✨✨
Başka eller ona dokunduğunda belki de bir katil olabilecekken var oluşunun buna müsaade etmeyişiyle siyah kadranlı bir duvar saatindeki saniye çubuğu gibi hiç durmaksızın adalet arayışına giren Mert’in aklına yıllar önce okuduğu bir roman geldi. Geçmişinden yadigâr sürekli düşündüğü anlar onun peşini bırakmazken o saniyelik bir zaman diliminde tüm bunlarla uğraşmak yerine o adamların hepsini birden öldürdüğünü düşündü.
Güzel yüzünün ona getirisi kim bilir ne olurdu o zaman? Birileri onu da sadece çok yakışıklı olduğu için destekler miydi? Belki adına sosyal medyada fan sayfaları açılır, onun teninin diğer insanlardan daha parlak oluşu sebebiyle hapiste yatmasının haksızlık olduğunu düşünürlerdi, kim bilir? Mert, böyle olayları da görmüştü zamanında. Çok iyi göründükleri için toplum böyle fertlerini kaybetmek istemiyordu…
Ya da içeri girdiğinde yine çok güzel bir surata sahip olduğu için birilerinin eğlencesi mi olurdu? Öyle ya, bazılarına göre güzel olanların üzülmeye, hissetmeye, mutsuz olmaya hakları da yoktu. Sadece benzersiz bir yüze sahip oldukları için şükretmeliydiler…
İçi ne kadar yaptığı eylemle dolarsa dolsun kocaman boşluktan hayatı da kayar giderdi belki de. İhtimalleri düşlemeyi sevse de o, kendi var oluşunu ve anlamını adalet anlayışı üzerine inşa etmişti. İnsan özgürdü, dahası kendi anlamını inşa etmekle yükümlüydü.
Ne yıllar önce okuduğu romandaki adam gibi kendisini tanrı addediyordu ne de yine o adam gibi işlediği suçun altında ezilerek süregelen adalet anlayışını sorguluyordu. Tüm ülkenin konuştuğu tutuklanmalarla birlikte Mert de geç gelen adaletin en nihayetinde sağlanmasıyla aradığı arınma ve huzura kavuşmuş, artık bir şey aramayanların kaybolma ihtimallerinin olmayışı gibi o da Orta Çağı’nı kapatmış, Aydınlanma Çağı’na ayak basmıştı.
Üstelik elinde tuttuğu ve pek çoklarına göre cesur sayılan öğretileri ile onun tüm skolastik düşüncelerini acımadan yakıp yıkan bir kumralın sayesinde olmuştu tüm bunlar. Ruhunu bileğinde bıraktığı adamla geçireceği tertemiz hayatının başlangıcına olan sabırsızlığından başka bir şey kalmamıştı sanki Mert’ten de geriye.
Saatlerce uyumadıkları o gece, Barış’ın kimsenin anlamadığı şekillerde önündeki bilgisayarın ekranında oradan oraya zıplayarak ulaştığı görüntülerden sonra, “Umay’ı ara,” dediği an Mert, aç bırakıldığı gecelerden, annesiz kaldığı günlerden, kimseye güvenmeyişinden, akmış akmamış tüm gözyaşlarından arınmış, titreyen elleriyle, ‘Bitti,’ diye geçirmişti aklından. Tüm düşüncelerinin belli bir kaynağı olsa da gidecekleri yeri Mert kontrol edemiyordu ne zamandır. Ama bu düşüncesi kesindi ve gerçekten her şey bitiyordu.
Barış’ın yanına adımlamak istediği an kumralın otoriter bir sesle, “Ulvi,” dediğini sonrasında da, “Halil!” diye eklediğini duydu. İkili, Mert’i Barış’ın bilgisayarından uzaklaştırırken Mert, sevgilisinin bulduğu ne varsa ona göstermeme kararında ısrarcı olduğunu düşünüp çok da üstelemek istemeyerek Umay’ı aramıştı. O da o dosyaların içinde ne varsa görmeye katlanabileceğini düşünmüyordu zaten.
