✨✨
“Böğürgen kurt,” diyerek odamdaki tam balkon penceresinin önünde bulunan küçük, ikili koltuğuma ilerlemeden önce komodinimin üzerinde duran siyah ojemi aldım. Salak ulu kurt yüzünden birkaç saate abimden trip, teyzemden de terlik yiyecektim. Üstelik ben bahsi geçen o salak ulu kurt için ojelerimi bile sürmemiştim!
Zamanında Mehmet’e ‘Çalıştığımı teyzemlere söyleme,’ demeyi akıl etmiştim ama onlar buraya gelmeden ‘Babana da söyle benim çalıştığımı sakın çaktırmasın,’ demek aklıma gelmemişti. Muhtemelen Mehmet de eşek kadar babasının ikimizin aynı yerde çalıştığını söyleyeceğini düşünmemiş, o da ulu kurdu uyarmamıştı. Dedikoducu teyzeler gibi koşa koşa gelip beni ele vermişti adam resmen, ayvayı hamuduyla yutmuştum ben.
Oturduğum koltukta bağdaş kurup, ‘Bari cesedim yakışıklı olsun,’ diye düşünerek ojelerimi sol elimin parmaklarına sürmeye başladım. Normalde sağ elime hep abim ya da teyzem sürerdi ama ikisi de beni eşek sudan gelinceye kadar dövecekleri için bugün kendim yapmalıydım bu işi de.
Sol elimi bitirip de sağ elimin baş parmağına küçük şişeden aldığım ojeyi bir kat sürdüm. Bok gibi olmuştu işte, yine becerememiştim. Sinirle parmağımdaki ojeyi çıkarırken odanın kapısı bir kez tıklatıldı. Aha! Bu evde kapıyı bir tek teyzem çalardı, demek ki o da daha fazla dayanamamış bir an önce sopa yemem için sevdiceğini salonda bırakıp yanıma gelmişti. İnşallah yumuşak olan terliğiyle nişan alırdı, sert olan kafamı kırıyordu resmen!
“Gel.”
Bakışlarım odanın kapısında gezinirken vişne kurdunun sakince odaya girdiğini gördüm. Karşımdaki manzara Yves Tanguy’un Kırmızıya Cevap tablosundan bile daha sürrealdi zira odamda bir vişne kurdu kapının önünde mahcup bir yüz ifadesiyle dikiliyordu.
Benim şaşkın bakışlar atmaktan başka bir şey yapmayacağımı anlamış olacak ki, “Girebilir miyim?” diye sordu. Hem de yumuşacık bir ses tonuyla.
“Tabii, gel.”
Az önce girdiği kapıyı hafifçe kapatıp şöyle bir odama baktıktan sonra büyük adımlarıyla yanıma geldi. İkili koltuğun diğer tarafına oturup, “Ne yapıyorsun?” diye sordu.
“Kanaviçe işliyorum.”
“Lan.”
“Ne yapıyora benziyorum vişne kurdum? Oje sürüyorum. Daha doğrusu süremiyorum,” dedim sinirle.
Bakışları sol elimdeki ojelere kayarken gülümseyip kafasını salladı. “Sürmüşsün işte.”
Sağ elimi havaya kaldırıp, “Bu elime teyzem ya da abim sürerdi ama siz gittikten sonra sağlam azar işiteceğim için bu iş bana kaldı,” dedim derince bir iç çekerek.
“O mesele için,” dedi gözlerimin içine bakarken. Bunun gözleri gerçekten çok güzeldi lan. Ela-kahve karışımı gözlerine şu anki yumuşak bakışlar da çok yakışıyordu üstelik. Normalde onu her daim çatık kaşlı, sert bakışlı görmeye alışık ben bile şimdiki hâlinin ne kadar iyi olduğunu kabul etmek zorunda kalıyordum. Fena yakışıklıydı üstelik.
