✨✨
Açık kahverengi kumların üzerine serdiği havlusunun tam ucunda oturan kumral, kucağındaki laptopla ilgilenmek yerine karşısındaki manzaraya bakarken küçük bir çocuk gibi küskünce kaşlarını çatmıştı. Her hareketi daha yeni yeni arasının düzeldiği şiirlerden fırlamışçasına şairane olan biriyle sevgili olursa insanın elinden kaşlarını çatmak hariç bir şey gelmiyordu demek, bunu da son zamanlarda öğreniyordu Barış.
Beyaz, köpük köpük olan dalgaların tam bitiminde siyah sörf tahtasıyla bir görünüp bir kaybolan Mert’i izleyen sadece kendisi olmadığı için son yarım saatte sık sık yaptığı gibi yeniden ofladı. Üstelik beyaz tenli adam sanki okyanusa aitmiş, onun bir parçasıymışçasına o kadar çabasız hareket ediyordu ki insan onun bu çabasız zarafetine daha da hayran oluyordu.
Bu da yetmez gibi daha yeni yeni sörfü öğrendiklerinden herkesin tahtası maviyken Mert’inki onun özel olduğunu kanıtlamak istercesine siyahtı!
Bakışları bir kez daha okyanusun ortasında pata küte düşen insanların arasında parlayan teniyle bir görünüp bir kaybolan Mert’i izleyenleri bulunca laptopu kenara bırakıp gözündeki güneş gözlüğünü hafifçe burnunun ucuna doğru getirdi. Gözlerini kısarak artık düşman saydığı karşı cephenin askerlerini incelemeye devam ederken biri sarı, diğeri kırmızı bikini giymiş, sözüm ona yerel bir hocadan sörf dersi almak için sahile gelen ama saklama gereği bile duymadan birbirlerine Mert’i göstererek kıkırdayan kadınları fark etti bu kez de.
Kadınların apaçık şekilde sevgilisini beğeniyle süzdükleri anların kendisi burada oturduğu takdirde öylece geçip gitmeyeceğini anlayınca bıkkınlıkla, “Başlarım ama böyle işe,” dedi. Gözündeki gözlüğü çıkarıp havlunun üzerine fırlattıktan sonra yerinden aniden kalkarak onlardan tarafa doğru yürümeye başladı. Mert, bir yandan kıvrak hamlelerle dalgalarla oynamaya devam ediyor, diğer yandan da olanlardan habersiz şekilde sık sık Barış’a bakıyordu.
Onun bakışlarını sallamayan Barış’sa kendi kendine söylenerek insanların ona tuhaf tuhaf bakmasına aldırmadan kumların içinde ilerlemeye başladı. Bıkmıştı artık. Geldikleri günden bu yana yerel halktan, hatta bulundukları bölgedeki turistlerden oldukça farklı görünen sevgilisini birilerinin göz hapsinden kurtarmak için çabalayıp duruyordu. Mert’ten önce ilişki konusunda uzman sayılmadığından kıskançlığın da ne olduğunu tam bilmiyordu ama Mert’le beraber olmak onun için alabildiğine uzanan bir kuş cennetinde yaşamak gibiydi.
Çeşit çeşit kuşların olduğu bir yerde Barış, en göz alıcı olanını hayatına almıştı ama ziyarete gelen herkes öncelikle bu kuşu görmek, ona dokunmak istiyordu. Üstelik Barış kendi isteğiyle avuçlarının arasına konan bu kuşu canı yanacak diye sıkmıyorken insanlar onu bir kafese kapatıp da camına ardına geçerek öylece onu seyretmek istiyorlardı! Barış, bundan sonraki tatil planlarını ikisinin baş başa olacakları bir yerde ayarlamayı aklına kazıyarak grubun olduğu yerde durdu.
Sıkça attıkları kahkahalarının arasında Mert’i dikizleyen kadınların önünde heykel misali dikilerek onların görüş açılarını tamamen kapattı. Kadınlar az önce bir şeyler mırıldanarak gelen adamın ne amaçladığını anlayamazken umursamazca biraz sağa doğru kaydılar. Barış da birkaç adım atarak yeniden onların tam önlerinde bitti.