Tüm bunları takip eden günlerdeyse, Umay ve patronunun yardımıyla yayınlanabilecek düzeyde olan görüntüler, ses kayıtları, çevrilen yüzlerce dolabın kanıtı belgeler, evraklar, yolsuzluğun izi ne varsa hepsi boy boy geleneksel medya dahil tüm yayın organlarına sunulmuştu.
Umay ne dediyse yapmış, normalde ülke genelinde böyle bir haber patladığında pek çok kanalın bunu göstermediği anların aksine patronunun sahibi olduğu kanalda, gazetelerde haberler isimler dahil sansüre uğramadan servis edilmişti. Mert, bir kez daha kadının ne kadar cesur olduğunu düşünmüştü, büyük bir hayranlıkla… Barış’sa her ihtimale karşın internette kurduğu sitelere dakika dakika olanları yazmış, işini hakkaniyetle yapan bir gazeteci edasıyla siteleri korumaya alıp duymayan birkaç kişi kaldıysa diye her şeyi internette de apaçık şekilde göstermişti.
Haberin öznesi isimlerin bulundukları konum nedeniyle bazı kanallar bu olayı önceleri yayınlamaktan kaçınsalar da gelen kamuoyu baskısına direnememiş, en sonunda ülkedeki hemen her evin akşam yemeklerine bu dava ve detayları eşlik etmişti. Önünde Ulvi’nin hazırladığı ve ‘atıştırmalık salatası’ dediği patlamış mısır ve renkli şekerlerin karıştırıldığı bir kase eşliğinde Mert’in payına da onu evlat edinen adamın, Volkan’ın ve diğerlerinin ters kelepçelerle canlı yanın eşliğinde evlerinden alındıkları o sahneleri zevkle izlemek düşmüştü.
Her şeyden geriye yalnızca o adamla yüzleşmek kalmıştı. Adam değil yalnızca taklidiydi aslında ve onun da bedeninden ve hatta ruhundan bir şey kalmadığı o an gelmeden Mert onu görmek, kibri yüzünden kendisini yenilmez saydığı ama aslında basit bir hata yüzünden elinden alınanları ona yeniden hatırlatmak istiyordu. İyi bilirdi kibirli insanları o.
Volkan da adeta bunların tanrısı gibiydi. Beklemediği bir anda, olacaklardan habersiz Mert’in büyüsüne kapılmış, kendisine kimselerin dokunamayacağına olan güveni tıpkı efsanevi Rodos heykelinin bacaklarının arasından geçen sayısız gemiler misali şelale gibi avuçlarından akıp giderken Mert onu çok sıradan bir hamleyle devirmişti. Pek çoklarının devrilişi de kibirleri yüzünden olmaz mıydı zaten?
“Seni annenle yaralamak isteyecek,” cümlesini duyduğu an daldığı yerden gerçekliğe dönerek tam yanında oturan sevgilisine baktı. Barış, birkaç gündür onun Volkan’la görüşmemesi için çokça dil döküyordu. Onun sözleri kendi nezdinde kanun sayılsa da Mert, son kez Barış’ı dinlemeyecek, o adamın gözlerinin içine bakacaktı. En çok bunu istiyordu çünkü.
“Bunu isteme benden,” dedikten sonra emniyet kemerini yuvasından çıkarıp Barış’a doğru eğilerek onun dudaklarını öptü. “Sen ne istersen öyle olsun, olacak da ama bunu isteme.”
“Seni üzecek.” Alnını Mert’in alnına yasladı. Baş parmaklarıyla sevgilisinin elmacık kemiklerini okşadıktan sonra onun gözlerinin içine bakmak için biraz geriye çekildi. “O iğrenç dilini kullanıp seni üzerse içerden bir adam ayarlar onun kulaklarını koparttırırım!”
Mert, şu anda bile kendisini güldürmeyi başaran adama bakıp tebessüm etti. “Örtülü şiddet istemi yine ortaya çıktı güzeller güzelimin.”
