Bölüm 23: Ulu Kurt

✨✨

Oturduğu yerden, “Sakin olur musun teyze?” diyen abime baktığımda bu adamın sevgilisinin kim olacağını gerçekten de çok merak ediyordum. Zangoç kılıklı düz dünya teoristlerinden bile düz bir adam olduğundan Allah ilerideki sevgilisine sabır vermeliydi.

Teyzem iki gündür heyecandan sosyal medyadaki halı silkelemek için evine yeniden pencere açtıran temizlik hastası abiler gibi olmuş, tüm evi dip köşe temizlemişti. Bunun yanında bizim de içimizden geçmeyi ihmal etmemişti, daha doğrusu benim. Abim bir şekilde paçayı kurtarsa da erkek evlatların en has görevi olan perdeyi çıkarıp takma işi bile bana kalmıştı. İş yerinde vişne kurdunun gizli masal diyarında az biraz dinlensem de pestilim çıkmıştı bu iki günde.

Şimdi karşımda giyinip sade bir makyaj yapmış, yüzünde durduramadığı gülümsemesiyle hazırladığı sofranın son kontrollerini yapan kadına Özgür efendi sakin ol diyordu. En son oruç tutarken bana iftarda ‘Sakin ol, yemeklere saldırma,’ demiş, karşılığında da elini yemiştim abimin. Hem de gerçek anlamda, hart diye ısırarak…

Olur olmadık yerlerde sakin ol nasihatı veren abime küçümseyici olduğunu düşündüğüm bakışlar atıyordum ki zil çaldı. “Allah!” dedi teyzem. “Geldiler.”

“Görüyor musun Esma Sultan? Adam seni şimdiden imana döndürdü.”

“Kubilay uğraşma da benimle nasılım onu söyle?”

Karşımdaki zarif bir gömlek ve kot pantolon giymiş, çok hafifçe makyaj yapıp sarı saçlarını lüle lüle kıvırmış kadına, “Türk lokumu gibisin. Yazık, ülkücüye yar oldun,” dedim. Dememle beraber abimden kafama tokat yemem bir oldu. Eğer on sekizimi doldurmuş olmasaydım abimi evden kaçıp yurda sığınmakla falan tehdit edebilirdim ama maalesef artık çok geçti.

Teyzem benim dayak yiyor oluşumu sallamadan bir çırpıda kapıyı açmaya gittiğinde abime bakıp, “Ediz’i başına daha çok bela etmezsem bana da Kubi demesinler,” dedim. Koridordan “Hoş geldiniz, beş gittiniz, aman ne kadar da güzelsin,” cümleleri duyulurken abim başını iki yana sallayıp alt dudağını ısırdı. “Bebek gibi.”

“Öyledir sevimli canlı. Yalnız mızmızlanması da bebek gibidir. Gerçi son zamanlarda sen daha iyi bilirsin de.”

“Şikâyetim yok.”

Ağzım açık şekilde abime ne demek istediğini soramadan içeri ulu kurt ve onun yanında yavru kalan vişne kurdu girdi. Ben gülümseyerek Mehmet’e bakarken o da bana göz kırptı. Süslenmiş miydi o? Çok uzun olmayan saçları hafif ve düz şekilde alnına dökülmüş, siyah bir kot ve salaş da olsa sağlam olan vücudunu belli eden siyah bir tişörtle benim bile çok iyi olduğunu kabul etmeme neden olacak kadar yakışıklı görünüyordu.

“Edip, yeğenlerim Kubilay ve Özgür. Çocuklar arkadaşım Edip,” dedi teyzem. “Mehmet’i Kubilay zaten okuldan tanıyormuş.”

Karşımdaki uzun boylu adam önce abimi sonra da beni süzdü. Beni biraz fazlaca süzdü ki bu benim gibi biriyseniz aşina olduğunuz bir durumdu. İnsanlar fazlaca dövmeli, hızmalı, küpeli erkek gördüler mi sanki sikli bayan görmüş gibi devrelerini yakıyorlardı, ben de alışmıştım hâliyle bu duruma.

