçirdiğim her saniye yaşama yeniden başlamak kadar umut dolu olduğu için aşığım sevgilime.”
Mert’in çocuksu bir ifadeyle yüzüne yayılan gülümsemesini görünce, “Gel bakalım kucağıma,” dedi Barış.
Onun sözlerine tutamadığı kahkahasıyla gülen Mert’se sevgilisinin anbean çatılan kaşlarına şahit olsa da dudaklarının arasından kaçan kıkırtılarını bir türlü bastıramadı. Küskünce kollarını birbirine dolayan Barış, “Sen var ya!” dedi. “Öküzsün lan.”
“Birazdan dayak da yerim. Kısa siniri yavaş yavaş yükseliyor.”
“Gelirsin ama gece, saçlarımı okşa diye.”
“Sen de kabul edersin. Kıyamazsın bana.”
Barış, homurdanmaya devam ederken Mert de kendi cüssesini taşımasının imkânsız olduğu adamın dizlerine uzandı. Onun sağ elini ellerinin arasına alıp bileğine birkaç küçük öpücük kondurduktan sonra saçlarının arasına bıraktı. Tutamlarının arasında gezinen zarif elin bir ömür orada kalmasını dilerken Barış onun bu romantik isteğinin aksine yüzüne hince bir gülüş iliştirdi. “Ellerim hep kirliydi,” dedi. “Saçların da yapış yapış olacak.”
“Senden gelen ne varsa ben tamamım güzelim. Senin kirli olma ihtimalin yok.”
Barış’ın, yalancı bir homurdanmayla başlattığı sohbet birkaç gün sonra dönecekleri ve döndüklerinde tutacakları evi konuştukları anlara evrilirken Mert, ona rastlamadan önceki hayatının aslında yalnızca onu aramaktan ibaret olduğunu geçiriyordu aklından. Onun siniri, neşesi, kendisine karşı bir türlü koruyamadığı kızgınlığı, tutamadığı kini, öpüşleri, sevişleri, büsbütün her şeyi zaten Barış’la dolu olan kainatını bir gül bahçesine çeviriyordu, basitçe.
Gökyüzünde bir yerlerde, onları gülümseyerek izleyen bir meleğin varlığına duyduğu inançla, kendi yuvasının olmadığını düşündüğü anlarda en azından ölümünün yıkık dökük de olsa bir evi olsun diye düşünerek yaptırdığı bu yere bile neşe getiren adamla olan hayatının yine onları izleyen melek tarafından kutsandığını da biliyordu.
Hayatın ona fırlattığı taşlarla inşa ettiği evini yuvaya çeviren adamla iki kişilik yaşayacaktı Mert bundan sonra, hem kendisi hem de onun için hayatından vazgeçen annesi için…
✨✨
*Nazım Hikmet
*Kirpi Teoremi, Arthur Schopenhauer
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