“Bende açık ya da örtülü bir şiddet istemi yok!” diyen Barış, gelen güzeller güzeli hitabı yüzünden mutlulukla alt dudağını dişledi.
Bazı anlarda insanların ağaç dalları gibi olduğunu düşünüyordu. Mert’in bir yanı da sağlam bir ağacın dayanıklı dalı gibiydi sanki. Bir parçası birileri yüzünden kesilip kamçı gibi sert ve acımasız olmuştu belki ama geride kalan ağaç büyümüş, çiçeklenmiş ve hatta meyve vermişti. Şimdi, kalan parçasını son kez kullanıp ardında bırakacaktı, Barış emindi. Kalan ağaç sert, kabuklu olacaktı bakan gözler için ama Barış onda yalnızca çiçekler görüyordu, bir de reçel yapmayı çok sevdiği meyveleri elbette…
Onun düşüncelerinden habersiz ‘güzelim’ dediği her an olduğu gibi yanaklarının pembeleştiğini gören Mert, “Seninle ne yapacağım ben?” dedikten sonra, “Her şey için-” diye sözüne başlamıştı ki Barış kaşlarını çatarak onu durdurdu.
“Teşekkür edersin falan, anladık. Ben yabancı mıyım Mert? Senin davan benim davamdı, istediğimizi aldık ve bitti. Bundan sonra her şeyi unut diyemem ama-” demişti ki sonra bir anda durdu. “Bunları konuşmanın ne yeri ne de zamanı. Şu geri zekâlı adamla da işini bitir ve gel. Sonra seni bir yere götüreceğim. Hadi.”
“Nereye?”
Barış, “Sonra,” dedi. “İçeride sana ne söylerse söylesin her zamanki Mert’im gibi ol ve güçlü kal. Unutma, o anneni hiç tanımadı, sen tanıdın. Melek olan biri onun gibi bir canavarın sözleriyle lekelenmez.”
‘Yaşamak için bir nedeni olan herkes, her sıkıntının üstesinden gelir,*’ sözleri düştü Mert’in aklına bu kez de. Uzun uzadıya kelimelere tutunmasına gerek olmadan onun yaşama nedeniydi kocaman, kahverengi gözlerin sahibi adam. Bunca zaman ne yaparsa yanında olmuş, ona kızgın olduğu dönemde bile yardımı ondan esirgemeyecek kadar yüce davranmıştı. İnsanın bir kas hafızası vardı ve bazı şeyler unutulsa bile kişinin vücudu alışılmışlık sebebinden o şeyleri bir şekilde hatırlardı. Barış da Mert için böyleydi işte… Her bir hücresine sindiğinden unutulması imkânsız olan…
Bir şey söylemek yerine onu onaylamak ister gibi yeniden Barış’ın dudaklarına uzanıp öptükten sonra arabadan indi. Önündeki çirkin renkli binadan içeri girerken de bu görüşmeyi ona ayarlayan Umay’a bir kez daha minnettar hissetmekten kendisini alıkoyamadı. Mert’in müteşekkir olduğu şeylerin sayısı günden güne artarken geçmişte dünyanın yalnızca ‘bayağı’ olan ruhlara teslim edildiği düşüncesi de hayatında çoğalan insanların varlığıyla silinip gidiyordu.
Elbette hâlâ inanıyordu bu istilacı ruhlara… Ama bir yerlerde bunların sayılarını artırmak yerine onlara inat bazı değerlerle donanan ve eşitlik isteyen insanlar da vardı. Hayatına tam orta yerden, büyük bir hızla dalan kadın da bunlardan yalnızca biriydi… Yola çıkarken kimseden yardım almayacak, tek başına halledecekti her şeyi ama yolda karşısına çıkanlar hem onun ödülü olmuştu hem de artık derisine işleyen öğretilerini de değiştirmişlerdi.