Kırmızı kalın dudakları, sert ve belirgin çene kemiği, hafif çökük yanakları ve yüzüne oranla biraz büyük olan burnuyla çok sağlam bir tipi vardı. Somak burunlu dediğim zamanlara inat eder gibi dibime dibime girip de yakışıklılığını göstermesi de sinirimi bozmuştu şimdi.
“Kusura bakma Kubilay. Babamı uyarmak aklıma gelmedi, oturup da bunu konuşacağını düşünmedim.”
“Senlik bir durum yoktu. Özür dileme.”
“Olsun. Benim akıl edebilmem lazımdı. Çok heyecanlıydı babam, öyle üstünkörü konuştuk. Ben de seni tanıdığımdan falan bahsettim, klasik konuşmalar işte. Aynı yerde çalıştığımızı da söyledim ama babamın bunu burada konuşacağı aklımın ucundan geçmedi,” dedi. Daha sonra dudaklarını yalayıp bakışlarımın anlık kırmızı, yaladığı için daha da sulu olan dudaklarına kaymasına neden oldu. Kesin dudaklarına evde bir şey sürüp de çıkıyordu dışarı sinsi kurt.
“Babamın imaları için de kusuruna bakma. Alışık değil. Hayatı iş, ocak, ev arasında geçtiğinden yabancıladı sanırım seni.”
Elimi şöyle bir havada savurup Mehmet’e ‘salla’ anlamına gelen bir işaret çaktım. “Ben alışkınım lan, o kadar da önemli değil. Ama sen onu mutlaka uyar. Teyzemin yanında benimle ilgili nahoş şeyler söylerse teyzemle arası açılır. Biraz hassastır Esma Sultan bizim konumuzda.”
“Ne acayip biri çıktın sen amına koyayım.”
“Ne alaka?”
“Adam sana senin hoşuna gitmeyecek şeyler söyledi. Sen hâlâ teyzenle arasının bozulmaması için beni uyarıyorsun.”
“Teyzemin ilk kez aşktan yana yüzü güldü, bırakalım böyle kalsın.”
Gülümseyerek bakışlarını odamın içinde gezdirdi. Yatağımın tam üzerinde asılı olan Evan Peters posterini görünce bir anlık kaşları çatılır gibi olsa da hızlıca ifadesini toparlayıp yeniden düz bir şekilde etrafına bakmaya başladı. Daha sonra gözleri yeniden ojesiz elime denk gelince de, “Bana ver,” dedi.
“İçeride baban varken de bunu demezsin ama vişne kurdum,” dedim ayıplar gibi. Resmen iffetime göz dikiyordu evde bu kadar insan varken.
“Benim yanımda güvendesin demiştim sana, değil mi?” dedi ısrarlı şekilde göz bebeklerimin içine bakarken. “Şu sürdüğün renkli ruju ver.”
“Oje.”
“Ne sikimse.”
Koltuğun kenarında duran ojeyi ona uzattığımda kafam karışmıştı. Bu vişne kurdu ojeyi neden merak ediyordu ki şimdi? O ise benim hayret dolu bakışlarımı sikine takmadan ojeyi bir çırpıda açtı. Fırçasını çıkarıp önce burnuna doğru götürdü. “İğrenç kokuyor.”
Ben tam oje hakkındaki fikir beyanınından ne anlamam gerektiğini ona soracaktım ki o sağ elimi bir eliyle narince tutup kendi dizinin üzerine koydu. Beceriksiz şekilde ojenin fırçasını yeniden şişenin içine daldırıp fırçada kalan fazlalığı almak için kenarına birkaç kez değdirdikten sonra baş parmağıma ojeyi sürmeye başladı.
Benim asıl şu an ulumam gerekiyordu. Çünkü kendisine ülkücülerin reisi diyen ve tüm okula bunu kabul ettirmiş bir adam benim odamda bana oje sürüyordu amına koyayım. Yavaş ama dikkatli şekilde tek tek tüm parmaklarıma ojeyi sürmeye devam ederken ben sessizce onu izlemeye başladım.