Onun bu dengesiz hareketlerine göz deviren kırmızı bikinili kadın arkadaşına bir şeyler fısıldadıktan sonra inat eder gibi kollarını birbirine bağlayarak bu kez de sol tarafa geçti. Barış, onun bu hamlesini görünce içinden, ‘Artırıyorum!’ diyerek onlara doğru kaşlarını kaldırıp kadınlarla aynı hizada küçük adımlar attıktan sonra ortamdaki meydan okumasını sürdürdü.
Sarı bikinili kadın, onun bu tuhaf davranışına artık dayanamamış olacak ki yüksek sesle Barış’a doğru bir şeyler söyledi. Barış gelen sözlerin anlamını kavradığı an ona doğru yüzünü buruşturup, “Manyak benim dilimde de bu şekilde telaffuz ediliyor! Ayrıca ben İngilizce biliyorum ve dakikalardır izlediğiniz kişi benim sevgilim!” dediği an kadınlar onun çok da sağlıklı biri olmadığını düşünerek aldıkları dersi yarıda bırakıp hızla büyük kayalıkların olduğu tarafa yürümeye başladılar.
Barış, sevgilisinin üzerindeki yabancı gözleri yine savuşturduğu için halinden memnun gülümserken sörf hocasının kıkırdadığını duyunca mahcup şekilde, “Özür dilerim,” dedi. Niyeti adamın para kazanmasını engellemek değildi ama Mert’in Yunan heykellerini andıran vücuduyla okyanusun ortasında salınması yalnızca onun dikkatini çekmeliydi, başkalarının değil!
“Problem yok,” dedi adam bozuk İngilizcesiyle. “Paralarını ödemişlerdi.”
“Sörfle ilgilendikleri söylenemezdi.”
“Burayı her anlamda kaçamak görüyorlar,” diyerek gülümsedi adam. “Sevgilin bu kaçamaklar için oldukça açık bir hedef.”
Adamın içten gelen gülümsemesini gören Barış, bir kez daha burada yaşayanlarla ilgili düşüncelerinin ne kadar doğru olduğunu düşündü. Bali’ye geldikleri günden bu yana tam üç gün geçmişti ve Barış bu üç gün içerisinde yerel halkı yakından gözlemleme fırsatı bulmuştu. Gözleminin sonucundaysa Ubudlular hakkında söyleyeceği ilk şeyin hepsinin yaşadıkları zorlu hayata inat mutlu oluşuydu. Gerçekten mutlular mıydı bunu kesin olarak söyleyemezdi belki ama hiçbirinin yüzünden gülümseme eksik olmuyor, herhangi biriyle bir sohbete giriştiğinde onların pozitif enerjisi sanki Barış’a da yansıyordu.
Oysa Bali’ye gelmek için aktarma uçaklarını beklerken kaldıkları Jakarta’da halkın hem çok mutsuz hem de gelen turistleri sadece bir para makinesi olarak gördüklerini keşfetmişti. Lüks bir otelin restoranında, kapalı bir alan olmasına bakmadan sigara içmeleri, pazarlık yapılmadığı takdirde taksi fiyatını olağandan on kat fazla söyleyişleri, şehrin sıcağında daha da çekilmez olan trafiği, kalabalığı derken Barış, rahatlamak için seçtikleri tatil rotasının çok da doğru olmadığına kanaat getirmişti, ta ki Bali’ye ayak basana kadar.
Geldikleri andan bu yana el ele sokakları keşfe çıktıkları zamanlarda karşılaştıkları insanlar bile onlara büyük bir hoşgörü ile yaklaşıp sürekli gülümsemişlerdi. Üstelik bu insanlar orada yaşayan yerli halktı ve Barış’la Mert’ten bir bekletileri de yoktu. Gelen turistler de orada yaşayanların neşesinden nasiplenmiş gibi geride bıraktıkları hayatlarını çok da umursamadan sadece eğlenceye doymak istiyorlardı.