İçeri girip görevlilere kimliğini uzattığı an düşünmeyi bırakıp bankonun arkasında dönen sohbeti dinlemeye başladı. Birazdan yaşanacak karşılaşma onun boktan saydığı ilk hayatının yazılı olduğu kitabının finalini verecek, bunun yerine sadece mutluluk kahkahalarının kulaklarında çınladığı yeni, düşlemeye bile cesaret edemediği ama yaşayacak hatta yaşıyor olduğu yeni kitabının ilk satırlarını anılarıyla doldurmaya başlayacaktı.
Onun kimliğini alan adam ve yanındaki kadının da ülkedeki diğer insanlar gibi Volkan ve ekibinin durumunu konuştuklarını anlayınca gülümsedi. Böylesine beyefendi, böylesine yardımsever birinin aslında tanıdıklarından çok başka çıkması gerçeği elbette insanları da hayrete düşürmüştü.
“Ben anlamıştım zaten,” diyen kadın yüzünü buruşturdu. “Kusursuz görünen herkesin sakladığı kirli bir sırrı vardır.”
Önündeki antetli kağıda bir şeyler karalayan adamsa olaya bambaşka bir yerden bakmak istemiş olacak ki, “Evet, evet!” dedi. “Sevgisini sosyal medyada çokça gösterenler gibi. Elinde olanı göstermek yerine sadece yaşarsın. İnsanlar eksik olan neyse onu göstermeyi çok seviyor.”
Mert, yapılması gereken işlemler bitip de ziyaretçi kartı kendisine uzatılınca ikilinin sohbetine son kez gülümseyerek yürümeye başladı. İnsanların burnunun ucundakini göremiyor oluşu artık onu şaşırtmıyordu. Birisi iyi giyimli, düzgün konuşan ve çaktırmadan gösterdiği iyiliklerini etrafına savuruyorsa toplumun büyük bir kısmını etkilemeyi rahatlıkla başarıyordu. Medeniyetten daha kötü bir şey varsa o da zoraki medeni olmaya çalışan medeniyetsizliğin mahsulü insanlardı ve bu insanları kandırmak için büyük bir çabaya ihtiyaç yoktu.
Yanına gelen görevliyle birkaç cümlelik bir sohbeti paylaştıktan sonra onunla beraber binanın içinde yürümeye devam etti. Adam meraklı görünüyordu ama Mert’in duvar gibi suratı sebebiyle de bu pek meşhur adamı nereden tanıdığını ya da davanın detaylarını bir türlü sorma cesaretini de kendisinde bulamıyordu. En sonunda beyaz bir kapının önüne geldiklerinde adam, “On beş dakika,” diyerek gülümsedi. “Ben zamanınız bitince size haber vereceğim.”
“Teşekkür ederim,” diyen Mert sabırsızlanarak önündeki kapının kolunu indirdi. Nedendir bilinmez kendisini evlat edinen adamla yüzleşmek için içinde bir yerlerde bu kadar büyük bir istek duymamıştı. Belki annesine dokunan herkesin elini kolunu sallayarak dışarıda, özgürce gezmelerine sebep olduğundan belki de aslında olduğu kimlikten farklı davrananların en sahici olanının Volkan olduğunu bildiğinden bu adamdan herkesten biraz daha nefret ediyordu.
Kapıyı açtığında sıra sıra dizilmiş masaların hepsinin boş olduğunu, yalnızca pencere kenarında kalan küçük masalardan birinde oturan Volkan’ın işgal ettiği yerin dolu olduğunu gördü. Ağır adımlarla kendisine bakmaktan kaçınan adamın yanına doğru ilerlerken bir başka görevlinin de arkasından içeri girdiğini adım seslerinden işitti. Ne olur ne olmaz diye düşünerek böyle bir önlem almış olmalılardı. Oysa buna gerek yoktu. Mert, çok sevdiği viskisinden iki kadeh içmiş gibi sakindi.