“Merhaba. Memnun oldum gençler.” Ulumam mı gerekiyordu şu an?

Abim gidip hem Mehmet’in hem de babasının elini sıkınca ben de hızla abimi takip edip ikisinin de elini sıktım. Mehmet yine parfüm şişesinin içine düşmüş gibi üzerine boca ettiği parfümüyle onlar gittikten sonra bile burnumun ucunda kokusunun kalacağını resmileştirmişken, “İyi misin vitaminsiz?” dedi.

Ben ağzımı açıp vişne kurduna sağlam bir laf geçiremeden teyzem, “İsterseniz hemen sofraya geçelim. Acıkmışsınızdır,” deyince ben birazdan yiyeceğim güzel yemeklerin hayaliyle birlikte anında havaya doğru kafamı salladım çünkü kimse bana bakmıyordu. Kafamı çevirdiğimdeyse Mehmet’in gülümseyerek beni izlediğini gördüm. Birileri bakıyormuş…

Onlar masaya oturduklarında ben de yemek masasının tam arkasında kalan mutfağa gidip teyzeme yardım etmeye başladım. Zaten yemek yaparken çok yorulmuştu, bir de yemekleri dağıtırken yorulsun istemiyordum. Misafir gidince de evi toplama derdi vardı. Neyse ki kalan yemeklerle birkaç gün ziyafet çekecektim de evi yeniden toplama derdi bile gözümde değildi şu an.

Ayrıca eve misafir çağırmak da çok saçmaydı! Gelmeden temizlik, hazırlık, onlar geldiğinde sofra kurmak, gittiklerinde yeniden temizlik, çıkan bir ton bulaşığı yıkamak derken insanın imanı gevriyordu. En iyisi dışarıda buluşmaktı ama her seferinde insanları dışarı çıkaracak kadar paramın olmayışını hatırladığımda yeniden üzüldüm.

Elimdeki çorba kâseleriyle birlikte kınası olan gelinin etrafında dönen nedimeler gibi masaya doğru gitmiştim ki vişne kurdunun yine beni gülerek izlediğini gördüm. Muhtemelen az önce yaşadığım içsel çatışma yüzüme yansımış, bu da benimle eğlenmişti. Hain vişne kurdu!

Masada onun yanına oturup teyzemle ulu kurdun sohbetlerini dinlemeye başladım. Adam fena bir tipe benzemiyordu. En önemlisi teyzeme bakarken gözlerinde güzel yansımalar oluşuyordu, bu da zaten en önemlisiydi. Yıllarını bize adamış teyzemin aşkı bulmasına seviniyordum, umarım ben üniversiteyi kazanıp bu şehirden gitmeden de evlenirlerdi.

“Özgür senin bölümün ne?” diye sordu ulu kurt.

“Veteriner hekimlik.”

“Çok güzel bölüm. ‘Hayvanları seviyor musun?’ gibi saçma bir soru sormayacağım.”

Abim ona ne zaman bu soru sorulsa bana bakıp, “Çok seviyorum,” diyerek benim bir hayvan olduğum imasıyla öküz gibi güldüğünden bu kez bunu yapamayacağının bilincinde rahatça geriye doğru yaslandım. Ama abim kimseyi sikine sallamamış olacak ki, “Çok severim hayvanları, özellikle bu bölümü yazmıştım,” dedi hem de gözlerimin içine bakarak.

Masanın altından bir tekme atmayı umduğum abime doğru bacağımı kaldırmıştım ki fizik kurallarına kafa atan bacağım Mehmet’in tam dizindeki sinir kısmına geldi. Bilen bilirdi, küçük ayak parmağı ve dizin üzerindeki bu bölge adamı öteki tarafa götürüp getirirdi ki Mehmet de “Yandım anam,” diyerek küçük bir ahiret provası yaşadığını belli etti.