Mert’in seçtiği otele giriş yaptıkları ansa dünyada da cennetin olduğuna karar vermişti Barış. Ona göre Mert’le olan her yer onun gizli cennetiydi aslında ama önü masmavi okyanus, arkası yemyeşil orman olan bu lüks otel onun pasaportunun bile olmadığı önceki hayatına zıt çok farklı bir deneyim olacaktı, daha gelir gelmez anlamıştı bunu.
Görevlinin, sıcak ve nemli havaya inat eder gibi resepsiyonun arkasında kalan ve olduğu ortamı dışarıdaki boğucu havanın aksine serinleterek akan nehrin kenarından ikisini odalarına götürmesiyle Barış, sanki hiç yaşamadığı çocukluğuna dönüvermişti birden.
Odaya adım atar atmaz Mert’in kendisini izlediğinden habersiz kirpiklerini kırpıştırarak önce sol taraftaki kısma ilerlemişti. Köşede bir duş kabini, karşısında tuvalet vardı ve odada bulunan kapalı alanlar sadece bunlarla sınırlıydı. Tamamen ahşaptan oluşan zeminin üzerinde gri, taştan yapılma, oldukça şık bir küvet odanın solunda, ormana bakan tarafında öylece duruyor, küvetin tam yanında bulunan bir sepetin içerisindeki oraya özgü beyaz, ortası sarı renkli, Barış’ın hayatında ilk kez gördüğü frangipani çiçekleri mis gibi kokusuyla etrafı daha da güzelleştiriyordu.
Biraz daha ilerlediğinde tamamı camdan yapılma yüksek pencerelerin odayı kapladığını gördü. Küçük balkona çıktığındaysa manzaranın alabildiğine palmiyelerden oluşan orman ve az önce yanından geçtikleri nehirin devamından ibaret olduğunu fark edip içi içine sığmaz şekilde arkasını döndü. Üzeri tüllerle kaplı kocaman yataktan kalktıklarında görecekleri ilk şey bu orman ve nehir olacaktı. Aslında kendisini izleyen sevgilisinin sessizliğinin sebebinin buradaki enfes görüntüyle dilinin tutulması olduğunu düşünerek bu kez de odanın sağ tarafına doğru adımladı. Burada sadece ikisine ait bir havuz, havuzun önünde salıncak ve iki tane de şezlong vardı.
Sesine yansıyan bir hevesle, “Mert,” dediği an adamın hayranca kendisine daldığını görünce alt dudağını ısırdı. Böylesi bir manzarayla kuşanmış olmalarına rağmen onun suratını ve her bir hareketini izleyen adama doğru utangaçça gülümseyerek, “Burası harikaymış,” diyebildi.
“Sen varken esamesi okunmaz.”
Barış, yanlarındaki adamın ikisini tebessümle izlediğini anlayınca mümkünmüş gibi daha da utanarak Mert’e bakmayı reddederken adam onlara doğru, “Otelin adında geçen kupu kupu ne demek biliyor musunuz?” diye sordu. O da ikilinin arkadaştan fazlası olduğunu fark etmiş, birbirlerine aşkla bakan bu adamların aslında sevgili olduklarını onları görür görmez diğer görevliler gibi çözümlemişti. İkili kafalarını olumsuz anlamda salladığındaysa, “Kelebek demek, yerel dilde,” dedi.
Mert, adamın bir an önce yanlarından gitmesini, Barış’la baş başa kalmayı dilediğinden yalnızca, “Hımm,” derken Barış’sa mavi benekli siyah kanatlı bir kelebeğin çoktan kendi bahçesinde hüküm sürdüğünü bildiğinden yeni öğrendiği bu bilgiyle gülümsedi. Kelebek addettiği adamla kelebek otelinde kalmak zihninden silinmeyecek kadar muazzam bir anıydı onun için…
Sevgilisinin beyninden geçenlerden bihaber olan Mert, onları kertenkeleler hakkında uyarmaya çalışan görevliyi çok da sallamadan odadan sahte gülücükler eşliğinde çıkarıp Barış’ın valizleri boşaltması gerektiği serzenişlerini de dinlemeden sevgilisini kendisine doğru çekivermişti. Bundan sonrası ikisinin tüm kıyafetlerden kurtulması ve odanın sol tarafında kalan küvette yaşadıkları eşsiz anlardan ibaretti yalnızca…
İşte birkaç gün önce bu şekilde başlayan ve ikilinin yeni hayatlarının ilk anılarını akıllarına hiç unutmamacasına kazıdıkları sakin tatil dakikalarından sonra Barış’ın yüreği dayanılmaz olan yeni duygulara ev sahipliği yapıyordu şimdilerde. Mine’den, Volkan’dan sonsuza kadar kurtulduklarını bilse de bambaşka şekillerde sevgilisine bakan gözleri oyma isteğiyle boğuşuyordu resmen, kendisinden beklemediği şekilde cesurdu da üstelik.