“Volkan Murat Türksoy,” diyerek büyük bir gürültüyle adamın karşısında duran sandalyeyi geriye doğru çekip oturdu. “Bilgelik uğruna değil ama güç için sağ gözünü feda etmiş, Muninn’i de onu demir parmaklıklar arkasına tıktırmış. Ne acı.”
“Sikik metaforlarını götüne sokabilirsin,” dedi Volkan. Biraz önce pencereden bakarak sessizce oturan adam gitmiş yerine göz bebeklerinden büyük bir öfke saçarak Mert’e bakan biri gelmişti.
Dilini damağına üç kez vuran Mert onu ayıplar gibi bir ses çıkarıp alayla yüzüne bakmaya başladı. “Yakışıyor mu senin gibi büyük bir avukata bu sözler? Oysa benimle sohbet etmeyi çok seviyordun.”
Volkan da yüzüne kondurduğu küçümser bir ifadeyle Mert’i süzdü. “Altıma yatmak için kıvranıyordun,” dedi. “Annenin aslında kim olduğunu bilseydim senin de onun gibi küçük bir fahişe olduğunu tahmin eder seni yanıma almazdım. Ya da seni sikmek için gereken ücreti öder keyfime bakardım. Kancıklar da annelerinden alırlar davranış kalıplarını.”
Mert bedeninden çok önce ölmüştü. Nasıl olduysa bir şekilde bu dünyanın yetimi olarak yeniden doğmuş, sonrasında gerçekten sevilmenin ne demek olduğunu öğrenmişti. Sevgisiz yaşadığı zamanlarda bile insanların sözleri onu yaralayamazken en hassas noktalarından biri olan, melek saydığı kadını kullanarak onun canını yakmaya çalışan adamın hareketleri o kadar öngörülebilirdi ki Mert yalnızca kafasını sallayarak gülümsedi.
Onun gülümsediğini gören Volkan, daha da sinirlenerek, “Sen gerçekten de Smerdyakov‘muşsun piç,” diyerek derin derin nefes alıp vermeye başladı. “Bir orospunun oğlu. Bedenini kullanarak patronuyla yatmaya çalışan bir sürtük.”
Mert, “İçeridekileri de bu ağzınla öpersin artık,” dedikten sonra masanın üzerine doğru biraz daha eğildi. “Narsisizmin kara kaplı defterisin sen.”
“Belki de dünyanın en hakkaniyet gerektiren mesleğini sadece kişisel çıkarların için kullandın. Bu da yetmedi, bir çocuğu kullanıp öldüren insanları savundun. Gazeteci katilleriyle iş birliği yaptın. Elindeki görüntüleri daha fazla para koparabilmek için tehdit malzemesi haline getirdin. Yanında çalışan stajyere asılman, kadınları kullanarak onların üzerinden yaptığın PR çalışmaların, ezber cümlelerle işine gelen, sadece senin yararına olacak şeyleri savunmandan bahsetmiyorum bile. Buradan baktığımda orospunun aslında kim olduğunu açıkça görebiliyorum. Sen bedenini de değil, insanın uğruna yaşaması gereken tek şeyini, onurunu sattın.”
Onun ağzını açtığını görünce de, “Kes sesini,” dedi. “Bazı ahlaki değerler tıpkı doğrular gibi öznel değil, nesneldir. Dünyanın neresine gidersen git bir çocuk sadece çocuktur. İnsanın yaşama hakkı vardır. Rızası dışında kimse kimseye dokunamaz. Kitaplardan ezberlediğin cümlelere benziyor sözlerim ama hâlâ ne demek istediğimi anlamıyorsun, değil mi? Bir hayvan sürüsünün korkup koşarken aniden yön değiştirmesi gibi şöhret neredeyse oraya koştun. Oysa en başından o insanları durdurabilir, üzerine bir kariyer inşa etmek yerine başka hayatlara dokunmalarına engel olabilirdin. Sana cehennemi aratacak hayatı çoktan hak ettin.”
“Mine gelecek,” diyerek gülümsedi Volkan.