“Ne oldu Mehmet?” diye sordu teyzem telaşla. Bense canını yaktığım adamın tam baldırına elimi koyup hafifçe olduğum yeri okşayarak onu teselli etmek istedim. Kriz anlarında gerçekten beynim duruyordu benim.

Dişlerinin arasından güçlükle, “Dizimi vurdum da masanın altına,” diyen Mehmet ters ters bana bakınca elimi bacağının üstünde hafifçe oynatmaya devam edip sol tarafıma doğru da sırıttım. Adamın dizinin içinden geçmiştik ne de olsa. Ben Mehmet’e her zamanki gibi sevimli gülüşlerimi atarken ulu kurt bu kez de bana döndü.

“Sen de lise son sınıftaymışsın Kubilay?” Ulumam gereken yer tam burası mıydı acaba?

“Evet.”

“Üniversite için var mı bir hayalin?”

Soruyu sorarken ne kadar ilgili ve kibar biri gibi görünse de bakışlarındaki küçümsemeyi sezmiştim. Kısaca içinden, ‘İt kopuksun, bu tiple anca Tarlabaşı Üniversitesi Kristal Meth bölümünü köprü altlarında okursun,’ demeye getiriyordu ama teyzemin hatırı için sevimli davranıyordu yalnızca.

Saçınızı farklı renge boyuyor, biraz cüretkâr giyiniyor ya da dövme, piercing gibi şeyleri seviyorsanız toplumun büyük bir çoğunluğunun yaklaşımı bu oluyordu size. Oysa ben ulu kurt geleceği için derli toplu giyinmiş, oje bile sürmemiştim. Kulağımdaki küpeyi haç sanar da teyzeme, ‘yeğenin gavur mu?’ sorusunu sorar diye önlem alıp küpemi çıkarmıştım.

Onun bu küçümseyici tavrıyla vişne kurdunun bacağındaki elim tam yanıma doğru düşecekti ki Mehmet kaşları çatık biçimde babasına bakarken elimi tutup sanki destek olmak ister gibi baş parmağıyla elimin üzerini bir kez okşayıp bıraktı.

Aklımdan geçen düşüncelere eş az önce Mehmet’in dokunduğu elim karıncalanırken benim sessizleştiğimi gören teyzem, “Kubilay okul ikincisi,” dedi büyük bir gururla. “İlkokuldan beri de tıp istiyor. Çok da başarılı bir doktor olacak benim yakışıklım.”

Gözleri hayretle büyüyen adam gülümseyip, “Birinci Mehmet,” dedi o da oğluyla gurur duyarak.

Ben, “Çocuklardan yana yüzümüz gülüyor desene,” diyen teyzeme dönüp gözlerimi şımarıkça kırpıştırırken ulu kurt da kafasını salladı. Yeniden bakışları beni bulunca teyzemin söylediklerine pek de mahal vermez gibi şaşkınlıkla bir süre suratımı izleyip yemekle ilgili övgülerine devam etti.

İnsanların bana böyle davranmasına alışkın olsam da teyzemle bir yola gireceğini düşündüğüm adamın da bu şekilde bir tutum sergilemesi ister istemez canımı sıkmıştı. Bakışlarım önümdeki çorba kâsesine düşerken her zamanki gibi abim benim kırıldığımı hissederek ortadaki küçük, enfes sosla kaplı kanepelerden bana uzatıp, “Al bebeğim, sen seversin,” dedi.

Ben minnetle ona bakarken abim bir kez de bana göz kırpınca dünya üzerinde abim, teyzem ve Ediz hariç kimseyi sikime sallamamam gerektiğini bir kez daha hatırlayıp küçük kanepelerden bir tane ağzıma attım.

Yemek boyunca standart konuşmalar devam ederken teyzemin yaptığı nefis yemekleri mideme gönderip teyzemle ve abimle konuşan adamı sallamamayı tercih ettim. Adama biraz gıcık olmuştum ama bu kez benim suçum yoktu. Durup dururken bana çatıp sonra beni haksız çıkaran insanlardan hoşlanmıyordum yalnızca.