Karşısındaki adamın buraya gelen turistlerin ne tip eğlenceler aradığıyla alakalı sözlerini daldığı yerden çıkarak dinlemeyi sürdürürken belinde hissettiği ıslak elle birden irkildi. Kafasını yan tarafa doğru çevirdiğinde Mert’in alnına yapışmış ıslak, mümkünmüş gibi daha da koyulaşan saçlarını fark etti önce. Sonrasında sevgilisinin su damlalarıyla süslenmiş çıplak gövdesini seçti gözleri.
Çok da yumuşak olmayan bir ses tonuyla, “Merhaba,” dediği ansa beyaz tenine zıt kırmızıya çalan, kendi dudaklarının aksine kalın olan dudaklar da görüş açısına girince Barış istemsizce yutkundu. Mert’in karşılarındaki adama birkaç kelimelik veda cümlesi ettiğini işittikten sonra kendisini havlularının olduğu tarafa doğru çekiştirdiğini geçen birkaç saniyenin sonunda ancak anlayabildi.
“Ne diyordu o eleman sana?”
Barış, bakışlarının şimdiki adresi olan uzun kaslı bacaklardan kendisini zorlayarak Mert’in gözlerine bakabilmek için başını kaldırdı. “Turistleri anlatıyordu,” dedi güçlükle.
“Çok dikkat çekiyorsun,” dedi Mert. “Buradakilerin aksine gözlerin kocaman, herkes sana bakıyor.”
Havlusunun üzerine oturan Barış, sevgilisinden gelen sözlerin gerçekliğini sorguladı. Onun oldukça ciddi olduğunu anlayınca da, “Sen şaka mı yapıyorsun şu an?” diye sordu. Söylemekte fayda vardı ki sesi biraz da olsa gördüğü manzara sebebiyle içine kaçmıştı ve kendisi de bu durumun oldukça farkındaydı.
Mert, onunla alay eder gibi bu kez de yerdeki küçük havluyu alıp saçlarını kurutmaya başladı. Kıvrılan kolunda beliren kol kaslarından habersiz saçlarının arasında şöyle bir gezdirdiği havluyu yeniden yere bırakıp Barış’a doğru bakmaya başladı. “Neden?”
“Geldiğimizden beri herkes seni izliyor,” diyerek isyan etti Barış. “Görmüyor musun? Okyanusun ortasında millete unutulmayacak bir seyir zevki yaşattın. Senin yüzünden manyak dediler zaten bana.”
“Manyak mı? Ne alaka?”
“Sus Mert. Ayrıca üzerine bir şey giy, elimden bir kaza çıkacak şimdi.”
Çok kaslı değildi Mert. İnce yapılı, sanki sanatın zirvesini yaşayan çağlardan birinde, çok ünlü bir heykeltıraşın ellerinde hayat bulan o meşhur heykellerden biri gibiydi. Uzun boyu, kimselerde olmayan beyaz teni, Barış’tan başkasına baktığında donuklaşan simsiyah gözleri ve son zamanlarda kestirmediği için biraz da olsa uzayan saçlarıyla gören gözleri onun sadece sıradan bir insan olmadığına ikna etmek ister gibiydi.
Üstelik gece karası saçları daha saatler önce hazdan gözlerinin döndüğü anlarda Barış’ın avuçlarının arasında, eşsiz dudakları dudaklarının üzerinde, tapılası bedeninin kimselerin görmediği, dahası göremeyeceği kısmıysa içindeydi. Aklına gelen sahnelerle bir kez daha yutkunan Barış ne yapacağını bilemez gibi sıcak kumları avuçlarının arasına alarak kumlarla oynamaya başladı.