Oturduğumuz koltuğun yan tarafından onun yüzünün ne kadar da orantılı olduğunu düşünüp şu gerçeküstü ortamda ne diyeceğimi bilemez gibi art arda yutkunmaya başladım. Mideme de acayip bir şeyler oluyordu üstelik. Abim kanepe tabağını bana uzattığında çok yemiş olmalıydım, benim minik kelebek midem kaldırmamıştı tabii bu kadar çok yemeği. İshal falan oluyorsam da şu an hiç yeri değildi. Yanımda dikkatlice parmaklarıma sanki en önemli işi buymuş gibi oje süren adamı itip de tuvalete gidersem çok büyük rezillik çıkardı.
Son bir dokunuş yapıp ojeyi kapatmıştı ki, “İki kat sürmen gerekiyor,” dedim. Ne var? Madem kendi isteğiyle ojemi sürüyordu bu işi de layıkıyla yapmalıydı, değil mi?
“Neden?”
“Tek kat sürünce rengi tam vermiyor. Ojeleri de bozdular, eskiden böyle değildi. Hem fiyatları arttı hem de kaliteleri düştü.”
Benim saçmaladığımı anlayınca gülümseyerek, “Ha,” dedi sadece.
Az önceki gibi büyük bir özenle ojelerimin üzerinden bir kat daha geçip, “Oldu mu?” diye sordu.
Sağ elimi tam göz hizama doğru getirip şöyle bir baktım. Fena olmamıştı. Arada fırça izleri bıraksa da ruju oje sanan adamdan daha ne bekleyebilirdim ki? Birkaç kez parmak uçlarıma doğru üfleyip mutlulukla, “Çok güzel oldu,” dedim.
Biçimli kaşlarını saç diplerine doğru çekip, “İyi. Bunu birine söylersen-” dedi tehdit eder gibi.
“Beni döversin falan filan.” Bu vişne kurdu kaşlarını mı alıyordu? Kaşları da çok güzeldi anasını satayım.
“Aferin, öğreniyorsun.”
Bana bir şeyler oluyordu a dostlar. Anlamadığım, on sekizimde çıtır da olsam ömrümce yaşamadığım bir duygu midemden boğazıma, kalbimden parmak uçlarıma doğru ilerlerken yaşamımda bir ilk daha başıma geldi ve benim elmacık kemiklerimin üzerinde kalan tenim alev alev yanmaya başladı. Ulu kurt beni sevmediği için yemeğime müshil mi atıvermişti çaktırmadan? Yoksa anime karakterleri gibi yanaklarımın yanmasının başka açıklaması olamazdı. Birazdan üzerime pembe kiraz çiçekleri esen rüzgarla da düşüverecekti sanki.
“Kubilay.” Miyav. Lan bana ne oluyor? Bu adam adımı andığında miyavlayasım geliyor resmen.
Bakışları yüzümde turlarken, “Babamı sallama, tamam mı?” dedi yeniden. Daha sonra yüzüme bakarak ne düşündü bilmiyorum ama gülümsemesini bastırmak ister gibi kalın, köfte gibi lezzetli görünen alt dudağını ısırdı.
Yeniden ciddileşerek, “Teyzenle olan durumları yüzünden babamla daha çok görüşeceksiniz gibi. Babam özünde kötü adam değildir ama Hatay’da doğmuş büyümüş, sonradan buraya gelmiş. Gittiğimizde hâlâ benim için kırmızı çizgi olan bir adama laf eden akrabalarımız var.”
“Kırmızı çizgin sarı saçlı, mavi gözlü bir adam mı?” diye sordum. Benim için de kırmızı çizgiydi çünkü.