Mert, onun sözlerini dinlemediği, dinlese bile umurunda olmadığını görünce kendisini evlatlık alan adamın aksine Volkan’ın içinde bir gram bile pişmanlık olmadığına emin oldu. Kendisini başkalarıyla birlikte satan birinden elbette pişmanlık beklemiyordu ama Mine’nin onu buradan kurtarabileceğine olan inancıydı Mert’i şaşırtan.
“Beni çıkaracak buradan. O zaman o götünün üzerine oturabilecek misin Mert? Ben seni bulduğumda, tıpkı annene yapılanlar gibi, tek başıma olmayacağım. Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi? Kardeşin ve o küçük sinsi sevgilin de aynı sonu paylaşacaklar seninle. O zaman ahlaki değer palavralarını ben seni acımasızca sikerken bana anlatırsın.”
Mert’in kaybolan maskeleri şu an yanında olsaydı yine de bu sözlerin üzerine umursamazlık maskesini alıp da yüzüne takamazdı. Karşısındaki adam istenmeyen bir mikrop gibiydi. Bunca zaman savundukları, yardım ettiği insanların davalarında söylediği sözler, ilkeler, değer yargıları hiçbirinden bir kelime bile öğrenmemiş, başkalarının sınırlarına kabul görmediği halde dadanan iğrenç bir mikrop edasıyla asalak misali hastalıklı beyninin içinde yaşıyordu. Sadece, bugüne kadar zihnindekileri bir tek kendisi biliyordu. Bugünse, belki de ilk kez, bir başkasıyla; Mert’le paylaşıyordu.
O, Mert’i bozguna uğrattığını düşünürken Mert’se gülümsedi. Başını kaldırıp tam onun gözlerinin içine bakarken, “Mine gelecek demek,” dedi. “Oysa imparatorluğunun Sede Vacante* zamanının fatihi Mine, şu an senin müvekkillerini kendi bürosuna bağlamaya çalışıyor diye biliyorum ben.”
Onun o iğrenç yüzünün değiştiğini görünce adamın gözlerinin altındaki torbaları, kaz ayaklarını, göz bebeklerinin etrafının kanlanmış olduğunu seçti Mert. Adam otuzlarında göstermek için her şeyi yapsa da şu an karşısında gerçekten yaşından büyük biri oturuyordu sanki. Gençliğe olan bağımlılığını birkaç hafta içerisinde bırakmak zorunda kalacak olan Volkan için aslında başına geleceklerin arasında bu en az endişelenmesi gereken şeydi.
“Anlamadım?”
“Mine’yi ayarlamadığımı mı düşünüyordun?” diye sordu Mert. “Sen kibrinden kendi burnunun ucunu bile göremezken çok sevdiğin sağ kolun senin müvekkillerini almak şartıyla işlerine karışmayacağına dair anlaşma yaptı benimle.”
Derince bir iç çekti Mert. “Aslında şaşırmamak lazım. Para için onurunu satan adamın öğrencisi o da. Ama senin söylediğin gibi çok akıllı kadınmış. Pahalı çarşaflarına saçtığı paralarının üzerinde yalnız da uyusa istediğini aldı. Yani kısacası, Mine’yi falan bekleme sen. Mahkemede seni savunacak bir avukat bulamazsın bu saatten sonra ama sen ülkenin en iyi ceza avukatısın. Kendin halledersin artık.”
“Seni yaşatmazlar,” dedi Volkan. Son bir umut Mert’e karşı galip gelme düşüncesiyle sözlerini sürdürdü. “Bulaştığın adamların gücünü bilmiyorsun. Seni de etrafındakileri de ölmekten beter edecekler. Çıkar beni buradan, sana yardım edeyim. Yanlış anlaşılma deriz, başkasının ismini veririz. Ben çıkınca sana yardım ederim, seni kimse bulamaz. Sonrasında bir daha birbirimizi görmeyiz.”