Onun sözlerini her daim söylediği gibi emir sayan Mert, hızlıca üzerine siyah tişörtünü geçirip bedenini Barış’ın tam yanına bıraktı. Sevgilisinin çatılı kaşlarının sebebini merak ettiğinden, “Biri mi kızdırdı seni?” diye sordu masumca.
“Sen kızdırdın!” dedi Barış. Gözlerini kocaman açıp bacağını kendi bacağının üzerine pişkince atan adama doğru hayretle bakmaya başladı. “Tüm sahil kıkırdaşarak birbirine seni gösteriyor! Beyimiz de dalgaların arasında nazenin gibi süzülüp utanmadan bana gözlerin kocaman falan diyor. Yapamadığın bir şey var mı? Beni maymunlardan bile kıskanmak dışında.”
Mert, aklına gelen dakikalarla birlikte dün maymunun ısırdığı işaret parmağına baktı. Birlikte Kutsal Maymun Ormanı’nı görmeye gitmişler, Barış daha ormana adımını attığı an cebindeki peçetenin yavru bir maymun tarafından çalınmasıyla sağa sola koşturarak etraftaki sevimli yaratıkları sevmeye başlamıştı. En sonunda çok da küçük sayılmayan maymunlardan bir tanesi onun ayaklarına dolanmış, Barış da bunu fırsat bilerek hayvanı sol omuzuna alıvermişti.
Maymun omuzlarında oynarken yaşadığı anın eşsizliğini Mert’ten bir fotoğraf çekmesini rica edip de ölümsüz kılmayı dilemişti ama Mert, fotoğraf çekmek yerine maymunun ona fazlaca dokunduğuyla alakalı homurdanmalarını sıralamıştı. Hayvanın kendisini iplemeden Barış’ın omuzlarında ona hava atar gibi dolandığını görünce de çektiği birkaç fotoğrafın yeteceğine kanaat getirip olaya müdahale etmek için onlardan tarafa atılıvermişti.
Onun bu hareketini tehlike olarak algılayan maymun en sonunda Mert’e sinirlenmiş onun işaret parmağını acımadan ısırmış ve hızla onların olduğu yerden kaçmıştı. Barış, sevgilisinin kanayan parmağına mı üzülsün, etraftaki turistlerin kuduz konusunda abartılı uyarılarına mı panik yapsın bilememiş, sonunda yana yakıla görevli aradıkları, Mert’in aşı olacağı korkusu ve Barış’ın bir de sevgilisi için endişelendiği dakikalar geçip gitmiş, ormandaki her maymunun çoktan aşılı olduğunu öğrenerek kendilerini otele atmışlardı.
Barış, en azından birkaç anı fotoğrafı olduğu için kendisini şanslı sayıyordu, kıskanç sevgilisi ile başka ne yapacağını bilemezken. Oysa, biraz da abartacak olursa, neredeyse tüm adanın gözü Mert’in üzerindeydi ama o bununla uğraşmak yerine iki dakika sohbet ettiği adamı, hatta zavallı bir hayvanı kıskanmakla meşguldü!
“O puşt da sana dokunup durmasaydı,” dedi sinirle Mert. “Kaçmasaydı ben ona gösterirdim.”
“İnanılmazsın.”
“Sabah yatakta da söylemiştin güzelim bunu. Teveccühün,” diyen Mert etrafın iyiden iyiye tenhalaştığını görünce Barış’a biraz daha yaklaştı. Adamın tam çene kemiğini hafifçe ısırarak, “Yatak demişken- Özledim seni,” dedi.
Barış, “Mert, yavrum senin içinden ne çıktı böyle?” diye sordu.
“Ben sana seksenimizde de böyle olacağım dememiş miydim? Sözümü tutan bir adamım.”
Daha sonra Barış’ın, üstü kapalı teklifini umursamadan kıkırdayarak arkasında kalan kayaya yaslandığını görünce, “Burada mı kalmak istiyorsun?” diye sordu.