Yemek faslı bitip de kahve içmek için salondaki koltuklara döndüğümüzdeyse fincanından bir yudum kahve alan ulu kurt yeniden dikkatini bana verdi. “Kubilay, bu şekilde okula gitmene bir şey demiyorlar mı?” Ben o sevecen ifadenin altındaki varoş kokunu aldım ulu kurt, beni kandıramazsın!

“Demiyorlar, benim gibi olan çok okulda,” dedim ‘benim gibi’ kısmını bastırarak söyleyip de hayali bir tırnak içine alırken.

Bu sırada kahvelerin yanına atıştırmalık getiren abim ulu kurda doğru bakıp sertçe, “Bu şekilde derken?” dedi.

“Burnundaki halka, dövmeler… Şimdiki gençler pek cesur,” dedi gülümseyerek.

Teyzemin peçete getirmek için içeri gidip de bu konuşmaları duymadığına memnun olmuştum. Eğer bu imaları duysaydı mutlaka adamın ağzının payını verirdi, bu da ilişkisini zedelerdi. Bunu kesinlikle istemiyordum ben.

Abim kaşlarını çatıp da elini saçlarımın arasına attığında gözlerim sertçe babasına bakan Mehmet’e takıldı. O da babasının yaptığı imalardan hoşlanmamış olmalıydı. Ama asıl şaşırtıcı olan zaten konuştuğumuz günden bu yana beni bu tip şeylerle çokça vuran vişne kurdunun babasına bu şekilde bakıyor oluşuydu.

“Kubilay kendisini çok güzel yetiştirdi,” dedi abim gülümseyerek bana bakıp. Daha sonra ulu kurda dönüp, “Biz hiçbir zaman onun kıyafetleriyle ilgilenmedik. O da bir gün bile bizi üzmedi, kırmadı. Aslolan da buydu bizim için. İsterse etek giyer, istediğindeyse oje sürer. Kimse bu konuda ona tek laf edemez,” diyerek adamın gözlerine meydan okurcasına baktı.

Ulu kurt abimden gelen sözlerle şaşkınca gülümseyip, “Biliyorum yahu. Zaten Mehmet’le aynı yerde çalışıyormuş Kubilay. Bu zamanda gençler ekmek elden su gölden yatarken bizimkiler harçlıklarını kendileri kazanıyor,” diyerek gerilen abimi yumuşatmak için ortalığa doğru verdi coşkuyu.

Tam o anda kitaplarda olmadık yerde çalan telefon misali salona giren teyzem, elindeki peçetelerle kapının girişinde felçli Ali Rıza Bey misali kakalak gibi kaldı. Onun da tam yanımda oturan abimin de gözleri şaşkınlıkla karışık bir öfkeyle bana döndü.

Şimdi herkesin kaşları Ural-Altay dağlarından gelen ataları gibi yay şeklinde havaya kalkmış, Mehmet’se ‘Ne yaptın sen hacı emmi?’ dermişçesine babasına bakıyordu.

Ben yaşadığım korkuyla saçma sapan bir şekilde gülümserken, “Ben en iyisi odama gidip biraz ders çalışayım. Çok memnun oldum,” diyerek olay mahalini hızla terk ettim.

Ulan çenesi düşük ulu kurt gelip bütün ortamın anasını bellemenin yeri miydi şimdi? Zaten haftalardır saklamak için götüm yırtılıyorken bir anda Sedat Peker’in ifşaları gibi beni ortalığa atmanın ne gereği vardı? Odamın kapısını sıkı sıkı kapatırken misafirler gidince kafama terlik yiyeceğimin bilincinde aklımdan tek bir düşünce geçiyordu: ‘Şimdi siki tuttun Kubi sen.’

✨✨

Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻

Gidelim Verve 💙

🤞 Kitap bölümlerinden haberdar olun!

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
error: Bu içerik kopyalanamaz, telif ile korunmaktadır!
Scroll to Top