Mert, az önce mikrop saydığı adamın onlardan da küçük olduğuna emin olduktan sonra, “Ucuz mafya filminde değiliz,” dedi. Böyle söylese de sistemin nasıl işlediğini o da biliyordu. Gereken önlemleri almak için çoktan Barış’la birlikte çalışmalara başlamışlardı ama bunu karşısındaki adamın bilmesine elbette gerek yoktu. “Bitti Volkan.” Adamın ismini tükürür gibi tiksintiyle söyledikten sonra sandalyesini geriye çekip de kalktı.
“Senin peşini bırakmayacağım,” diye bağırarak kelepçeli ellerini sağa sola savurmaya başladı Volkan. “Sonunun annen gibi olması için elimden ne gelirse yapacağım. Güneş yüzü görmeden ölene kada-“
Mert, müdahale etmek için yanlarına gelen görevliye bir bakış atıp Volkan’a doğru fısıldadı. “Nefesini idareli kullan. İçeride sen nefessiz kalana kadar o iğrenç ağzına neler yapacaklarını tahmin ediyorsundur.”
Nasıl olduğunu hatırlayamasa da odadan çıktığında göz bebeklerinden saç teline kadar titriyordu. Seri hareketlerle yeniden kimliğini alıp bir daha adımını bile atmayacağı çirkin renkli binanın kapısından ilerlediğinde tüm oksijeni bitirmek ister gibi derin derin nefesler alıp vermeye başladı. Arabasına doğru gitmeden şöyle bir etrafına bakınmıştı ki Barış’ın çoktan ona doğru koşarak geliyor olduğunu gördü. İkili bahçenin tam ortasında birbirine sarılırken Barış, “Bitti,” dedi. “Bu kez gerçekten bitti.”
Mert, bacaklarından çekilen tüm güçle en sonunda dayanamaz gibi, “Nefret ediyorum. Hepsinden,” diyerek mırıldandı. Dayanabildiği yer Barış’ın kokusunu duyumsayana kadardı belki de bilmiyordu.
Barış, boyuna posuna bakmadan kollarının arasında yaralı, yavru bir kuş gibi titreyen sevgilisini çekiştirerek arabaya doğru götürdü. Olduğu yerde onu doya doya öpmek istese de Mert’i bir de etraftakilerin nefret dolu sözlerine maruz bırakmak istemiyordu. İnsanlar ‘normal’ sayılan aşkın öznesi bir kadınla erkeğin sarılmasına, öpüşmesine bile tahammül edemezken iki erkeğin birbirini aşkla iyileştiriyor olmalarını anlayamazdı.
‘Mert iyi olsun da varsın gizli saklı öpeyim,’ diye düşünerek hızlıca arabanın içine çekiştirdi sevgilisini. Ona sıkıca sarılıp boynuna onlarca öpücük kondururken, “Ne dediyse hiçbiri doğru değil,” dedi. “Gördüğüm en temiz adam sensin.”
“Onları öldürmediğim için-“
“Onları öldürerek onlara iyilik yapardın,” diye hızlıca ekledi Barış. “Sen böyle biri değilsin. Eksik doğdun belki ama insanlığını hiç kaybetmedin sevgilim. Bir daha görmeyeceksin, adlarını bile duymayacaksın. Ben varım artık.”
“Sen varsın.”
“Hep olacağım,” dedikten sonra Mert’in günlerdir kendini sıkması sonucu şimdi sanki patlayan bir gök gürültüsünün ardından aniden boşalan yağmur misali akan yaşlarını ellerinin tersiyle sildi Barış. “Şimdi seni bir yere götüreceğim. Derdini bir de ona anlat, o seni benden bile iyi anlayacaktır.”
“Nereye?”
“Melek gibi bir kadına.” Sözlerini duyduğu an şaşkınlıkla kendi yüzüne bakakalan adamın gözlerinden birer kez öptü Barış. İlk gördüğü günden beri hipnoz olmuşcasına onu kendisine çeken gözlerin etrafındaki sık kirpikleri de parmak uçlarıyla okşadı. “Seni bekliyormuş, yıllardır.”