Hevesle başını sallayan Barış, “Bu gece gezegenler sıralanacakmış da,” dedi. “İzlesek?”
“Nereden duydun bunu?”
“Şu yıldız bulan Türk astrofizikçi var ya, o söyledi. Öyle bir anlattı ki ortalama zekalı ben bile merak ettim.”
Mert, sevgilisinin gerçekten bu anı görmek istediğini anlayınca Barış’la yatakta, küvette, havuzda, duşta planladığı saatlere veda ederek etrafına bakınmaya başladı. Sabahtan beri bir orada bir burada koşturmalarına rağmen yemek yemek aklına gelmeyen adamın acıktığını düşünüp bir şeyler söyleme niyetiyle bir görevli bulmaya çalıştı. Hissetmiş gibi bir anda yanlarında biten kısa boylu adama sipariş verip de Barış’ın ısrarlarına rağmen parayı uzatınca Barış sinirle Mert’e doğru ofladı.
“Her şeyi neden sen ödüyorsun? Bana kayyum mu atandın?”
Mert, duyduğu sözlerle gözleri birer çizgi olmuş şekilde kahkaha atarak, “Ne?” dese de Barış onun sevimliliğine bu kez kanmadı. “Ne ne? Her şeyi ödüyorsun işte, yalan mı? Benim param geçmiyor mu burada? Uçak biletlerini de business class almışsın. Özel jet tutup beni alışverişe de çıkar istersen, sanki mafya kitabındayız.”
Onun tam kucağına boylu boyunca uzanan Mert gülümseyerek, “Artık sevgilimsin,” dedi gururla. “Hani Güney’i bırakmaya gittiğimizde, ‘Ben senin sevgilin değilim. Benden senin olan şeyleri kolayca kullanmamı bekleme,’ demiştin ya, hepsi geride kaldı. O yüzden benim olan her şey senin. Ayrıca hazır kariyer değiştirmek istiyorken yazarlık işine el atmalısın güzelim. Kitabının adı da ‘Mafyama Dokunma’ olsun. Çok satar.”
“Ben sana bir dokunurum,” dedikten sonra Mert’in hevesle başını kaldırdığını görünce onu yeniden olduğu yere bastırıp, “Mesela yani,” diyerek kucağındaki adamın saçlarıyla oynamaya başladı. Onun hayal kırıklığına uğradığını fark etse de gece gönlünü alacağından çokça emin sözlerine devam etti. “Web sitesi tasarlayayım diyorum.”
Saçlarının arasında gezinen ince parmaklarla mutluluğun hak edilen bir şey değil de anlık bir armağan olduğuna bir kez daha emin oldu Mert. Gözlerinde kocaman bir dünyanın saklı olduğu adamla günlerdir basit, sıradan, sakin bir hayatı paylaşıyordu. Barış’la tanışmadan önce bile içten içe hep böyle bir hayatın nasıl olduğunu düşünürdü. İnsanların akşama pişirecekleri yemekleri dert ettikleri, tatil rotası belirledikleri, bir türlü bulamadıkları tiyatro biletini satın almak için dakikalarca ekranı yeniledikleri sıradan ama ona göre eşsiz olan hayatı merak eder dururdu.
Şimdi yüklemini bile kendisinden gizli düşlediği hayatın öznesi olan adamla gelecek günlerini tasarlıyor, bundan sonra onunla birlikte yaşayacağı evin nerede olacağını planlıyordu. Mert, ışığına koşanlara inat en karanlıklarında bile onunla olan adamla geçirdiği, geçireceği her saniyeye teşekkürler ediyordu, hem içinden hem dışından…
“Şahane olur ama sıkılmaz mısın?”
“Artık illegal işler yok,” dedi Barış. “Ucundan kıyısından bile olsa böyle şeylere bulaşmak istemiyorum. Evden çalışırım, reçel yapar satarım. Ne bileyim işte. Erken mi bunları konuşmak için?”
“Sen konuş da,” diyen Mert, sevgilisinin saçlarının arasındaki elini alıp bir kez avucunun içini öptü. “Güney’in durumu netleşene kadar ben de bir yerlerde çalışırım-“
“Hayır,” diyerek onun sözünü kesti Barış. “Küçük bir yerde, dikkat çekmeden yaşayacağız. Bunu zaten konuştuk. Ama sen nerede olursak olalım hep hayalini kurduğun okulu okuyacaksın. Çalışmak yok Mert.”