Yeniden gülümsedi. “Çok acayip,” diye mırıldansa da devamını getirmedi. “Yani onların arasında büyümüş bir adam. Sen ona çok farklı geliyorsun, üstelik daha bu parmağındaki rujlarını görmedi bile. Senden bunu istemem belki saçma ama duymazdan gel, görme. Ben gerekeni yapacağım zaten ama sen de- İşte ne demek istediğimi anladın sen.”
“Anladım. Teyzem mutlu olsun da gerisi beni bağlamaz Mehmet,” dedim. Ağzımdan ismi döküldüğü an ifadesinin duruşu bozulsa da hızlıca kendisini toparladı. “Zaten bir yıla kalmadan gideceğim ben. Baban sonrasında aşkımdan ölse de göremez beni.”
Aniden kafasını kaldırıp bana baktı. “Nereye?”
“Ben Ege Tıp istiyorum,” dedim. “Abimle teyzemin daha haberi yok ama benim için yeterince kendi hayatlarından vazgeçtiler. Abim sevgili bile yapmadı lan bunca zaman. Sadece çalıştı, hep çalıştı. Teyzeme yük olmamak, masraflarımızı biraz da olsa üstlenmek için. Teyzem desen malum. Burada kalırsam tıp okuduğum için beni yine çalıştırmazlar, ‘Ağır bölüm sen yeter ki oku,’ falan çekerler. Gitmem gerekiyor ki onların da bir hayatı olsun.”
“Anladım. Ama onların senin için böyle düşünmeyeceklerine eminim.”
“Biliyorum ama olsun.”
“İstanbul tıp da güzel diye duymuştum. ÇAPA falan da var. Hatta Koç burslu da çok sağlam. Sonra ver elini İngiltere.”
“Ben İngiltere’nin bok püsür prosedürleriyle uğraşamam. Kuzey’in de dili zor. Almancam var az biraz. Hazırlığı atlamayacağım. Almanca kursuna gideceğim, oradan da fıyarım Berlin’e. Hem Ezhel de orada. Geceleri rap gündüzleri doktorluk, hayallerimdeki hayat,” dedim sırıtarak.
“Sen planını yapmışsın,” dedi mırıldanır gibi.
“İnce ince işledim kardeşim her şeyi ben.”
Kaşları çatılır gibi oldu. Oynayan belirgin Âdemelmasından yutkunduğunu anlasam da ağzını açıp da bir şey diyecek gibi durmuyordu. Şimdiye yüz kez benimle dalga geçmesi gerekmiyor muydu bu vişne kurdunun?
Ben ona onun üniversite hayallerini soramadan teyzem yüzündeki yalancı gülümsemesiyle kapıyı çalıp içeri girdi. “Mehmetciğim, baban gidiyoruz diyor.”
“Tamamdır Esma abla,” dedikten sonra oturduğu koltuktan kalktı. “Bu arada yemekler çok lezzetliydi, eline sağlık.”
“Afiyet olsun. Ne zaman istersen gel, ben yine yaparım. Zor oluyordur senin için de. Edip’in yemek anlayışı tepsi kebabı ve künefeden ibaret malum.”
“Eyvallah. Çok memnun oldum.”
Tam kapıdan çıkmadan önce bana gülümseyip de öyle giden Mehmet’in arkasından içimde oluşan yabancı hislerle bakarken teyzem suratıma doğru dudaklarını büzüp kafasını ‘Seninle birazdan görüşeceğiz,’ anlamında salladı.
İshal olup olmadığımı çözemeden dayak yiyecek olmamın verdiği korkuyla beraber sağ elimi kaldırıp biraz önce yumuşacık elimi tutan ve bana oje süren adamın burnumda kalan kokusuyla birlikte bakışlarımı siyah renkli tırnaklarımda gezdirdim. Ne kadar yumruk da yapsam sanki sol elim vücuduma isyan çıkarıp özgürlüğünü ilan etmiş gibi sağ elimin sırtını okşadı, az önceki dokunuşları yeniden duyumsamak ister gibi…
✨✨
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