“Sen- Annemin mezarını mı buldun? Ama nasıl?”
Barış, “Umay’la ortak bir çalışma yaptık diyelim,” diyerek gülümsedi. “O seni kendine getirir.” Eğilip torpido gözünden bir su şişesi çıkardıktan sonra Mert’e doğru uzattı. “İç.”
Son kalan gücünü Volkan’la konuşarak bitirmiş gibi hisseden Mert, adamın sözlerinden sonra boğazında oluşan yumruyu geçirmek istercesine kana kana içti suyu. ‘Onun sözleri beni etkileyemez,’ diye düşünse de adamın annesi, Barış ve Ulvi hakkındaki sözleri tam boğazında bir yerlerde birikmiş, zihninin bir bölümünün indirmek istediği kepenklerini aralamıştı sanki. Uğraştığı adamların ülkenin en ünvanlı adamları olduğunu bildiğinden etrafındakilere bir zarar gelme ihtimali elbette Mert’i korkutuyordu, herkesi korkutacağı gibi…
Onun ne düşündüğünü yine ondan önce anlayan Barış, “Kimliklerimizi değiştireceğiz,” dedi. “Bunu konuştuk. Güney merkezden ayrılana kadar bizi kimsenin bulamayacağı bir yerde yaşayacağız. Düşünme bunları. Kimse bize bir şey yapamayacak. Hem-” diyerek bu kez de Mert’i öpmeye doyamıyormuş gibi adamın burnunun ucuna bir öpücük bıraktı. “Bunları tatilde uzun uzun yeniden konuşuruz.”
“Konuşuruz.”
“Hazır mısın peki? Gidelim mi?”
“Gidelim.”
Arabayı çalıştıran Barış’a bakmaya devam eden Mert’in gözleri bu kez de bambaşka bir sebepten doldu. Gözleri doldukça sevgilisinin yüzünü izlerken hiç utanmadan taşmasına izin verdi… O, düşüncelerini saatte iki yüz kilometre hızda sürmeye alışmıştı. Ama bu hızı yaparken onu durduracak başka bir zihin de etrafında olmadığından Mert korkusuzdu.
Şimdiyse kendisine çarpacak yegâne, başka bir zihnin sahibine bakıyordu. Aynı hızla, hatta ondan da hızlı şekilde ona yaklaşan kumralın zihni, üzerinden zıplayıp da olduğu yerden uçuruma sürüklenmesine neden olacak duvar olmak yerine hiç sahip olamadığı yuva oluyordu.
İnsan, aşkı şehvetten ayırabildiği için yaratılanların en üstünü, en onurlusu addedilirdi. Mert bunun da pek çok istisnasına şahitlik etmişti. Ama ona yuva olan adama baktığında gerçekten de şehveti değil öncelikle aşkı görüyordu Mert… Aşkı, minneti, saf sevgiyi, sadakati. Gözlerini kırpmadan onu izlediğini bilse de kendisini rahatsız etmemek için gülümseyerek önündeki yola odaklanan adamdı Mert’in inanç şövalyesi…
Öyle ya, yeniden yaşabileceğine onu inandıran adam bununla da kalmamış, Mert’in herkese küskün çocukluğuna da dokunmuştu. Hem de göklerinin en açık olduğu zamanlarda onun en iyi oyun arkadaşı olmuştu. Tıpkı bundan sonra olacağı gibi, ezelden ebede kadar…
✨✨
Sic Luceat Lux: Böylece ışık parladı
*Friedrich Nietzsche
*Sede Vacante: Boş taht
Annesi ve Mert’in konuşması onların arasında özel kalsın istedim. Hem de sizi daha fazla üzmek istemiyorum. Artık yolumuza güzelliklerle devam ediyor, tatile gidiyoruz! ✨💙
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
umarım haksızlığa uğrayan herkes geç olmadan adaletine kavuşur…