“Sadece biz ya da Güney değil, Ulvi, hatta Halil bile dikkat çekmemeli Barış. Ben bir plan yaptım ama sonucunun böyle olacağını hiç tahmin etmemiştim. Benimle beraber sizler de tehlikedesiniz. Şu an tek ve gerçek hayalim benimle zaten, gerisi olmasa da olur. Ulvi mezun olmak üzere, Halil artık göz önünde değil falan ama hepimizin paraya ihtiyacı olacak. O adamın bıraktıklarına dokunmayacağız, bunu Ulvi’yle de konuştuk. Güney’in geleceğini garanti altına almamız gerekiyor.”
“Paramız var,” dedi Barış. “Ben yıllarca çalıştım, birikim de yaptım. Para işini kafana takmanı istemiyorum. Hepimizin geleceği güvende olacak, özellikle de Güney’in. Ayrıca web sitesi işi de iyi para getiriyor, araştırdım.”
“Böyle bir sorumluluk almanı istemiyorum.”
“İyi günde kötü günde sözlerine ne oldu yavrum?” diye sordu Barış.
Güneş yavaşça ufuk çizgisinden kaybolurken gökyüzü turuncu, pembe, hatta mor renginin tonlarına teslim oluyor, göğün tam altında kalan okyanussa güneşin son ışıklarıyla parıl parıl parlıyordu. Sahilde kalan tek tük insanların gece eğlencelerine katılmak için hazırlanmak adına gidiyor olduklarını görünce Mert’i kucağında biraz daha yukarı çekerek çenesini onun yumuşacık saçlarına bastırdı.
Barış’ın tüm bedenine arkadan sıkıca sarıldığını hisseden Mert, “Dur,” dedi. “Aklım karıştı.” Daha sonra bir çırpıda yerlerini değiştirip kendisi büyük kayanın önüne oturdu. Barış’ı da bir hamlede çekip tam gün batımının önüne gelecek şekilde kucağına oturttu. “Böyle daha güzel, yüzünü göremiyordum az önce.”
Başını sağ omuzuna doğru eğen Barış’sa bacaklarını sevgilisinin beline dolayıp iyice olduğu yere yerleşti. Ellerini onun alnına doğru dalga dalga dökülen tutamlarına atıp, “Mümkünmüş gibi her geçen gün daha da yakışıklı oluyorsun,” diyerek dudaklarını büzdü. “Sence de haksızlık değil mi bu kadarı?”
Mert’in okyanusun tuzlu suyu nedeniyle saçları dalgalanmış, hafif de olsa yandığı için dönen ten rengi onu daha da karşı konulamaz kılmıştı. Arkasında kalan gün batımını izleyemiyor oluşuna bile sızlanamıyordu şimdi Barış, yılda bir, sadece bir gece açan ay çiçekleri misali önündeki ömürlük manzarasının da kendi avuçlarında yeşerdiğinden sebep…
“Sen dokunduğun için.” Dudaklarını Barış’ın dudaklarına bastırıp birkaç saniye öylece kaldı, zamanı tam şu anda durdurmayı dileyerek. “Sana dokunmak bana yapılan tüm kötülüklerin özrü gibi. Ben sana dokundukça sen güzelleşmiyorsun ama. Sen sen olduğun için, sadece var oluşunla çok güzelsin Barış.”
“Bu romantik sözlerini çok sevsem de dediklerimi yapmak zorundasın sevgilim.”
Mert, alt dudağını ısırıp bastırmaya çalıştığı gülüşünün arasında, “Bir daha söylesen?” dedi, sorar gibi.
“Sevgilim.”
“Sevgilim,” diyerek mırıldanan Mert, Barış’ın onun sevgilisi olduğuna inanamaz gibi kafasını iki yana salladı. “Sen ne istersen öyle olacak demiştim sana ama çok fedakârlık yaptın benim için. Bundan sonra sadece benimle yaşa istiyorum ben. Zorlanmadan, fedalar olmadan, sadece basitçe yaşa.”
“Sen bilmesen de seninle tanıştığım günden bu yana sadece yaşıyorum ben Mert. Aklından hâlâ neler geçiyor bilmiyorum ama hayal bile edemeyeceğim zamanlarımın sebebi sensin. Ruhunun eksik kısmını bulunca geçmişte olanlara neden diye sormayı bırakıyormuş insan. Geçmiş anı olmaktan çıkıyor, bazen o hissedilen duygular bile hatırlanmıyor. Savaşlar bitiyor, denizler duruluyor, rüzgarlar falan diniyor. Konuşturma şimdi beni. Bundan sonra ne istersen onu yapacaksın sen de. Benim dileklerim madem senin için emir, ben de senden bunu istiyorum. Her şey geçti bitti, artık sevdiklerimizle bir ömür o hep beklediğin sıradan, sade hayatı paylaşmak var. Döner dönmez Güney’in olduğu yere yakın bir ev tutarız. Umay’ın patronu da yardım edecek bize. Artık onları düşünme, bitti.”
“Her şey seni bulmak içinmiş,” diyen Mert alnını Barış’ın alnına yasladı. Tam o anda gökyüzü tamamen altın-kızıl rengine büründü, diğer tüm renkler silindi. Sevgilisinin dudaklarını bir kez daha öpen Mert, “Seni çok seviyorum,” dedikten sonra kucağında Barış’la birlikte birden ayaklanarak yemeklerini getiren adama gülümseyip Barış’ın kahkahaları eşliğinde tam okyanusun başladığı yere doğru ilerledi.
Kucağından indirdiği Barış’a bakarak, “Fotoğrafını çekeceğim,” dedi. “Telefon ekranıma koymak için.”
Mert, yeniden geriye doğru adımlarken Barış, arkasındaki manzaranın güzelliğinden katbekat şahane olan adama, “Seni çok seviyorum sevgilim,” diye bağırarak bembeyaz dişlerini gösterip de kalbinden gelen en sahici gülümsemesiyle birlikte poz vermeye başladı.
İçtenlikle, bir kere, sonuna kadar seviyordu Mert’i o. Bakışlar ruhun yorumcusuydu ya Mert de onun kendisini nasıl sevdiğini bakışlarından anlıyor, gerçekten sevilmenin ne olduğunu artık bildiğinden eskisi gibi kahkahalarını kimselerden saklamaya çalışmıyordu.
Barış’ın kulağının arkasına takmak için mis kokulu frangipani çiçeği ararken Mert’in aklına bir şairin eski bir tapınaktaki ‘eksik’ isimli şiiri düştü ansızın. Kelimeler üç parça halinde eski birer tahtanın üzerine yazılmış ama şair yazdıktan sonra tahtanın üzerini kazımıştı. Bu şiiri görmek için tapınağa gelenler tahtaların üzerinde yazılanları hiçbir zaman okuyamamış ama eksik olanın ne olduğunu iliklerine kadar hissetmişlerdi de aynı zamanda.
İşte gün batımında, beyaz köpüklü dalgaların ayaklarına vurduğu bir okyanus kıyısında yıllardır bu şiiri tam kalbinin ortasında hisseden Mert, şairin ‘eksik’ olanı anlattığı üç tahtayı da geride bırakarak sevdiği adamın ruhunda tamamlandı böylece.
Onunla birlikte verdiği mücadele ikisini daha da güzelleştirirken aşkları da masmavi olup kızıl gökten taştı, ertesi gün yeniden gökyüzüne mavi rengini verebilmek için…
✨✨
Bali’ye gideli biraz oluyor, yazarken oranın insanları da artık mutsuzsa diye içimden geçirmedim değil ama bizim kitaplarımızda hak eden herkes mutlu. ✨💙
Okuyan gözlerinizden öperim ✨🫶🏻
Gidelim Verve 💙
öyle güzel yazmışsınız ki Baliye ışınlanmak istedim şuan😎
bu arada canım Mavi umarım yıldızını bende görürüm, ortalama zekam elverirse🤗
hakedilen mutluluk ❤